17 Ağustos Depremi’nden Kişisel Notlar ya da Deprem Çocukluğumu Vurdu!

17 Ağustos Depremi

Gözlerimi kapayıp geçmişimi düşündüğümde, hep bir film seyrediyormuşum gibi gelir bana. Bazı filmleri iyi hatırlarım, bazı filmler bulanıktır. İyi hatırladığımı sandıklarımı aslında o kadar iyi hatırlayamıyor olabileceğim gerçeğini de ihmal etmem tabi. Belki zihnim benden izin almadan boşlukları aslında hiç olmamış ama akışa en uygun düşecek ayrıntılarla dolduruyordur. Gerçek hayat hikayesini film yapan ama mecburen olayı dramatize edip, kendinden kimi eklemeler yapan bir yönetmen gibi. Ben yine de sıkıca sarılırım hatıralarıma, inanırım, gerçek bir olaydan esinlenmiş filmlere sarıldığım, inandığım gibi.

küçük landlord Ege Görgün (Landlord)

17 Ağustos anılarım epey bulanık. Kozyatağı’ndaki yeni taşındığım evimde uyurken, birden bire sarsıntılarla uyandığımı iyi hatırlıyorum ama. Evlenme arefesinde olduğumdan ev düzeni daha oturmamıştı. Salonda bir çek-yatta yatıyordum. Kalktım, bütün ev sarsılırken salonun ortasında öylece ayakta dikildim.  Kütüphaneler  devrilecek mi diye merak ettiğimi hatırlıyorum. Hiçbir şey devrilmedi. Sarsıntı geldiği gibi gitti. Depremle ilk tanışıklığımdı, olayın  ciddiyetini anlayabilecek kadar muhabbetimiz olmamıştı hiç. Üstelik uykum da vardı, kafayı vurup yeniden yattım ki telefon çaldı.

Kız arkadaşım arıyordu.

– Nasılsın?
– İyiyim!
– Ne yapıyorsun?
– Yatıyorum!
– Manyak mısın sen! Çıksana dışarı!
– Tamam!

Sokağa çıkıyorum. Herkesler sokakta. Bir panik dalgası. Ben hala eve çıksam da yatsam derdindeyim. Yarın, yani bugün iş var.

Elektrikler kesikti sanırım. Acil durum tedbiri olarak. Otomobillerin radyoları açıldı sonra.

17 Ağustos Depremi

Bir şeylerin fena halde ters gittiği radyodaki kadın, “Şu anda gelen haberler depremin çok şiddetli hissedildiği İzmit çevresinde ve Derince, Körfez’de çok sayıda binanın yıkıldığı ve can kaybının olduğu yönünde.” Tam böyle dememişti elbette. Ama bu minvalde bir şey işte.

Kıçı kırık çek-yat’ım ve uyumak o anda tamamen aklımdan çıktı gitti. Tüm ailem İzmit’te idi. En azından ben öyle sanıyordum. Herhalde, eve çıkıp üstümü değiştirdim ve E-5’e doğru yürüdüm. Hava artık iyice aydınlanmıştı.

Ben nasıl gittiğimi hatırlamıyorum İzmit’e. Birkaç kişi bir taksi mi tutmuştuk. Birinin arabasına mı binmiştim çok net değil. Ama bir arabaydı ve ben önde oturmuştum. Önce Hereke- Kirazlıyalı’daki yazlığımıza uğradım. Ev yerindeydi ama evin içinde kimse yoktu. Annem, babam, ağabeyim, yengem ve iki küçük çocuğu sırra kadem basmıştı. Telefonlar kilit olduğu için ulaşamıyordum hiçbirine.

17 Ağustos Depremi

İzmit’teki kışlık eve gitmek için yeniden yola çıktım  ve önümde bir minibüs durdu. Yengemin kardeşleriydi, onlar da İzmit’e gidiyorlardı. Minibüsün içinde pek olan biteni görmüyordum ya da o görüntüler silindi hafızamdan. Körfez’den geçerken yıkık binaları gördüm sanki. Yine de hala bir panik yoktu ben de. Sorumluluk duygum çok güçlü olduğundan, panik duygumu öteliyordu sanırım. Ya da panik farklı bir biçimde, örneğin sersemlik olarak zuhur ediyordu bende.

Şirintepe’deki ev de tam ortasındaki kocaman bir çatlağa rağmen yerindeydi ama içi sanki biri evi almış eline iyice çalkalamış gibiydi. Televizyon tepe taklak olmuş yerde duruyordu. (O televizyon tamirciye bile gitmeden çalıştı sonra.)  Yatak odasında yerlere saçılmış kıyafetler daha çok  eve giren bir hırsızın işi gibi görünüyordu. Bir dolabın içi nasıl öyle dışarı dökülür hala akıl sır erdiremem.

Saatler sonra sağ salim olduğunu öğrendim ailenin tüm fertlerinin. Bir kısmı Sapanca’ya kaçmış, bir kısmı da olay anında Ayvalık’ta imiş. Bizim aile biraz böyledir. Haber verme ihtiyacı hissetmezler gelirken, giderken. Size bir şey haber veriyorlarsa, sizden bir şey yapmanızı bekliyorlardır genelde.

İstanbul’a nasıl döndüğümü de hatırlamıyorum hiç. Kötü haberler sonra ard arda gelmeye başladı. Ölümler, yıkımlar… Gölcük, Değirmendere, Adapazarı, Karamürsel, Yalova, Çınarcık… Tanıdıkların, bildiklerin kayıpları… Acı ve hüzün dolu hikayeler…

Çok sevdiğimiz aile dostlarımızın yetişkin iki kızı enkazın altından çıkarıldı. İki kardeş hala ele ele tutuşuyorlardı.

Mahalleden tanıdığımız bir ağabey yeni doğmuş bebeğini kurtarmak için yeniden girdiği sırada çökmüştü binaları.

Aynı lise sıralarını paylaştığımız deli dolu bir arkadaşımızın ölüm haberi geldi ardından.

Yıllarca saçımı kesen, beni traş eden berberim de ölmüştü.

Enkaz altındaki ölülerin kesif kokusu günlerce gitmedi İzmit’in üstünden. Eğlence için açılan buz pateni salonu morga dönüştürüldü.

Binler öldü, on binler acı çekti, hala da çekiyor kimisi… Evlat acısı unutulmaz çünkü asla.

Ama depremden günler sonra yeniden eski ritmini yakalayanlar da vardı. Rant ortamı oluşmuştu çünkü. Hükümetin verdiği yardım paralarının, prefabrik evlerin, kalıcı konutların peşine düştüler. İhtiyacı olanlar kadar, ihtiyacı olmayanlar da… Herkes evine hasarlı raporu alma derdindeydi. Eline balyozu alıp kendi evine zarar veren çıktıysa da, şaşmam doğrusu.

Değirmendere

Pazar günü rastlantı eseri Değirmendere’de idim. Gölcük’ten sonra en büyük hasarı alan yer orasıydı sanırım. Çocukluğum geçmişti benim Değirmendere’de. 4-5 yaşındayken elimizde bir kap çekirdek, bir de çay bardağı ağabeyimle çekirdek satıyorduk. Müşterilerimizi sahil boyunca uzanan çay bahçelerinde oturanlardı. Kıvır kıvır saçlarımla sevimli bir çocuktum. Sattığımız çekirdekleri o sayede sattık zaten amcalara, teyzelere.

Değirmendere

Depremde o çay bahçelerinin hepsi denizin altında kaldı. Hala da denizin altındalar.

Depremde zarar görmemişti ama eski evimizin yerinde yeni bir bina var. Çocukluğumda önümüz de kocaman bir dut ağacının yükseldiği koca bir açıklık ve eski bir ahşap kulübe vardı sanırım. Ben üç tekerli traktörümle denize kadar inebiliyordum oradan. Şimdi hep bina olmuş oralar. Eskiye dair pek az şey kalmış Değirmendere’de. Belki meydandaki çınar ağaçları ve nuh nebiden kalmış bir kaç ev. Bir de vapur seferleri başlamış yeniden. Yıllardır görmüyordum körfezde seyreden vapur. Çay bahçesinde otururken önümüzden geçti bir tane. İçim bir hoş oldu. İskeleye yanaştığında vapura tırmanıp denize atlayan çocukları hatırladım. Ne özenirdim onlara küçükken. Ama onların yaptığını yapamayacak kadar apartman çocuğuydum.

Değirmendere

Hayal meyal hatırlıyorum, el arabasıyla kuru yemiş satan Tuğrul vardı çocukluğumun Değirmendere’sinde. Spastikti, konuşamazdı. Konuşurdu da kendi lisanında. Annemle iyi anlaşırlardı ama. Annem onun dilinden, o annemin dilinden anlardı. Ne olmuştur şimdi acaba Tuğrul’a!

Denize çıkması olan iyi bir restoran vardı sonra. Tabi o da denizin altına gidenlerden.

Şimdi geriye bakınca deprem çocukluğumun geçtiği her yeri vurmuş. İzmit, Kirazlıyalı, Değirmendere, Çınarcık… Zamanın çoktan alıp götürdüğü çocukluğuma bir darbe de o indirmiş. Ama bu, evlerini, canlarını, sevdiklerini yitirenlerinkiyle karşılaştırıldığında bir kayıp bile sayılmaz.