Aynı yıl doğmuşuz seninle! 18 yıl ayrı düşmüş, kaderin ufak bir oyunuyla 18 yıl sonra kavuşmuşuz İstanbul Uluslar arası Film Festivali. Hiç bilmediğim yönetmenlerin izini sende sürmüş, arka arkaya film seyretme rekorlarını yine sende kırmışım. Aç biilaç bir filmden ötekine koştururken gün gelmiş iki film arası derse bile gitmişim. Kişisel tarihimdeki ihtişamın bu sene biraz sönmüş olsa da gene de hoş gelmişsin festival…

 Tuğba Keleş


Yazıya girerken genelde yaptığım gibi abartmışım biraz. İşin özü bu sene festival gerçekten benim için sönük geçiyor. Halbuki kıvırta kıvırta anlatmam lazım bazı şeyleri. Zira bu yıl Türkiye’de Çin Yılı olması hasebiyle festival programında wuxia’ya özel bir bölüm ayrılmış ve türün belli başlı iyi filmlerden bir avuç, seyircinin beğenisine sunulmuş. Bulunmaz bir fırsat bu. Beyazperdede izleme fırsatı doğmuşken kaçırmamak lazım. Amma velâkin şu kulceğiziniz bölümdeki filmlerden biri hariç diğerlerini seyretmiş olduğundan (hava basanzi), bu yıl kendini başka filmlere adamaya karar verdi. Filmler hakkında kısaca atıp tutmadan evvel, her sene olduğu gibi bu seneki protestomu da yerine getireyim efendim. Özellikle Fitaş’ın 4. Salonu ve Beyoğlu Sineması için geliyor:

“ALT YAZI DEĞİL, ÜST YAZI İSTİYORUZ.“

Ang Babae Sa Septic Tank/Bok Çukurundaki Kadın

Filipinler filmi olan Bok Çukurundaki Kadın, belgesel gibi açılıp, genç bir film ekibinin etrafında geçen bir film çekme hikâyesi anlatan ilginç bir yapım. Temelde, ekibin çekmek isteği konunun, sinema sanatı bağlamında türden türe sokulmasıyla, ağız yaylarını gevşetmeyi başaran film, özellikle başroldeki Eugene Domingo’nun mükemmel oyunculuğuyla ‘acayip’ bir seyir zevki sunuyor. Sinema sanatının ortaya bir ürün koymaktaki zorlukları ve gariplikleri, parmak basılmak istenen toplumsal konunun ağırlığını hafifletirken, final sahnesiyle de insanın içini kaldırmayı başarıyor.

Despair/Cinnet

Cinnet, Nabokov’un aynı adlı romanından Rainer Werner Fassbinder tarafından uyarlanmış, konusu itibariyle ağır bir film. Köklerinden uzakta Almanya’da yeni bir yaşam kurmuş Hermann Hermann (Dirk Bogarde) adındaki burjuvanın, Nazilerin yükselişe geçmeleriyle yavaşça altüst olan yaşamına bakış niteliğindeki film, bu süreci sonuna kadar devam ettirerek, Hermann’ın köşeye sıkıştığını düşündüğü hayatından kurtulma çabalarını gözler önüne seriyor. Kıssadan hisse; Burjuva ahlakı, tehlikelidir. Ayrıca filmdeki ağır teatral hava, Fassbinder’in bir damgası olarak seyircinin hafızasına kazılırken, Dirk Bogarde bir yana, asıl Hermann’ın eşi rolündeki Andrea Ferreol akılarak durgunluk veren (gerçek anlamda durgunluk) performansıyla da sinema tarihinde boş kafa sendromundan muzdarip yeni bir karakter yaratmayı başarıyor.

El Gato Desaparece/Kaybolan Kedi

Yönetmen Carlos Sorin’in önceki filmlerini seyretmemiş olmakla birlikte (Neden seyretmemişim?) Kaybolan Kedi, elbette her şeyden evvel adına tav olduğum bir film oldu. Film seçme kriterlerimin derinliği dillere destan olduğundan bu yılki kurbanım da işte bu film oldu. Kaybolan Kedi, beni yer yer umutsuzluğa düşürse de sonuç itibariyle başarısız bir film olduğu söylenemez. Şüphe, güvensizlik ve tedirginlik kapsamında aile bağlarını yavaş yavaş çözmeyi başaran film, azıcık uyukladığımdan tam anlamamış olabilirim ama ucu açık finaliyle de her kara kedinin kötü olmayabileceğini tembihliyor. Kıssadan hisse: Kedileri sevin, kara kedileri bilhassa.

Kill List/Ölüm Listesi

“Reklamcı” denilince dört nala kaçanlardan mısınız? Yoksa içinizden 11’e kadar sayanlardan mı? Her iki durumda da sıkı durmanız gereken bir film var karşınızda. Yönetmen Ben Wheatley, aslen reklamcı olan kimliğini bir kenara koyarak, sinirleri geren bir film çıkarmış ortaya. Açıkçası sinir germek konusunda başarılı da olmuş lâkin benimkileri geren yegane şey, başrol oyuncusu Neil Maskell’in meymenetsizliği oldu. Açıkçası şu an bile oyuncunun gerçekten iyi oynaması dolayısıyla mı gerginlik verdiğini yoksa düpedüz uyuz bir olmasından mı kaynaklandığını tam kestiremiyorum. Savaş sonrası travmasını iliklerine kadar yaşayan kiralık katilin son aldığı işte beklenmeyen olaylarla karşılaşmasını anlatan film, psikolojik gerilimden folk-horror’a ilerleyen bir hatta seyrediyor ama filmin sonunda seyirciye yönetmen için “Abinin kafası pek kıyakmış” dedirtmekten de geri kalmıyor. Üstelik kiralık katil olmasına rağmen büründüğü kraldan çok kralcı ahlak anlayışıyla kendi kendini de yok etmeyi başarıyor. Sonuç olarak sanırım ben filme uyuz oldum.

Le Moine/Şeytanın Yüzü

Festivalin bir başka hayal kırıklığı da Şeytanın Yüzü oldu benim için. Filmin görsel açıdan çekiciliğini de yadsıyacak değilim ya da hikâyenin akışındaki ustalık konusunda. Gelin görün ki, konunun altını dolduracak bir şey aradığımda öylece kalakaldığımı itiraf etmeliyim. Belki de hata alt meninde bir şeyler arayan bendeydi. Zira film 18.yy’da yayımlanmış gotik bir yazarın kitabından uyarlanmıştı ve kilise ve bir rahip ekseninde geçen filmden evrensel bazı mesajlar almak yoluna gitmenin bir mânâsı yoktu. Bilemedim. Elimin biraz boşta kaldığını itiraf etmliyim. Kıssadan hisse: Karma ya da kader adı ne ise, bazen çok pis çarpar.

Jian Yu/Katiller Devri

Su Chao Pin ve John Woo’nun elinden çıkma, fazla söze gerek bırakmayan bir görsel şölen. Fazla söze gerek bırakmayan dememe bakmayın. Spoiler vermek gibi bir derdim olmasaydı şu an, geyiği sayfalar dolusu yapılabilecek bir cevherdi kendisi. Lâkin John Woo’nun tarihindeki bir başka Face-off vakası da denilebilir film için. Michelle Yeoh’nun zarafetine ise diyecek yok. Film, yılan hikayesi formatında ve klasik wuxiadan beklenebilecek hafif bir pembe dizi sefasıyla seyircisini peşine katıp yaklaşık iki saat sıkmadan götürecek bir performansa sahip. Buda’nın ölmüş bedenine sahip olan kişinin sonsuz güce kavuşacağı söylencesinden yola çıkan film, bedeni ele geçirmek için birbirlerine oyunlar oynayan bir çetenin elemanlarının etrafında geçiyor. Sırların yaklaşık her 20 dakikada bir ortaya çıkarak, filmin seyrini değiştirmesi nedeniyle de eğlenceli bir seyirlik vaat ediyor.

Headshot/Beyninden Vurulmuş

Yönetmen Pen-ek Ratanaruang, beni hayal kırıklığına uğratmaya devam ediyor. Last Life in the Universe gibi bir başyapıta imza atan yönetmen, Invisible Waves’in ardından Headshot ile yine kalbimin kırılmasına neden oluyor. Bu filmden sonra acaba Last Life in the Universe’ü de fazla mı abarttığımızı düşünmeye başladım desem yalan olmaz. Yönetmenin klasik karakteri yalnız kovboy ya da her daim yalnız kalmaya mahkum kovboy formatında, bu defa kiralık katil kimliğinden Buda’nın yoluna girerek kurtulmaya çalışıyorsa da geçmişinin bir türlü peşini bırakmaması nedeniyle acayip uzun bir kurtuluş yolu yaşamak zorunda kalıyor. Filmin aralarına adeta serpiştirilmiş gibi duran kadın karakterler başta olmak üzere montajdan kaynaklanan zor anlaşılma sebebiyle ben abiye biraz bambu ormanlarında sakin kafayla dolaşmasını salık veriyorum.

Tao Jie/Sade Bir Hayat

Ann Hui’nin insan ilişkilerine odaklandığı bir başka filmi Sade Bir Hayat, aslen Hui’nin yapımcısının gerçek yaşam öyküsünden uyarlanmış. Yapımcı ve kendisiyle yıllarca beraber yaşayan bakıcısının hikâyesine odaklanan film, bakıcının iyice yaşlanmasıyla birlikte kimseye yük olmamak için bir huzur evine yerleşmesi ertesi, iki insanın ve yaşlıların birbirleriyle ilişkilerini anlatıyor. Güzel başlayıp finale doğru fazla duygusallık tuzağına düşen film, benim gözümden de düşmüş bulunmakta olup, Ann Hui’nin film ertesi soruları yanıtladığını da tarihe kısa bir not düşerek, bu haftalık bana ayrılan yerin sonuna geldiğimi belirteyim.

Festivalde seyrettiğim ve de seyredeceğim birkaç film daha var. Belki haftaya kaldığımız yerden devam ederiz, kim bilir?..

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA