Adı üstünde aksiyon filmlerinde mühim olan aksiyondur, bu yüzden hikayenin karakterleri tiplerden ibarettir – iyi adamlar, kötü adamlar. Duyguların değil, şiddetin kol gezmesi bu türün meraklılarını daha memnun eder. Ortalama bir aksiyon seyircisi için hikayedeki bir kadının görevi – sık sık bacaklarını ve göğüslerini sergilemek ve kahramanına ateşli bir öpücük vermek dışında – sorun yaratmak, kendini tehlikeli durumların içine sokmaktır ki, “Tarzan fedakardır” düsturunu takip eden kahramanımız onu kurtarsın. (7 Temmuz 2006)

Bu ezber bozulalı epey zaman oluyor neyse ki. Tarantino’nun Uzak Doğu aksiyonlarından etkilenerek yaptığı Rezervuar Köpekleri, senaryosunu yazdığı Çılgın Romantik, Pulp Fiction, Jackie Brown, Kill Bill, Luc Besson’un yazıp yönettiği Leon ve bu ezberin bozulmasında kullanılan ilham kaynaklarından biri olan John Woo sayesinde aksiyon filmleri artık hak ettiği ciddiyetle ele alınıyor. Hem yapanlar, hem de eleştirenler tarafından. Eleştirmenler arasında bu tür filmlere burun kıvıran, “sanat filmleri” ile aynı kategoriye sokulmasından rahatsız olan bir kesim elbette hala var. Ama yüzeysel bakarsanız, baktığınızın yalnızca yüzeyini görmenizden doğal bir şey yoktur.

Yukarıda sıralanan isimler aksiyondan sanat çıkarma, şiddetin şiirini yazma becerisini yoktan var etmediler tabi. Onlar yalnızca sinema tarihindeki mevcut malzemeyi (Kurosawa’nın Yedi Samuray, Sanjuro, Yojimbo’sundan da, Scorsese ve Peckinpah’dan olduğu kadar, Bunuel, Bergman ve Yeni Dalga filmlerinden de beslendiler) iyi değerlendirdiler. Ve eski tatları içeren yeni bir tat buldular. İhtiyar Delikanlı’nın yönetmeni Chan-wook Park ve Acı Tatlı Hayat’ın yönetmeni Ji-woon Kim gibi isimler ise sinema tarihinde daha uzun bir zaman aralığındaki malzemeyi kullanma becerisi ve şansına sahip olmuş bir yeni nesil olarak kabul edilmeli. Tıpkı ustaları gibi tür sinemasında hem biçim (kurgu, estetik gibi) ve hem de içerik (hikaye, karakterler, diyaloglar) anlamında çok başarılı işler çıkaran bu yönetmenlerin arasına Zang Yimou’yu da almak lazım geliyor tabi.

Acı Tatlı Hayat böyle bir geçmişten süzülen bir film. Yalnızca aksiyon olarak değerlendirilecek olursa mükemmel. Silahlı çatışma ve özellikle yakın dövüş sahneleri harika. Hwang’ın dövüşürken müthiş bir estetiği var. Üstelik içinde bulunduğu her türlü çevre koşulunu ve yakınında duran her eşyayı (bira şişesi, cep telefonu pili, otomobil, duvar, meşale gibi) dövüş sırasında değerlendirmesi müthiş. Seon-woo karakterine aşık oluyorsunuz. Tıpkı Besson’un filmin de Leon’a olduğunuz gibi. Onun yaşadığı duygusal çalkantıları anlıyor, yaptıklarını yalnızca intikam güdüsüyle yapmadığını seziyorsunuz. Filmin yalnızca esas oğlanı değil, neredeyse tüm karakterleri bir cool’luk abidesi. Bu filmi de cool yapıyor tabi. Film kavga dövüşten ibaret değil. Hikayede yürek burkan bir hatta üç aşk hikayesi var. Erkeklerin iktidar savaşı. Sadakatin, onurun, intikamın anlamının sorgulanması. Hayatın anlamına dair bir fikir yürütme var. En önemlisi de – filmin duygusal boyutunun gücü de buradan geliyor zaten – insan ruhunda fırtınalar yaratan iki zıt kavramın “kabullenişin” ve “başkaldırının” aynı anda olağanüstü bir portresi çiziliyor filmde.

Bir gangaster şefinin sağ kolu Seon-woo hayattaki güzelliklerin bir insanın acı çekmesine neden olabileceğini çok geç keşfeder. O tüm hayatını onurlu bir biçimde ve büyük bir sadakatle patronuna hizmet etmeye adamıştır. Ama bir gün patronu ondan kendisini aldatan sevgilisini öldürmesini ister. Seon-woo kızla tanıştığında hayatın ne kadar tatlı olabileceğinin ilk kez farkına varır. Ama bu tecrübe aynı zamanda hayatın acı tarafıyla yüzleşmesi anlamına gelmektedir. Kızı öldürmeyen Seon-woo hem rakiplerinin hem de patronunun gazabına uğrar.

Acı Tatlı Hayat (2005)
A Bittersweet Life
Yönetmen: Ji-woon Kim
Oyuncular: Jeong-min Hwang, Ku Jin, Hae-gon Kim

Eleştiri notu: 5/5
Seyir notu: 4.5/5

3 YORUMLAR

CEVAPLA