Yedinci Sanat cephesinde 2011 yılının en büyük olumluluklarının başında, sayıları giderek artan ve sinema kültürünü geliştirmeyi hedefleyen kitaplar geliyor. Aşağıdaki 7 kitaplık seçki, yıl içinde yayınlanan eserleri hatırlamak; yazarından yayınevine ve çevirmenine, emeği geçenleri hatırlamak amacıyla hazırlandı.

Tuncer Çetinkaya

1. GODARD (COLİN MACCABE, ÇEVİREN: ERTAN YILMAZ, DİPNOT)

Yeni Dalga’yı merkezine alan son kitaplardan biri olan Godard, Colin MacCabe imzasını taşımakta. Yönetmenin yetmiş yaşında bir portresini sunma gibi bir iddiaya sahip olan eserin önsözünde, Godard’la inişli çıkışlı ilişkisi hakkında bilgi veren MacCabe, hazırladığı biyografinin entelektüel amacının, Avrupa modernizmi tarihinin bir yanını anlama girişimi olduğunun altını çiziyor: “Godard filmleri, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki Avrupa sanatının en önemli örnekleri arasında yer alır. Bu kitap, bu sanatın tarihsel ortamının taslağını çıkarmayı hedeflemektedir.”

Beş ana bölümden oluşan Godard,“Tanrılar ve Yarı Tanrılar” başlığı altında yönetmenin çocukluk dönemini ele alırken, “Sinema Kötü Bir Okul Değildir” adlı bölüm; Sartre, Langlois, Bazin, Rouch gibi tanınmış karakterleri aracılığıyla Cahiers du Cinema ve Yeni Dalga’ya giden yolun özetine soyunuyor. Truffaut’nun olay yaratan yazısına gönderme yaparak açılan “Fransız Film Yapımında Belirli Bir Yönelim”, Serseri Aşıklar‘dan Çılgın Pierrot”a, Godard’ın en popüler dönemi olarak adlandırabileceğimiz bir süreci merkezine alırken, “Öğrenci Devrimi” ise Mayıs 1968’den Dziga Vertov Topluluğu’nun kuruluşu arasındaki yılları masaya yatırıyor. Kitap, “Arka Oda” adı verilen ve yönetmenin son üretimlerini irdeleyen bölüm ile noktalanıyor.

2. GİOVANNİ SCOGNAMİLLO’NUN GÖZÜYLE YEŞİLÇAM (HAZIRLAYAN: BARIŞ SAYDAM, KÜRE)

Sinema yazınımızın sembol isimlerinden Giovanni Scognamillo’nun yazılarını kapsayan başarılı bir derleme, Barış Saydam’ın editörlüğünde hazırlanan yeni bir kitapla okuru selamlıyor. Sunuşta, Türkiye’deki sinema eleştirisinin genellikle beğeni ve tanıtım yazıları üzerine yoğunlaştığına dikkat çeken Saydam, 1980 sonrasının travmasının toplumsal hayatta olduğu gibi basın-yayın dünyasında da sürmesinin, Türkiye sinemasının anlaşılmasını büyük ölçüde engellediği görüşüne yer veriyor ve Scognamillo’nun eleştiri yazılarının, bugün eksikliği hissedilen “kriterli eleştiri”nin geçmişteki örneklerini sunması açısından önemine vurgu yapıyor.

Kitapta, ilki 26 Ekim 1961 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yayınlanan; Küçük Hanımefendi‘den Susuz Yaz‘a, Gurbet Kuşları‘ndan Karanlıkta Uyananlar‘a, 50 kadar filmin eleştirisinin dışında, önemli makalelere rastlamak da mümkün. Bu yazılarda; sinemamızda yabancı etkilerden belgesel çalışmalarına, köy filmleri geleneğinden eleştiri kültürümüze değin, her biri aynı zamanda tarihsel bir belge niteliği taşıyan konular bulunuyor. Eser, Scognamillo’yla çeşitli dönemlerde yapılan söyleşilerle tamamlanıyor.

“Film izlemeyi ben seçmedim, içinde doğduğum, büyüdüğüm ortamın doğal bir sonucu, olmazsa olmaz bir zorunluluğu oldu. Şikâyet etmiyorum, aksine kendimi şanslı, hatta çok şanslı sayıyorum…” diyen bir yazarın ve belki de bütün bir ülkenin sinemasal serüvenine tanıklık etmek için…


3. KORKUNUN CANAVARLARI (FATİH DANACI, KALKEDON)

“Sinema meraklısı iseniz ve her tür film izliyorsanız canavarlara muhakkak bir aşinalığınız vardır; ister sevin, ister korkun. Şayet korku filmi meraklısı iseniz canavarlar bir çeşit kapı komşunuz oluverir; çünkü onlar korkunun olmazsa olmazıdır.” Giovanni Scognamillo’nun sözleriyle açılan Korkunun Canavarları, fantastik türde ürünler veren genç sinema yazarı Fatih Danacı’nın imzasını taşıyor. Danacı, bir dönemde yaşanan video çılgınlığından nasibini alan bir kuşağın temsilcisi olduğunun altını çiziyor ve 2004 yılından bu yana hazırlıklarını sürdürdüğü projesine, Gio ile tanışmasının hemen ardından hız verdiğini sözlerine ekliyor. Korku sineması üzerine Türkiyeli yazarlar tarafından yazılan kitapların oldukça az olduğu ve bunların önemli bir bölümünün de derleme ya da tez çalışmalarından oluştuğu gerçeğinden yola çıkan yazar, eserini on başlık etrafında şekillendirmiş: Kurt Adam’dan Kara Gölün Canavarı’na, Dracula’dan Frankenstein’a, Operadaki Hayalet’ten King Kong’a sinemadaki korku imgesini pekiştiren pek çok figüre ayrıntılarıyla yer veren eseri; Boris Karloff, Bela Lugosi, Claude Rains, Lon Chaney gibi isimlere bir saygı duruşu şeklinde de yorumlayabiliriz.

4. BİR CHARLİE CHAPLİN KİTABI (ANDRE BAZİN & ERİC ROHMER, ES)

ES Yayınları; sinemanın geniş kitlelerle buluşmasını ve gerçek bir sanat dalına dönüşmesini sağlayan başlıca figürlerden olan Charlie Chaplin üzerine çok önemli bir derlemeyi, geçtiğimiz aylarda yeniden gündeme getirdi. Cahiers du Cinema’nın iki önemli yazarı, Andre Bazin ve Eric Rohmer tarafından kaleme alınan Bir Charlie Chaplin Kitabı, yayınevinin Yönetmenler Dizisi’nin 12. eseri anlamına geliyor.

Daha ilk filmlerinden itibaren öykülerinin merkezine sıradan insanı, onun yaşama sevincini, hayal kırıklıklarını ve umursamazlığını yerleştiren sanatçı; olanca çocuksuluğuna, aşırılığına ve duygusallığına karşın sinema tarihinin en politik imgelerinden olan Şarlo’yu yaratmıştı. Kitap, Bazin’in; kimi zaman sistemin çarklarıyla dans edip ‘kibar’ beyefendilerle dalgasını geçen, kimi zaman da bir diktatörün kılığına girerek insanlık dersi veren bu ‘küçük serseri’nin simgeselliği üzerine incelemesiyle açılıyor ve tiplemeyi ortaya çıkaran nedenleri ele alıyor.

Çalışmada Modern Zamanlar‘dan Sahne Işıkları‘na, bir dizi Chaplin filmini de ele alan Bazin ve Hong Kong’lu Kontes incelemesiyle Rohmer’in yanı sıra, Jean Renoir’ın Mösyö Verdoux analizine de yer veriliyor. Bu bölümde, usta yönetmenin Şarlo ile Moliere kıyaslamasına tanık oluyor ve Pascal’ın “İnsanı ilgilendiren sadece bir tek şey vardır: O da insandır!” sözünü hatırlıyoruz. Benzer bir durum, Büyük Diktatör‘ü ölümsüz kılan söylev için de geçerli. François Truffaut tarafından kaleme alınan önsözü de içeren eserin, daha önce Afa Sinema tarafından yayınlanan Charlie Chaplin‘in yeni basımı olduğu bilgisine yer verip, -kitapta belirtilmemesine karşın!- çevirmeninin İlkay Kurdak olduğunu hatırlatalım.

5. SANAT VE PROPAGANDA (TOBY CLARK, ÇEVİREN: ESİN HOŞSUCU, AYRINTI, 2. BASKI)

Propaganda sözcüğü; etkilenme, sindirme ve yanıltma yöntemlerini içeren olumsuz bir izlenim yaratsa da, kelimenin “inanç, değer ve uygulamaların sistematik bir şekilde yaygınlaştırılması” anlamına gelen özgün kullanımı 15. yüzyıla dayanmakta. Toby Clark’ın, çerçevesini ‘sanat ve kitle kültürü arasındaki bağlantıyı incelemek’ olarak çizdiği Sanat ve Propaganda ise daha çok 20. yüzyılın çalkantılı politik ve kültürel iklimini ortaya koymayı ve siyasal ortamın sanatı propaganda aracına dönüştürmesi sürecine tanıklık etmemizi hedefliyor.

Beş bölümden oluşan eser, yüzyıl başlarında feminizmden avangarda, Marksist estetiğin damgasını vurduğu sanat hareketlerinin izahlı bir dökümüyle yola çıkıyor ve Leger’den Picasso’ya birçok sanatçı ve eserine atıfta bulunuyor. “Sanat, Propaganda ve Faşizm” başlığı altında toplanan yazıların öznesi ise Nazilerin sanat anlayışı. Maleviç’in ünlü Siyah Kare‘siyle açılan “Komünist Devletlerde Propaganda”, toplumcu gerçekçilik kavramına odaklanırken, bu kez karşımıza Brodski & Yablonskaya tabloları ve Devrim Sineması’nın yaratıcıları çıkıyor. Kitap, asker toplamak için kullanılan görsel tekniklere bakarak, Batı demokrasilerinde savaş zamanı propagandalarının incelenmesi ve 60’lardan günümüze muhalif sanatın ele aldığı ortak ve çelişik konulara açıklık getirerek tamamlanıyor.

Eserinde; sanat ve propaganda incelemelerinin Batı’ya muhalif yönetimlere odaklanması eğiliminin yanlışlığından dem vuran Clark, “Peki ya kapitalizmin propagandası?” sorusunu yönelterek, imgeye boğulmuş kapitalist tüketimcilik ortamındaki egemen ideolojik davranışların yaygınlaşmasına örnek olarak Hollywood’u, televizyon haberlerini, reklamları ve kitle iletişim araçlarının diğer alanlarını işaret ediyor. Resimden sinemaya, grafik sanatlardan heykele ve mimariye, pek çok esere ve yaratıcısına dair politik ipuçları bulacağınız Sanat ve Propaganda, geçtiğimiz yüzyıl boyunca yaşanan sosyal ve siyasal değişimlerin arka planına bir başka açıdan bakmanızı sağlayacak yorumuyla öne çıkıyor.

6. SİNEMA VE GERÇEKLİK (ROY ARMES, ÇEVİREN: Z. ÖZEN BARKOT, DORUK)

Batı’da, daha çok Yeni Gerçekçilik ve Alain Resnais üzerine yaptığı incelemelerle tanınan Roy Armes’ın çalışması, “Gerçekçi Sinema”, “Yanılsama Sineması” ve “Modernist Sinema” başlıklarından oluşuyor. Kitabın amacını “sinema tarihi araştırmasını bir perspektife oturtmak ve ortalama okuyucunun birbirinden gittikçe daha da kopan çok sayıda eleştirel sinema yazısı arasında yolunu bulabilmesini sağlamak” olarak açıklayan Armes, bir dışavurum aracı olarak sinemanın; gerçeklik, kurmaca ve modernist ideallerin birbirine zıt talepleriyle başa çıkmasında yatan zenginliğini göstermeyi umduğunu vurguluyor.

Çarpıcı bir Lumiere & Melesi karşılaştırmasıyla açılan ilk bölüm; Flaherty belgesellerinden Vertov’a, Stroheim’dan Renoir’a, Yeni Gerçekçilik’ten Cinema Verite’ye, kronoloji gözeten bir anlayışla yedinci sanatın gerçekliğine vurgu yapan akım ve sanatçıları bir araya getirirken, “Yanılsama” olgusu ise Edison’la başlıyor. Griffith, stüdyo sistemi yılları, komedyenler, Disney dönemi, western, Hitchcock ve Klasik Hollywood’un mirası, ayrı başlıklar halinde ve ayrıntıyla ele alınıyor. Sessiz sinemanın başlangıcından itibaren şekillenen “Modernizm” kavramının; Resnais’den Godard ve Underground’a uzanan bir çizgide altı doldurulmaya çalışılıyor.

Bir diğer çalışması da yıl içinde yine Doruk Yayınları’nca basılan Roy Armes’ın (Üçüncü Dünya Sineması ve Batı, Çeviren: Zahit Atam), eseri yılın en iyi kaynak kitapları arasında yer alıyor.

7. JEAN SEBERG (MAURICE GUICHARD, ÇEVİREN: ENDER BEDİSEL, AGORA)

Iowa’nın, küçük ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı Marshalltown kasabasında doğan küçük kızın, sinema tarihinin en unutulmaz anlarından birine hayat vereceğini kimse düşünemezdi. Gerçekten de; Champs-Elysees’de Washington Post satan kısacık saçlı çocuk/kadın, çok uzak olmayan bir gelecekte 60’ların en büyük özgürlük sembollerinin arasına karışacaktı.

Henüz 19 yaşında, bir dizi tesadüf sonucu 18 bin genç kız arasından seçilerek rol aldığı Saint Joan adlı filmde ünlü Jeanne d’Arc’ı canlandırmasına karşın geniş kitleler tarafından tanınması hiç de kolay olmadı Jean Seberg’in. İlk iki filminin yönetmeni, Hollywood’da “Führer” namıyla tanınan Otto Preminger’den çok şey öğrenmesine rağmen, en büyük çıkışını 1960’da gösterime giren Serseri Aşıklar (A Bout de Souffle)  ile yaptı. Yeni Dalga’nın en büyük klasiklerinden olan bu film, yedinci sanatın en çılgın yönetmenlerinden Godard’ın da çıkışını müjdeliyordu. Yönetmenin doğaçlamayı öne çıkaran anlayışından etkilenen güzel oyuncu, filmde ‘Humphrey Bogart bozması’ Michel Poiccard / Laszlo Kovacs (Jean-Paul Belmondo) ile büyük bir aşk yaşıyor ve trajediyle sonlanan bir dizi olayın kahramanları arasına katılıyordu. Film sayesinde Hollywood’dan önce Avrupa’da tanınan ve çok önemsenen Seberg, bu alanda bir ilk yaratmıştı. Bu arada François Moreuil ile yaptığı ilk evliliğini, kendisinden yaşça oldukça büyük olan tanınmış yazar ve diplomat Romain Gary’e aşkı uğruna sonlandıracak; ancak aradığı mutluluğu bulamayacaktı.

Son ilişkisini Meksika’nın önde gelen yazarları arasında yer alan Carlos Fuentes ile yaşayan Seberg’in Amerika’da 60’lı yıllarda yükselişe geçen siyah hareketine sempatiyle yaklaşması, sonu felaketle bitecek olan olayların yaşanmasına neden olmuştu. FBI’ın merkezinde bulunduğu bir iftira kampanyası ile çocuğunun babasının siyahî olduğu iddialarıyla karşı karşıya kalan oyuncu, ölü doğan bebeğini basına göstermek zorunda kalmıştı. Yaşadığı bunalımların etkisiyle bir çok kez intihara teşebbüs eden Seberg, 8 Eylül 1979’da hayatını sonlandıracak ve kendisi gibi bir çok ünlüye ev sahipliği yapan Montparnasse’a gömülecekti.

Sanatçının kapsamlı bir biyografisini kaleme alan Maurice Guichard eserin girişinde, “Azınlıkları savunan siyasal yaşamı ve bu yaşamın kendisi üzerindeki dramatik sonuçları, maruz kaldığı saldırılar, benim gönlümde onu daha sempatik kılmıştır” diyor ve tek karşılaşmalarında kendisine söylediği “unutulmak istemiyorum” ifadesini unutamadığını sözlerine ekliyor. Demongeot’un “oyunculuk yapan bir kadının hayatında akıldışılığın büyük payı vardır” düşüncesinden yola çıkan biyografi, geçtiğimiz yüzyılın en önemli oyuncularından Jean Seberg’i, dramatik yaşamının sadece özel alanıyla değil, politik arkaplanıyla da tanımamız için iyi bir fırsat sunuyor.

Not:

Bağımsız bir yazı olarak hazırlandığından Siegfried Kracauer’in Caligari’den Hitler’e ve Kitle Süsü adlı yapıtlarına seçkide yer verilmemiştir.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA