96 saat

Senaryo yazarları ve yapımcıları arasında Luc Besson’un olduğu 96 Saat (Taken) 9 Mayıs’ta Türkiye sinemalarında gösterilmeye başlanıyor. 96 Saat’in yönetmeni Pierre Morel filmiyle ilgili soruları yanıtladı.

30 milyon Euro harcanarak gerçekleştirilen 96 Saat’le, yönetmenliğe başlangıç filminiz olan “Banlieue 13 – Banliyö 13”arasındaki farklar ve benzerlikler nelerdir?

Eğer ikisi arasında ortak bir yön varsa -ki ikisinin çıkış noktası aslında son derece farklı-, aksiyonun ritmi diyebilirim. “Banlieue 13” temelde aksiyona dayalı bir çalışmaydı. Aksiyon boyutunun olağanüstü etkin olması gerekiyordu. 96 Saat’in anlatımı daha duygusal ve hassas olsa bile, aksiyon sahnelerinin de olabildiğince etkin olması gerekiyordu. Böylece izleyici Bryan’ın yaptığı takibe soluk soluğa katılabilecekti.

Filmin soluk soluğa temposunu kurgu odasında mı, yoksa sette mi tasarladınız?

Her ne kadar bu dediğiniz büyük oranda kurguya bağlı olsa da, filmin ritminin çekimler sırasında tutturulması çok önemlidir. Bu başarılamazsa ikinci bir şans yoktur. Aktörlerden yüksek tempoyu korurken mümkün olduğu kadar gerçekçi olmalarını istedim. Açıkçası ben çekim tarzına ağırlık veren bir yönetmenim. Sanırım filmin enerjisi de buradan kaynaklanıyor. Eğer çekimler sırasında zamanınızı iyi kullanır ve çekimlere egemen olursanız, sıra kurguya geldiğinde ritmi kaybetmezsiniz.

96 Saat’in gerilim türünün kodlarıyla sürekli flört eden bir yapım olduğunu görüyoruz. Bryan karakterinde James Bond’dan daha fazlası var gibi…

Bu karakterin ilginç yanı sürekli dönüşüm geçiren kırılgan bir karakter. Geçmişinde gizli serviste çalıştığı halde –filmin ilerleyen bölümlerinde bunu daha detaylı öğreniyoruz- bir baba, bir ebeveyn olarak nasıl davranması gerektiğinden emin değil. Ondaki bu eksiklik, filmin gelişimi açısından özellikle önemli. Bryan ilk başta biraz etkisiz gibidir, ama olayların içine girdikçe dövüş makinesi haline gelir. Ancak o asla James Bond değil. Kendi yaşındaki herhangi bir erkeğin yetenekleri ve kapasitesi ölçüsünde dövüşür.

Aksiyon sahneleri açısından bu ne anlama geldi?

Liam Neeson için bol miktarda prova anlamına geldi. Çünkü dublöre başvurmak zorunda kalmadan o sahneleri mümkün olduğunca kendisinin yapmasını istedim. Elbette köprüden atlayamaz, kendisini arabaların önüne atamazdı ama dövüş sahnelerinin hepsinde kendisi oynadı. Üstelik saatlerce prova yapmaktan çekinmeden… Liam için hayli emek ve çaba isteyen bir roldü ama dövüşmeyi gerçekten çok çabuk öğrendi.

Ürkütücü işkence sahnesi sırasında Bryan karakterinin düşünce yapısının değiştiğinin farkına varırız. İşkence sahnesinde nasıl bir yaklaşım sergilediniz?

Görsel açıdan gerçekten çok fazla şiddet yüklü. Ancak kızının en iyi arkadaşının çok yüksek dozda uyuşturucudan öldüğünü öğrendiği andan itibaren Bryan çok farklı bir noktaya varıyor. O artık dönüşüm geçirmiştir. Babalık içgüdüleri onu ele geçirmiş, ruhunun karanlık yönleri ön plana çıkmıştır. Her türlü tereddütü bir yana bırakarak harekete geçer. O sahnenin sınırları zorlayacak derecede şok edici olmasını istedim.

Filmin aksiyon boyutunu başlatan sahne, Bryan karakterinin telefonda konuştuğu sırada kaçırma olayına tanıklık ettiği sahne. O sahneye nasıl hazırlandınız?

Liam Neeson’un verdiği tepkiyi gösteren sahnenin çekimine Los Angeles’ta başladık. Kaçırma olayını telefonda canlı olarak dinliyormuş gibi rolünü yaptı. Maggie Grace sete gelerek kaçırılırken söylediği sözleri ve attığı çığlıkları kamera önünde bir kez daha tekrarladı. Büyüleyici bir andı. Bu zamanlama sayesinde Paris’teki çalışmalarımda daha büyük özgürlük elde ettim. Kaçırma olayının fiziksel aksiyonunu uyarlayabilirdim ama Liam’ın duygularını tek çekimde yansıtmam gerekiyordu.

Liam Neeson işine bağlılığı ve odaklanmasıyla tanınan bir aktör. Onunla çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Liam tamamen işine odaklıdır. O sahneyi onunla çekmeye başladığımızda kendisini “mekanik” hareketlerle sınırlamadı. İlk bakışta göze çarpmayan çok ince detaylar üzerinde yoğunlaşarak oynadı. Rolünü çok az tekrarla yaptı. Bryan rolü için ondan başkasını düşünemezdik. 1.95 metrelik dev cüssesiyle, aynı zamanda samimi duyarlılığıyla rolüne mükemmel oturan bir oyuncuydu. Onu seyrederken karşınızda bir dövüş makinesi görmüyorsunuz ama dış yüzeyinin altında böyle bir potansiyel olduğunu sezinliyorsunuz.

Maggie Grace’in televizyon dizilerinde edindiği deneyim, onun film setindeki yaklaşımlarına olumlu yansıdı mı?

Maggie olağanüstü bir profesyonel ve son derece deneyimli bir oyuncu. Televizyondaki deneyimi, onun hızlı ve sıkı tempoda çalışmaya alışkın olması sonucunu doğurdu. Film setinde işlerin nasıl gittiğini, oyunculuğun ne olduğunu çok iyi biliyor.

Sizin görüntü yönetmenliği alanındaki deneyiminiz filmin çekimlerine yansıdı mı?

Bunu filmin görüntü yönetmeni Michael Abramowicz’e sormalısınız! Daha önceden görüntü yönetmenliği deneyimimin olmasının elbette etkisi olmuştur. Sonuçta o işimi de asla terk etmedim. Bir filmi yönetirken kamerayı da kullanabilirim. İşin o kısmını kolay kolay es geçemem, çünkü benim için bir refleks gibidir. Ancak yönettiğim filmin bir görüntü yönetmeni olduğuna göre bunları yapmam doğru olmazdı. Sonuçta Michael Abramowicz’e tam bir güven duydum. Kendi deneyim zenginliğini filme getirmesini istedim. Nasıl bir görünüme ulaşmak istediğim konusunda çok uzun sohbetlerimiz oldu.

Hangi konuda?

Paris kentinin stilize veya “kozmetik” bir versiyonu olmasını istemedim. Paris gerçekte nasıl bir kent ise beyazperdeye o şekilde yansımasını hedefledim. Buradaki ana fikrim, mümkün olduğunca gerçekçi olması, karanlık ve ışıksız bir Paris görünümü yakalamayı başarmaktı.

Tüm gece sahnelerinde buna ulaşmak zor değil miydi?

Filmin ışıklandırmasını göze çarpmayacak ve fark edilmeyecek şekilde yapmak karmaşık bir süreçti. Gece sahnelerinin birçoğu için digital kamera kullandık. Normal kameraya göre daha hassastı ama her zaman kullanmak mümkün değildi. Örneğin inşaat şantiyesindeki takip sahnesi klasik 35 mm kamerayla çekildi. Çünkü digital kamera zor koşullara uyum sağlayamıyordu. Aslında iki tür kamera arasında gidip gelerek çekimleri yaptık diyebilirim.

Michael Mann’in “Collateral” adlı çalışmasının, gece digital kamera kullanılması konusunda bir çeşit deneme olduğunu söyleyebilir misiniz?

Kesinlikle. Bence o film, büyükkent gecelerinde geçen sahnelerin filme çekilmesi konusunda çıtayı inkar edilemez şekilde yükseltti.

96 Saat’te Paris kentinin çelişkilerini gösteriyorsunuz. Kentin çok iyi tanınan bölgeleriyle daha az bilinen çevreleri arasındaki zıtlıkları öne çıkarttığınızı görüyoruz. Mekan taraması yaparken öncelikle neyi aradınız?

Eyfel Kulesi’nin veya Trocadero’nun önünde poz veren karakter gibi alışılmış klişelerden kaçınmak suretiyle Paris’in çok farklı bir fotoğrafını ve görünümünü ortaya koymak istedim. Ancak bunu yaparken bu filmin konusunun Paris’te geçtiğinin hemen fark edilir olmasını garantilemeyi de hedefledim. Turistik tuzaklardan uzak durarak tipik Paris mekanları aradık. Bu da filmin çekimlerini Fransa’daki başkanlık seçimlerinin hemen ertesi günü Champs Elysees’te tamamlamak anlamına geliyordu. Yeni başkan caddede geçit töreni yapmaya karar verdiği için Paris caddelerinin neredeyse yarısı polis tarafından kapatılmıştı. Durum böyle olunca o sahneyi polislerle çevrelenmiş şekilde filme aldık.

The Bourne Identity’deki görkemli takip sahnesini akla getiren takip sahnesi örneğinde olduğu gibi bir aksiyon filminin olmazsa olmaz bölümleriyle ilgili yaklaşımınız ne oldu?
Tek yönlü trafikteki o takip sahnesini kuşkusuz herkes hatırlar. Gece çekimi yaparak herşeyi biraz daha komplike hale getirebileceğimizi düşündük. O sahnelerde şiddetli çarpışmalara yer vermedik. Bryan takipçileriyle çatışmaya girmez ama tekneyle takip sözkonusu olduğuna göre çatışma çok da önemli değildir. Bu noktada hızlı olmak ve yetenek daha önem kazanır.

Teknedeki son sahnede ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Sondaki çatışma sahnesi çok sayıda tekrar gerektirdi. Çünkü olağanüstü titizlikle yapılması gerekiyordu. Bu aynı zamanda güvenlik açısından da geçerliydi. O sahne üzerinde çalışırken havada ıslık çalarak hareket eden bıçaklara ihtiyacımız vardı. Bıçaklarımız çok keskin değildi ama oldukça dar alanda çekileceği için terslik çıkmaması için çok sayıda prova yaptık.

Storyboardlar üzerinden mi çalışıyorsunuz?

Storyboard kullanarak çekim yaparım ama asla bağımlı kalmam. Bence storyboard bir araçtır. Diğer departmanlarla tartışma yapabilmek için temel sağlar. Ancak herhangi bir fotoğrafın işlevinden daha fazla fazla önemi yoktur. Filmin setinde kendinizi neyi temsil ettiğinize paralel olarak uyarlamanız gerekir. Bu filmin post-prodüksiyon aşamasında karmaşık hiçbir şey yoktu. Örneğin tüm patlamalar canlı olarak çekildi. Böylece oldukça esnek kalma fırsatını elde ettim.

96 Saat

Taken

Yönetmen: Pierre Morel
Oyuncular: Liam Neeson, Maggie Grace, Famke Janssen, Xander Berkeley, Katie Cassidy, Holly Valance
Senaryo: Luc Besson, Robert Mark Kamen