
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
11 Nis
II. Dünya Savaşı sonrası – Almanya. Michael, kendisinden yaşça büyük Hanna’ya aşık olur. Hanna‘nın bir gün ansızın ortadan kaybolması ile ilişkileri sona erer. 8 yıl sonrasında, bir hukuk öğrencisi olarak hayatına devam eden Michael, savaş suçları mahkemesinde gözlemcilik yaparken Hanna‘yı sanık sandalyesinde otururken görünce gözlerine inanamaz. Michael ikisinin de hayatını derinden etkileyecek bir sırrı gün yüzüne çıkarır.
Yukarıdaki özet filmin basın bülteninden. Filme “basit” bir drama havası vermesi açısından kötü, ama seyircinin beklentisini düşürüp seyrine zevk katması açısından iyi. Zaten iyi okuyucunun önsözlerden nefret etmesi gibi, iyi seyirci de beynini bulandıran öngörüşlerden nefret etmeli. Umarım bu yazıyı da filmi seyrettikten sonra okuyorsunuzdur. Ayrıca spoiler (artık bu terime bir Türkçe karşılık bulmanın zamanı gelmedi mi, yoksa böyle mi kalmalı?) vermekten hiç çekinmeyeceğimi de baştan söyleyeyim.
Filmin ilk 45 dakikası, onlarca esere konu olmasına ve pek çok örneği yaşanmasına rağmen hâlâ sıra dışı görülen bir aşkı anlatıyor. Michael’ın duygularının samimiyetinden kuşku duymasam da bu ilişkinin yürümeyeceğini göre göre izlemeye devam ediyorum. Hanna’nın kendisine kitap okunmasını istemesi sebebinin okuma yazma bilmemesi olduğunu göremeyen Michael’ın körlüğünü de aşık olduğu birisiyle paylaştığı (seks dışındaki) bu özel deneyimin coşkusuna kapılmasına veriyorum. Bu bölümün sonunu getiren olay Hanna’nın ofiste çalışmaya terfi etmesi. Ancak Hanna okuma yazma bilmediğinin açığa çıkmasındansa yaşadığı şehri ve Michael’ı terk etmeyi tercih ediyor.
Hanna’nın eksikliğinden ne kadar utandığını ilk olarak buradan anlıyorum. Bu duygu bana yabancı; annem de dahil olmak üzere okuma yazma bilmeyen pek çok insan tanıdım, hiçbiri bundan böylesi bir utanç duymuyorlar. Ancak, bunun sebebi ülkemizde herkesin -en azından- ilköğretimden faydalanmasını sağlayacak sosyo-ekonomik koşullara hâlâ kavuşamaması. Benim tanıdığım insanların böylesi bir bahaneleri var: Okutulmadılar ya da imkânları yoktu. Oysa Batı’da bu bahane pek geçerli değil, dolayısıyla utanç duymalarına empatiyle yaklaşabiliyorum. Hem daha önceden Robert De Niro‘nun oynadığı “Stanley & Iris” gibi filmleri izlemişliğim var.
Filmin kendini ağırdan satmasını da sağlayan bu ilk 45 dakikanın sonrasında sadece kalbim ve ruhum değil, beynim de karıncalanmaya başlıyor. Michael ve Hanna’nın tekrar karşılaşacaklarını bekliyordum zaten, ama olaylar beklediğim şekilde gelişmiyor (filmi seyrederken konusunu bilmiyordum). Michael bir hukuk öğrencisi olarak savaş suçları mahkemesinde gözlemcilik yaparken sanık sandalyesinde Hanna’nın oturduğunu görüyor, Hanna’nın Auschwitz’de gardiyanlık yaptığı ortaya çıkıyor…
Michael’ın duygusal bağı bu durum karşısında tereddütte kalmasına neden oluyor. Herkes çoktan kararını vermiş bir şekilde hukuki sürecin bitmesini beklerken Michael farklı bir sürece giriyor. Teninin tadını aldığı, saatlerce kitap okuduğu o kadının bir savaş suçlusu olması kalbi ve vicdanı arasında bir gerilime neden oluyor. Bunu anlayabiliyorum, ama bir seyirci olarak bana başka şeyler gerekli, filmin kendimle özdeşleştirebileceğim tek karakteri olan Michael’ın duygularına ancak sahte bir gerçeklik düzleminde sahibim, bu durumda vicdanımın hakimiyeti daha yoğun, Hanna’ya merhamet etmek istiyorum, ancak bunu yapabilirim.
Hanna’nın ilk sorgulamalarında “Siz olsanız ne yapardınız?” sorusu karşısında suskun kalan hakim bana bu fırsatı veriyor, ama üstüne bomba düştüğü için yanmaya başlayan, kapıları kilitli kilisedeki mahkumların neden kurtarılmadığı bahsi açılınca Hanna’nın tavrı bir şok etkisi yaratıyor. Hanna kendisinden çok daha kuvvetli otoritenin vereceği cezadan korktuğu için değil, o otoritenin ona verdiği sorumluluktan (mahkumların salıverilmemesi, her koşulda, hatta yanarak ölürlerken bile onların gözetiminde kalması gerekliliği) bahsediyor. Kimsenin anlayamadığı, anlamak dahi istemediği soğuk bir “sorumluluk” duvarına yükseliyor. Mahkumları serbest bıraksa başına geleceklerden korktuğunu, bu yüzden hiçbir şey yapamadığını, bunun acısını yüreğinin en derinliğinde duyduğunu söylese sadece kurtulmayacak, diğer tarafı da rahatlatacak. Çünkü modernizmin yaşadığı en büyük şoklardan birisiydi Yahudi soykırımı; sürekli gelişen aydınlanmacı zihniyetin en büyük sektesiydi. Vahşet ve şiddetin, modernizmin göbeğinde zincirinden boşalması umutları karartmıştı.
Çılgın bir liderin önderliğinde, en az onun kadar çılgın üst düzey yöneticilerin bir korku dişlisi kurarak sıradan insanları iğrenç emellerine alet etmesi (nispeten) anlaşılır bir şey, ama Hanna bu dişlinin içinde kendisine biçilen rolü özümsemiş, bundan kendine bir sorumluluk biçmiş, yaptığı eylemlerin bu nedenle sorgulanamaz ve aşikar olduğunu söylüyor. Bu sadece mahkemenin değil Michael’ın da mantığında çözülemez bir yün yumağı gibi kalıyor. Bu aşamada Hanna’ya merhamet etmek için elimizdeki kozlar tükeniyor. Çünkü merhamet çoğu zaman karşı taraftan değil, kendi eksiklik, kusur ve zaaflarımızdan doğar. Az ya da çok bizler de kendi mükemmelliyetimizden uzağızdır ve bunun ne demek olduğunu biliriz. Kendimizde gördüğümüz eksiklikleri karşımızdakinde de görünce ona merhamet edebiliriz. Ancak Hanna’ya merhamet edemeyiz, onun tavrı ve söylemi değil kendimize, bir insana ait olamayacak denli yabancı. Tek üzüldüğümüz -o da hakkaniyet namıma- okuma yazma bilmediği ortaya çıkmasın diye eylemlerindeki sorumluluğun en büyük kısmını üstlenmeye razı oluşunu izlemek.
Michael, her ne kadar merhametini ve affını esirgese de, sevgisini asgari düzeyde bile olsa esirgeyemiyor: biraz -diğer gardiyanlara kıyasla- aldığı cezanın aşırı olmasından, biraz da aşkın bıraktığı derin izlerden. Ona çok sevdiği kitapları ulaştırabilmek için bantlara okumalar yapıyor. Bu sayede Hanna duyduklarıyla yazılanları kıyaslayarak kendi kendine okuma yazma öğreniyor. Ancak Michael, bu en sevgi dolu eyleminin sürekliliğine rağmen Hanna’nın acemi harflerle yazdığı kısacık mektupların hiçbirine cevap yazmıyor. Affedemediği birini sevmenin o karmaşık gölgesinden sıyrılamıyor.
Filmin sonunda kendime dönüyorum. Sinemanın “sahte” gerçekliğinde tertemiz bir kalple yaşarken Hanna’yı hüznün ve sevginin renginde affetmiş hissediyorum kendimi. Ama gerçekten öyle mi?
Okuyucu
The Reader
Yön: Stephen Daldry
Oyn: Ralph Fiennes, Jeanette Hain, David Kross, Kate Winslet
Eleştiri notu: 8/10
Seyir Notu: 8/10
Yorum Yazın