Abbas Kiyârüstemi ile sansür ve sinema üzerine…

İran sineması özellikle 90’lardan itibaren bütün dünyanın tanıdığı, dikkat ettiği ve etkilendiği bir sinema oldu. İran Yeni Dalgası denilenilen belli bir ekol oluştuğu için Batı dışındaki ülkelerin kendi sinema dillerinin oluşmasında örnek alındı. Ülkemizde de (her ne kadar “Ulusal Sinema” tartışması rafa kalkmış olsa da) hem sosyalist gerçekçi anlayışa hem de yerel atmosferi taşımaya uygun olması sebebiyle gündeme geliyor zaman zaman. Abbas Kiyârüstemi de bu sinemanın en önemli ve en sembol isimlerinden biri. Ayrıca resim ve fotoğraf çalışmaları olan çok yönlü bir sanatçı.

Aşağıdaki çeviri kendisi ile yapılmış bir röportajdaki cevaplarını içeriyor. İçerik olarak iki bölüme ayırmak mümkün. Öncelikli olarak İran Devrimi sonrasında rejimin uyguladığı sansür hakkında konuşuyor. Bizim ülkemizin sanatçıları da (eskisi kadar olmasa da) bu tür sorulara muhatap oldular yıllarca. Kiyârüstemi bu sorulardan rahatsız olduğunu belirtirken hem sansürün iktidarları aşan boyutunu hem de ülke içi sorunların ülke içinde halledilmesi gerektiğini anlatıyor. Sansür tartışmaları gündeminden düşmeyen bir ülkede yaşadığımız için üzerinde konuşulacak, tartışılacak düşünceler. İkinci bölümde ise kendi sinema anlayışı üzerine konuşuyor. Keyifle ve dikkatle okuyacağınızı düşünüyoruz.

Sansürcüler kendi işlerini, biz de kendi işimizi yapıyoruz. Son kertede ayakta kalacak olan bizim işimizdir.

Devrimden önce ya da sonra, sansürün benim çalışmalarımı etkilemediğini söyleyebilirim. Ancak bu kendisinden doğallıkla bahseden filmciler için geçerli olmayabilir. Bence İran’da şimdiye dek sansür diye bahsedilen şey çoğunlukla dini kısıtlamalar olarak algılanmalıdır. Sansür, düzenli kuralların olmadığı yerde ortaya çıkar. Kimileri filmlerden bazı sahneleri atmaya karar verebilir. Şimdilerde kadınlar başlarını hafifçe örtseler bile görünemiyorlar. Temasla ilgili de katı kurallar var.

Açıkçası kendi kendimizi sansürlediğimizi söyleyemem. Ancak kuralları çok çabuk öğreniyoruz ve kendimizi bu şartlara göre konumlandırıp filmimizi yapıyoruz. Şimdiye dek hep yapmak istediğim filmleri yaptım. Basit bir şekilde kodları kullanıp sıradan bir hikâyeyi bir filme dönüştürmek istemediğim için bu filmleri çevirmedim. Kodlardan kaçınıp basit bir hikâyeyi filme dönüştürmek istedim.

Genelde karı-kocaların evlerindeki ya da odalarındaki hallerini anlatan konular seçmedim. Çünkü bir film yaparken hikâyeye kendiniz inanmalısınız. Bir dizi yalanı, daha büyük bir gerçeğe ulaşmak adına art arda yerleştirirsiniz. Örneğin, bir ailenin gerçekliğini göstermek için, gerçek bir aile kullanmak zorunda değiliz. Koca bir yerden gelebilir, karısı başka bir yerden; bir çocuk bulup bir daire kiralarsınız. Ancak tüm bunların birlikteliği bize “aile”yi vermelidir. Ve bu aile hepimiz için son derece tanıdıktır. Bu, mahremiyeti ve birbirine güveni olan kişilerin birlikteliğidir. Çocuğun annesi hakkında planları yoktur; kocanın karısının saçıyla bir derdi yoktur. Ama vizörden bakıp bunun gerçek bir aile olmadığının farkına varırsam… Birbirleriyle gerçekten bir ilişkileri yok. Tüm bu “yalanlara” rağmen bir aile kavramını oluşturmak zordur. Nasıl yaşadıklarını gösteremiyorsam, bunun bir aile olduğunu söyleyemem. Babam annemin saçını görebiliyordu. Bir çocuğun ninesinin saçını okşamasında bir sorun yoktu. Bu ise benim bilmediğim bir aile, bilmediğim için de ona nüfuz edemiyorum. Demek istediğim, kendiliğinden ev içindeki kadın-erkek ilişkisini düşünmekten kaçınıyorum. Farkına varmaksızın film yapmak için köylere gidişimin sebebi belki de budur.

Sansür sorunu hep vardı. Özellikle İran’ın dışındayken, bana sorulan ilk ya da ikinci soru bu olur. Batı’da bana İran’daki sansür hakkında soru sorduklarında kırılıyorum. Bizim inanılmaz bir sansür ve korkunç şartlar altında çalışan bir Üçüncü Dünya ülkesi olduğumuzu düşünüyorlar. Bana kalırsa, sansür sorunuyla sadece filmciler olarak değil, hatta İran vatandaşı olarak da her zaman karşı karşıyayız. Sansürü hep yaşadık. Sansür ailemizde başlıyor, çünkü bizim için neyin iyi ile neyin kötü olduğuna anne-babamız karar veriyor. Okullarda, eğitim anlamında daha katı bir disiplin var. Bu durum meslek edinmenize dek devam ediyor. Örneğin yönetmen oluncaya dek. Bence sansür bizi kapana kıstıran bir şey değil çünkü onunla baş etmenin bir yolunu buluyoruz. Aslına bakarsanız, tüm toplum bununla başa çıkmanın yolunu öğrenmiş. Biz yönetmenler de, diğer meslektekiler gibi bu büyük gücün karşısında durmayı ve bir şekilde idare etmeyi biliyoruz. Bu, hayatımızın bir gerçeği. Bizim konumumuzdakiler için sinema bir araç. Bir yönetmenin, işinin gereği koşullar ne kadar zorlaşırsa bulduğu çözümler ve anlatım yolları da o kadar iyi oluyor.

Mimar olan bir arkadaşım, üzerine bina yaptığı bazı arsaların son yirmi yıldır kullanışsız olduğunu söyledi. Birisi ona hangi binaları tasarladığını sorduğunda bunlardan birini örnek gösteriyor. Çünkü bu standart dışı koşullar onun daha yaratıcı olmasını sağlamış. Bu şekilde alanındaki yeniliklere imza atmış. Film ya da sanat konusuna dönersek; sanatın sanatçı için zor ve beklenmedik şartlar altında ortaya çıktığı doğru. Bunu söylerken ihtiyatlı davranıyorum, özellikle de İran’ın dışında. Bu kısıtlamaları haklı buluyor ya da sansürü bir sorun olarak görmüyor gibi düşünülebilirim. İnsanlar korktuğum için, ülkemden ya da hükümetten destek aldığım için böyle konuştuğumu sanabilir. Ülkemin dışındayken, onunla ilgili olumsuz şeyler duymak istemem. İran’da sansür varsa da bununla biz kendimiz baş etmeliyiz. Babam şöyle derdi: “Kafan kırılacaksa, kendi şapkanı takarken kırılsın”. Bundan başka yerlerde bahsetmemeliyiz. Çünkü faydası yok. Bizim düğümlerimizi bir başkası çözemez. Bu yüzden İran’ın dışındayken sansürden bahsetmiyorum, özellikle de yabancı basına. Onlara, sizde sansür yok mu, diye soruyorum. Hükümet sansürlüyor, ancak maddi destek de veriyor. Geçtiğimiz yıllarda yaşamım ve işimdeki olumlu duruma bakarak sansürün benim için büyük sorun olduğunu söyleyemem. Bunu onaylamıyorum, sadece sansürcülerin kendi işlerini yaptığını, bizim de kendi işimizi yapacağımızı söylüyorum. Son kertede ayakta kalacak olan bizim işimizdir.

Batılı eleştirmen ya da festivallere daha hoş gelecek diye herhangi bir şeyi değiştirecek değilim.

Abbas Kiyârüstemi

Yurtdışındaki festival resepsiyonu bir anlamda destekti ve bize özgüven sağladı. Kendinize güveniniz varsa daha cüretkâr oluyorsunuz ve yeni şeyler deniyorsunuz. Ülkemizde çok fazla destek görmüyoruz. Bir filmin standartlardan birazcık sapması, dar görüşlülükle ya da bazı eleştirmenlerin yetersiz bilgileriyle karşılanıyor. Medyada güçlü konumdaki bu eleştirmenler fimlere acımasızca saldırıyorlar. İnsanların ya da film yapımcılarının düşündüklerine muhalefet ediyorlar. Bazen de insanların, hatta yapımcıların gözlerini aleyhte düşünceleri ile boyamayı başarıyorlar. İran’ın dışında, filmlerin bazı yönleri çok daha fazla ilgi çekiyor ve bu bize biraz daha güven veriyor. Bunu inkâr edemem. Ama bu güven, film çekme yöntemimi ve tekniklerimi Batılı eleştirmenlerin beğenilerine uygun şekilde değiştirmeme sebep olmuyor. Ne zaman bir filme başlasam, filmin tarzını belirleyen şey içeriği oluyor. Batılı eleştirmen ya da festivallere daha hoş gelecek diye herhangi bir şeyi değiştirecek değilim. Her film kendi ihtiyaçlarına göre şekilleniyor.

Yönetmenin izleyiciyi esir aldığı ve kışkırttığı filmleri kesinlikle sevmiyorum. Salonda izleyicisini uyutan filmleri tercih ederim. Bu filmlerin hiç değilse birazcık kestirmenize izin verecek kadar nazik olduğunu düşünüyorum.

Bilinçli olarak yapılmamış olsa da bütünlük gösterircesine, tüm filmlerimin aynı şeylerden bahsettiği görülebilir. Bir yönetmenin aslında hayatı boyunca tek bir film çektiği, ama bunu zaman içinde izleyicileri için farklı sinemasal bölümlere ayırdığı söylenir. Sevdiğim şeylerden bu şekilde bahsetmem zor, onları filmlerimde görebilirsiniz. Beğenmediklerimden daha kolaylıkla bahsedebilirim. Beğenmediğim şeyleri filmlerimde görmezsiniz. Hiçbirinde hikâye anlatmaya takılıp kalmaktan hoşlanmam. İzleyiciyi duygusal olarak tahrik etmeyi ya da ona tavsiye vermeyi sevmem. Onu küçümsemekten ya da suçlu hissettirmekten hoşlanmam. Filmlerimde yapmaktan hoşlanmadığım şeyler bunlar. Bence iyi bir filmin etkisi uzun sürelidir ve siz salondan ayrıldıktan sonra kafanızda onu yeniden inşa edersiniz. Sıkıcı görünen pek çok film var, ancak bunlar nezih filmler. Diğer yandan, sizi koltuğa mıhlayan ve hiçbir ayrıntısını unutmayacağınız kadar etkileyen filmler de vardır. Ancak sonrasında kandırıldığınızı hissedersiniz. Bu filmler sizi esir alır. Yönetmenin izleyiciyi esir aldığı ve kışkırttığı filmleri kesinlikle sevmiyorum. Salonda izleyicisini uyutan filmleri tercih ederim. Bu filmlerin hiç değilse birazcık kestirmenize izin verecek kadar nazik olduğunu düşünüyorum. Salondan ayrıdığınızda filmin sizi rahatsız ettiğini hissetmiyorsunuz. Bazı filmler yüzünden salonda sızıp kalmışımdır. Ancak aynı film yüzünden gece gözüme uyku girmediği de olur. Uyandığımda hâlâ onu düşünüyor olurum, haftalarca düşündüğüm olur. Benim sevdiklerim bu tarz filmlerdir.

Benim karakterlerimin anormal olduğunu söylüyorlar. Hepsi de normların dışında. “Muzaffer(Mossafer)”deki çocuktan, “Rapor (Gozaresh)”daki Mr. Firoozkoohi’ye, “Yakın Plan (Nema-ye Nazdik)”deki Hussein Sabzain’e, “Zeytin Ağaçları Altında (Zire darakhatan zeyton)”daki Hussein’e “Tecrübe(Tajrobe)”deki Hussein’e ve “Düğün Elbisesi (Lebāsī Barā-ye Arūsī)”deki çocuklara dek tüm karakterlerim için bunu söylüyorlar. Bunu amaçlamamış olsam da, kendine has karakterlere yöneldiğimi fark ettim. İnsanları tek tek kameranın önüne geçiremediğimize göre, özel insanlara ya da özel koşullar altındaki sıradan insanlara bakmalıyız. Onların özel olması bize ne ifade ediyor? Onlar gibi olduğumuzu hatırlatıyor. Film yapmamızın sebebi de bu. Filmde bir kişi oynuyor, ama film binlerce kişiyle iletişime geçiyor. Aslında yönetmenin de, oyuncunun da izleyiciyle ortak noktası var. Bu durum şunu destekler nitelikte: Eğer oyuncu anormalse, izleyiciler de anormaldir. Çünkü anormal bir tarafları olmasa, başkalarındaki bir anormalliği nasıl fark ederler?

Hayaller sayesinde, ardınızda iz bırakmadan aşılmaz duvarların ötesine geçebilir ve geri dönersiniz. Asıl soru şu: Bir kere çıktığınızda neden geri dönesiniz ki?

İllüzyonla gerçeklik arasındaki fark, konuşmaya nereden başlayacağımı bilemediğim kadar geniş bir mevzu. Bu ikisinin hayatımdaki ve işimdeki yerlerini tam olarak söylemem mümkün değil. Hangi parçamın gerçek, hangi parçamın illüzyon olduğunu, bu ikisi arasındaki kararsızlık oyununu ne zaman keşfettiğimi… Sadece bir yönetmen olarak da değil. Bu sadece yönetmenlere ya da entelektüellere has bir şey değil. Herkes için geçerli. Hayal kurmak, insanın en önemli özelliklerindendir. Herkes eşit miktarda hayal kurmaz, ama kurulanlar herkese yeter. Ancak herkes hayal kurarken sadece bir kişi bundan bahseder. Hayal, insana bahşedilmiş en farklı ve olağanüstü hediyedir. Görmek, tatmak ve duymak gibi duyularımızın bilicindeyiz ve bunlar için minnettarız. Ama hayal etmek ile önümüze serilen sayısız ihtimalin farkında değiliz. Rüya görmenin işlevi nedir? Nasıl oluşur? Neden rüya görme yeteneğimiz var? Ve neden rüya görmeliyiz? Eğer hayatımızda bir işlevi olmayacaksa var olmasının sebebi nedir? Ben sonunda bunun cevabını buldum. Ne zaman hayallere sığınırız? Durumumuzdan mutlu olmadığımızda. Hiçbir diktatörlüğün bunu kontrol edemiyor olması olağanüstü değil midir? Hiçbir sorgu sistemi kişinin fantezilerini kontrol edemez. Sizi hapse tıkabilirler, ama siz kendinizi dışarıdaymış gibi düşünerek bu süreyi geçirebilirsiniz. Hayaller sayesinde, ardınızda iz bırakmadan aşılmaz duvarların ötesine geçebilir ve geri dönersiniz. Asıl soru şu: Bir kere çıktığınızda neden geri dönesiniz ki? Bu gerçekliğin güvenilirliğine bağlıdır. Geri dönüp sizin gerçeğinizin ne olduğunu da görmelisiniz. Hayal yoluyla, yaşamın bazı değişmez zorluklarına müsamaha gösterirsiniz. Kaçarsınız, rüya görürsünüz, yenilenip geri dönersiniz. Bu, havasız bir odada pencere açmaya benzer. İçeri temiz havanın girmesine izin verir ve sonra da onu içinize çekersiniz. Hayallerimiz, yaşamlarımızda açtığımız pencerelerdir.

ABBAS KİYÂRÜSTEMİ VE QUENTIN TARANTINO, 1995’TE TAORMINA ULUSLAR ARASI FİLM FESTİVALİ’NDE JÜRİ ÜYELİĞİ YAPTILAR.

Harika bir aksanı var. Bana çok garip geldi. Anlamakta zaten zorlanıyordum. Tarantino’yla işim çok daha zor oldu. Neredeyse çevirmen kullanacaktık. Çok kibar bir adam. Kazakistan’da çok güzel ve basit ama parasız bir filmi destekledi. Quentin Tarantino gibi birinin fakir bir Kazakistan filmine destek vermesi garibime gitti. O bir sinema aşığı. Tarantino’nun kendisiyle, filmleriyle olduğumdan daha fazla ilgileniyorum. Amerikan filmlerinden şiddet kalkmadığı için Tarantino da bu şiddetle alay etmenin bir yolunu bulmuş. Ki bu da şiddetin dozunu azaltıyor.

Önceleri çocuklar için film yapmakla ilgilenmiyordum. Çocuk ve Gençlerin Düşünsel Eğitim Merkezi’ndeki işim dolayısıyla çocuk filmleri yapmaya başladım. Kariyerime reklam çekerek başladım. Hala reklam çekiyor olsaydım, bana reklamlara olan ilgim hakkında soru sorardınız. Çocuklar için film çekerken, onları keşfettim. Onlarla çalıştığım yirmi yılda ne kadar hoş ve uysal olduklarını anladım. Onların bakış açıları yetişkinlerden çok daha doğru ve ilginç. Çocuklar, kitaplarda karşılaştığımız bilge kişiler gibi. Onlar gibi yaşıyorlar. İyi anlamda son derece fırsatçılar. Onlarda en çok imrendiğim şey bu. Artık çocuklar için ya da onlar hakkında film yapmıyor olsam da onlarla çalıştığım yıllar beni etkiledi. Filmlerimde çocuksu bir oyunbazlık var. Çok basit ve çocukça bir yaşam felsefesini yansıtıyorlar. Dünyaya ve hayata bir çocuğun gözlerinden bakmaya çalışıyorum.