Ters Ninja okuyucusu olarak, festivallerden bildiren kişiyi, hep Numan Serteli bildiniz, biliyorum. Lâkin ortada, kuyruk hikayesini Numan Serteli’ye kaptıramayacağım kadar mühim (kendi açımdan tabii) bir durum var; Japon Filmleri Festivali.

Tuğba Keleş

Bu yıl yedincisi düzenlenen festivalin –ki önceki yıllarda ‘festival’ olarak nitelendirildiğinden şüpheliyim- sadık bir seyircisi olmadığımı belirtmeliyim en başta. Tüm bu yedi yıl içerisinde yalnızca üç ya da dört sene evvelkine katılma fırsatı yakalamıştım. Önceleri Taksim AKM’de yapıldığına şahit olduğum festival, bu yıl Maçka G-Mall’da yapılıyor. Sanıyorum 2010 Türkiye’de Japonya Yılı olması sebebiyle bu yıl biraz daha üzerine düşülmüş festivalin.

Ayıptır söylemesi, G-Mall’a gitmişliğim yoktu bugüne kadar. G-Mall’la olan tek ilişkim, arada bir teleferiğe bindiğim zaman, yukardan aşağı bön bön bakarken, gözgöze gelmemizden ibaretti. Tabii bir de Ters Ninja’da yazılan yazılar vesilesiyle ‘ön gösterim merkezi G-Mall’ olarak tanıyorum kendisini. “E hadi kardeşim, gir artık şu G-Mall’a!” diyenlere, “Öyle kolay değil bir kere!” demek istiyorum. Çünkü hep yaptığım gibi teleferikle G-Mall’a transit geçmek gibi bir gaflete düşüp, gerisin geri parkın içinden geçmek suretiyle, müthiş gerilimli bir yürüyüş gerçekleştirdiğimi yazmasam çatlarım.  Sabırsız okuyucular için geliyor; “İçerdeyim Jim”.

“Yanlış alarm Jim, henüz değil, henüz değil…” Film gösteriminden yaklaşık 45 dakika önce vardığım mekanda, dibinin D&R’ın köşesinden kaybolmak suretiyle gözden yittiği bir kuyrukla karşılaşınca, bari boş beklemeyeyim, zaten alacağım iki çizgi roman için D&R’a gireyim dedim. Lâkin, aradığım her iki çizgi roman da henüz dağıtım için ellerine ulaşmadığından, kös kös kuyruğun o meçhul sonuna kendicağızımı eklemlemek için, bilinmeze doğru yola çıkmış, köşeyi dönüp, tanımadığım onca insanla birlikte bir çeşit kuyruk sokumu oluşturmayı başarmıştım.

Kıvrıla kıvrıla ilerleyen 2 Türk 1 Japon formatlı kuyruğun, bodur boyum dolayısıyla tam olarak nereye gittiğini kestiremediğim dakikalarda, gelirken parkta yaşadığım ürpertinin bir benzerini yaşıyor, etrafımın çekik gözlülerle sarılı olması ise bu durumu bir nebze yatıştırıyordu. Arada bir, Japon bir bayanın kuyrukla ilgili bir şeyler bağırdığını duyuyor, böylelikle hedefe doğru hızla ilerlemenin hazzını duyarken, kuyrukta beklerken bırakılması gereken insani arayı benden başka kimse bırakmadığı için, habire önümden sağa sola geçen insanlarla bu haz, az da olsa bozuluyordu. Sonunda elimize tutuşturulan bir numara kağıdı –hep acayip numaraları çekerim bkz:111- ve broşürle birlikte, ipi kopan tesbihin dağılan boncukları gibi bir o yana bir bu yana dağılan kuyruk, ayrılığa daha fazla dayanamamış olacak ki, az önceki Japon hanfendinin ‘Numara alanlar, biletlerini almak için 10’ar 10’ar yeniden kuyruk olsun’ temelli bir abuklamasıyla, sevinç gözyaşları içinde bir araya geliyordu. Öfkem ki, ufacık bir kıvılcıma bakar, her ne hikmetse, kâh zoraki gülücük olarak kâh gözlerden yaş olarak evliya sabrıyla kendini bastırıyordu. 1-10, 11-20 gibi önceleri 10’arlı, sonraları 20’şerli olarak yeniden oluşturduğumuz kuyrukta ellerimize tutuşturulan biletin karşıkonulamaz hafifliğiyle, kendimi salona nihayet atmıştım. Tuhaftır, salonun genelini, ortayaş üstü oluşturuyordu. Bunun nedenini filmlerin hepsinin, dram oluşuna bağlayabilir miyiz çok emin olmamakla birlikte, oyumu bundan yana kullanıyorum. Zira geçen senelerdeki filmler, tür açısından çeşitlilik gösterirken, bu sene ne akla hizmet hep dramları biraraya getirmişler bilemiyorum doğrusu. İşte şimdi; “İçerdeyim Jim!”.

İlk film, Tetsuo Shinohara tarafından yönetilmiş 2008 yapımı Yamazakura (Yaban Kirazı Çiçekleri), yönetim kademesindeki rüşvet yiyen ve çiftçiye kök söktüren samuray efendisine karşı, aile şerefi, sınıfsal farklılıklar gibi nedenlerle bir türlü yasal yoldan sağlanamayan adaletin, Tezuka adında bir kılıç ustası tarafından sağlanmasını, oldukça naif bir aşk hikayesi de ekleyerek anlatıyor. Bu esnada, kadının, genelde toplumdaki, özelde ailedeki konumuna da bakış atmayı ihmal etmiyor. Saf bünyeler için birebir bir film olduğunu, saf olmayan bünyelerde ise tahribat yaratabileceği uyarısını vermeyi borç bilirim.

Diğer film için kuyruğa girmek için salondan çıktığımda, film öncesinden daha beter bir kuyrukla karşılaştım. Ama bu defa, Japon dostlar, önceki olaydan çabuk ders almışlar ve numara vermek yerine doğrudan bilet verme olayına girmişlerdi. Duruma ne olursa olsun Türk usulü yaklaşmadıkları için bir kere daha takdirimi kazanan bu değerli millet, böylelikle farklarını ortaya koymuşlar, sevgimin nedensiz olmadığını da bir güzel ispatlamışlardı.

Diğer film Ashita no Kioku (Yarının Anıları), Yukihiko Tsutsumi tarafından 2006 yılında yönetilmiş, başrolünde Ken Watanebe ve Kanako Higuchi’nin olduğu etkileyici bir dram. Henüz 50’sine girmeden Alzheimer’a yakalanan reklamcı Saeki’nin, hastalığı öğrenme, kabullenme ve mücadele etme aşamalarını, yer yer fazla dramatikleştirerek de olsa, anlatan filmin çeşitli festivallerden çeşitli kategorilerde 10 ödülü bulunuyor. Daha çok televizyon dizileri çeken yönetmenin (Sekai no Chuushin De, Ai Wo Sakebu adlı dizinin yönetmenidir kendisi, başka bir yönetmen tarafından çekilen, dizinin film formatı DVD piyasasında, Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum adıyla bulunabilir) Taitei No Ken (The Sword of Alexander), Jigyaku no Uta (Happily Ever After) gibi fantastik ve eğlenceli filmleri de bulunmaktadır.

Bendenize iki dram üstüste fazla geldiği ve ufak bir ağbi kazığı yediğim için son film Gururi No Koto’ya (Etrafımızdakiler), ortamdaki tüm Japonların ısrarına rağmen teşrif edemedim. Üşengeçlik damarım tutmazsa, Pazar gününü de Japon filmlerine ayırıp, bu seneyi bereketli geçirmenin ilk adımlarını tamamlamayı planlar, dünyanın tüm kuyruklarının benden uzak, Sayın Numan Serteli’ye yakın olmasını temenni ederek, satırlarıma son veririm.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir