Agah Özgüç yazdı: “Auteur mü dediniz? İşte o Metin Erksan.”*

Türk sinemasını, Yeşilçam’ı ve özellikle de kişisel bir tarih içeren anılarını yazmalıydı Metin Erksan. O özel “saptamalarıyla” “kendisini” yazmalıydı. Pandora Kitabevi’nin sahibi, yakın dostu Hüseyin Sönmez, yazması için çok büyük savaş vermişti. Anılarının adı da “Kendisi” olacaktı. Ama yazmadı, yazamadı. Oysa Sedat Simavi, yazmak istediği kitaplardan biriydi ilk dönemlerinde. Erksan’a göre “Sedat Simavi, Türk sinemasının tek kurucusu, yaratıcısı ve büyük öncüsüydü.” Onun 30. ölüm yıldönümünde (1983) bir bölümünü yazdığı tasarımından söz etmişti. İlk Türk Sinemacısı Sedat Simavi Bey‘di kitabın adı. Eğer yazılsaydı Türk sinemasının tarihi değişir miydi? Kimbilir?…

Agah Özgüç

Adımız “Metinomani”ye Çıktı

Metin Erksan’la yıllar öncesine dayanan çok özel bir dostluğumuz var. Kavgalarımızla, tartışmalarımızla, birbirimize küstüğümüzü düşünüyorum da… O yıllarda ikimiz de keçi gibi inatçı, muhalif, umursamaz ve dayatmacı olunca. Serde gençlik var ya!… Kendimize göre “Doğrucu Davut’uz” ya!… Ama yine de dargınlıklarımız, küskünlüklerimiz sabun köpüğü gibiydi. Fazla uzun sürmezdi, barışırdık sonuçta.

O; her şeye, herkese muhalif, ben ise savunduğum şeylerin arkasında duran bir kişiliğe sahip olunca nasıl kan çıkmasındı aramızda. Kaldı ki, haftalık Sinema Dergisi’nde birlikte çalıştığımız gazeteci dostum Hayri Caner’le tuttuğumuz Erksan, karizmatik kişiliği ve sinemasıyla 60’lı yıllarda vazgeçilmez idolümüzdü.

Agah Özgüç ve Metin Erksan (Agah Özgüç’ün arşivinden) ©Tersninja.com

Elbette taraf olacaksınız. Doğru ya da yanlış, çünkü insansınız… Bu kaçınılmaz bir olgudur. Ama kime? İşte asıl sorun burada. “Taraf” olmanın da aşırı duygusal abartılara yaslanmadan, kendi içinde bir tutarlılığı, bir bilinci olmalı. Bir sağlam nedeni olmalı. Yoksa yandaşlığın ve abartının tuzaklarına düşüp “bertaraf” değil, asıl kötüsü “yalaka” olmanız kaçınılmazdır.

Metin Erksan’la olan birlikteliğimiz ve ondan yeri gelince övgüyle söz etmemiz, Halit Refiğ’i rahatsız etmiş olmalı ki, Hayri Caner’le bana ad takmıştı. O alaylı ve kurnazca gülüşüyle bizi açıkça “Metin Erksan manyağı” yapmıştı! Hey gidi Halit Refiğ, hey!

Çatışmalı Dostluk Günleri

Aramızda geçen bazı tatsız olaylardan sonra barıştığımız Metin Erksan’la ise ilk büyük çatışmamız, bir yazı nedeniyle gerçekleşmişti. “Türk Toplumundan Kopmuşlar ya da Kaçış Sineması Üzerine” başlıklı sert bir yazıydı bu. Ve eleştiri hedefi yalnız Erksan değil, Yalnızlar Rıhtımı‘yla Lütfi Ö. Akad, Denize İnen Sokak’la Atilla Tokatlı, Kızgın Delikanlı‘yla Ertem Göreç, Kalbe Vuran Düşman‘la Atıf Yılmaz ve Soluk Gecenin Aşk Hikâyeleri‘yle Alp Zeki Heper’di. Söz konusu yazı, aynen şöyle noktalanıyordu:

“Eğer Batı sinemasını, tiplerini Türk sinemasına aktarıp yerli olamıyorlarsa, bu yönetmenler ya kendi insanlarını tanımıyorlar, ya da “yenici” görünmek için blöf yapıyorlar. Türkiye’de özüyle, biçimiyle yabancı bir film yapmanın bir gereği yok. Çünkü Antonioni, Losey, Bergman ve ötekiler kendi ülkelerinde, Türkiye’de özenilip yapılmak istenenlerin en babalarını ortaya koyuyorlar. Biz Türkiye’de yaşıyoruz. Lütfen blöfü, gargarayı, göstermelik ilericiliği, aşınma biçimciliği bir kenara bırakıp kendi içimize, kendi toplumumuza dönelim beyler…”

Tam 43 yıl önce yazılan bu eleştiri aslında Sinematek Derneği’nin aylık dergisi Yeni Sinema için kaleme alınmıştı ve nedense Onat Kutlar basımına izin vermemişti. Red gerekçesi neydi, belli değildi. Bugün bakılıp yeniden gözden geçirildiğinde 43 yıl önce izlenilip kaleme alınmış herhangi bir filmin ilk gösterimleri sizi yanıltabilir. Her izlenim yıllar sonra tartışılabilir. Ancak daha sonraki ikinci ya da yeniden izleyişlerinde kendi kendinizi sorgulayınca gerçekler net bir şekilde ortaya çıkar. Yanılgıya düşüp düşmediğiniz ancak o zaman anlayabilirsiniz. Zaman aşımlarının daima doğrucu bir yanı vardır.

Kutlar’ın basımına izin vermediği yazı, Hayri Caner’in As Dergisi / Akademik Sinema’da yayınlanınca en büyük tepki Metin Erksan’dan gelmişti. Orhan Günşiray’ın Tünel’deki film şirketinde karşılaştığımızda çılgın bir öfkeyle saldırıya uğradığımı, şemsiyesiyle üzerime yürüdüğünü anımsıyorum. Günşiray araya girip bizi ayırmıştı.

İkinci çatışmamız ise Beyoğlu Aslı Han’daki sahaf Halil Bingöl’ün dükkânında gerçekleşmişti. Sahaflar Çarşısı’nda ikinci kez üzerime yürümesinin nedeni Türk Film Yönetmenleri Sözlüğü‘ndeki Erksan’la ilgili biyografisiydi. Oysa sinemasal özelliklerini içeren övgü dolu bir biyografi çalışmasıydı bu. Ne var ki, çok farklı bir kültür altyapısı olmasına karşın, Erksan’ın da diğerleri gibi en küçük bir eleştiriye asla tahammülü yoktu. İşte bu kez, Nijat Özön’ün Sevmek Zamanı filmiyle ilgili şu saptamasını biyografisinin sonuna eklemem Metin Erksan’ı iyice hırçınlaştırmıştı. Aynen şunları yazmıştı bir yazısında Özön:

“Halk Sineması örneği diye öne sürülen bu filmde Batı’nın son örneklerine özenme var. Resnais’den, Antonioni’den, Visconti’den, Fellini’den bir sürü esin var. Biçim özenmeleri var.”

Metin Erksan, Türk sinemasının en öfkeli, en hırçın yönetmeniydi. Kızdı mı, incinip kırıldı mı zor affeden, zor seven, zaman zaman beklenmedik ani çıkışlarla önleyemediği öfkesi yıllar boyu sürüp gittiğinde ise içine kapanan, kişiliğinden asla taviz vermeyen bir kişilikti.

“Oyuncular Aşağılık Yaratıklar” mı?

Ve ne ilginçtir ki, yönetmen ağabeyi Çetin Karamanbey’e inat (1922–1995), soyadını Erksan olarak değiştirdiği söylenir. Bir ömür boyu süren küskünlüğün faşizan bir yansımasıydı bu. Kaldı ki Karamanbey, aile dışı birey değil, öz be öz ağabeyi idi Erksan’ın. Et, tırnaktan ayrılır mıydı?… Birkaç kez “Sakın Çetin’in kardeşi olduğumu yazma lütfen” diyerek beni uyardığını dün gibi hatırlarım.

Ya yeğeni, görüntü yönetmeni Mengü Yeğin? Erksan’dan Sevmek Zamanı‘nın afişini arşivime koymak üzere istediğimde, afişin alt bölümünü keserek vermişti bana. Şaşkınlığa uğramıştım. Birlikte çalıştığı yeğenine, bilemediğimiz bir nedenle kızdığı için afişin altındaki “Görüntü Yönetmeni: Mengü Yeğin” yazısını makasla nasıl da uçuruvermişti!…

Ve bir başka ilginç yanı ise, Erksan’dan bir fotoğraf istediğinizde, eğer o karede sevmediği ya da sorunları olan bir kişi varsa hemen yüzünü gözünü guvaşlayarak o kişiyi yok eder, öyle verirdi. Bu konularda hiç acıması yoktu!

Nereden bakarsanız bakın, Metin Erksan kendine özgü bir “olay adamı”ydı. Tartışmalı bir kişiliği vardı. Sansür Kurulu’ya sürekli başı derde mi girmiyordu? Gaza geldiğinde ya da “getirildiğinde” tartışmalar mı yaratmıyordu? Kendisiyle yapılan söyleşilerde, tepki çeken konuşmalarında verip veriştirdikten sonra söylemlerinin arkasında durmuyor, “Ben bunları söylemedim!” diyebiliyordu.

“Türk sinemasında bilhassa oyuncular çok aşağılık yaratıklardır” dediği söyleşi Yeşilçam’ı nasıl da karıştırmıştı 1988 yılında? Sözkonusu söyleşiyi gerçekleştiren sinema yazarı Hakan Sonok’tu. Tepkilerin ardından söylediklerini yalanlıyor ve bir mektupkla “tekzip” ediyordu üzülerek. Ne var ki, tartışma yaratan bu iddialar Sonok’un teybinde kayıtlıydı.

“Grand Realisateur” Erksan

Çok olaylı, muhalif ve anarşist kişiliği bir yana, “Altın Ayı”lı filmi Susuz Yaz‘la (1964) Batı sinemasında ilk kez bir Türk yönetmeni olarak gündeme gelen Erksan, yıllar sonra (1988) tekrar keşfedilecektir. Nantes Film Festivali (Fransa) yöneticileri Jalladeau Kardeşler, Türkiye’ye geldiklerinde, yerli yapımları dünya ülkelerine pazarlayan Focus Film’in sahibi Erdoğan Tokatlı’nın denetiminde bir dizi Türk filmi izlerler. Amaçları Nantes’ta Türk sineması adına bir retrospektif düzenlemektir. Önce Lütfi Ö. Akad’ın filmleri izlenir, sonra da Metin Erksan’ın. Jalladeau Kardeşler’in son değerlendirmelerine göre “Erksan, “müthiş ve büyük bir sinemacıdır.” Ve Nantes’ta Erksan filmleri “Grand Realisateur” olarak çok özel bir ilgiyle karşılanır.

Erksan, gerçekten de büyük bir yaratıcıdır. Ve sürekli sinema düşünür. Doğum sancıları içinde durmadan savaşacaktır. Ama son filmi Sensiz Yaşayamam ve TRT adına yönettiği Preveze’den Önce-Barbaros Hayreddin Paşa (1983) dizisinden sonra işsiz kalır. TRT’nin Kuruçeşme’deki odasında çile dolduran Erksan, film çekemez. Daha gerçekçi bir deyişle “film çektirilmez”. En verimli döneminde, tam 29 yıl boyunca ve ölene dek! Oysa çekmek istediği daha o kadar çok projesi vardı ki Erksan’ın. Yazar Vivet Kanetti’ye “Beş bin film kafamda hazır” diyordu bir söyleşi esnasında. Sayısal açıdan abartılı bir açıklama olsa da, içinde taşıdığı gerçeklik payı, “yaratamamanın, doğramamanın” acılarını yaşamasından kaynaklanıyordu.

Bu projelerin arasında neler yoktu ki?… Napoleon’un Saint-Helene Adası’ndaki yaşamına dek. Bu rol için Gerard Depardieu’yu düşlemişti hep. İsa’nın Hayatı, Piri Reis, Kristof Colomb, Isadora Duncan ve Abdülhak Hamid de sıradaydı. Fırsat verilmedi yazık ki.

Yılmaz Güney ve Nil Göncü

Ve Yılmaz Güney. 14. Berlin Film Festivali’ndeki ödülden sonra onu ilk kutlayan Güney’le de gerçekleştirmek istediği bir projesi vardı Erksan’ın. Özellikle Yılmaz Güney’in önerisiyle aracılık yapmıştım. Güney, ille de bir filminde oynamak istiyordu Erksan’ın. Tüm çabalarıma karşın yazık ki Güney-Erksan birlikteliği bazı nedenlerle bir türlü gerçekleşemedi. Ama hiç hesapta olmayan ve içinde bulunduğum bir başka olay 1967’de gerçekleşti: “Nil Göncü Olayı”.

Erksan, Sıraselviler İtalyan Yokuşu’ndaki evinde yine sancılar içindeydi. Kuyu filminin çekimine bir türlü başlayamıyordu. Hayati Hamzaoğlu’nun karşısında oynayacak kadın oyuncuyu bulamıyordu. İşte o sıralarda Beyoğlu’nun ünlü gece kulüplerinden Reşat’ta, foto muhabiri dostum Fazıl Durukan aracılığıyla bir kızla tanışmıştım. Adı Nil Göncü’ydü. Gece kulüplerinin müdavimlerinden biriydi. Birkaç gün sonra Nil’i Erksan’a götürdüğümde önce uzun uzun baktı. Sonra kızın başını uyduruk bir basma parçasıyla bağladı, yüzündeki makyajı sildi. Sonra gözleri parlayarak “İşte, aradığım kız, Osman’ın defalarca kaçırdığı Fatma bu!” dedi. Hemen ardından Dinar’daki filmin çekimleri başlamış oldu. Metin Erksan’ın yaşamında unutamadığı “sürpriz olaylardan” biridir bu.

Auteur mü Dediniz, O Ne Ki?

Bakıyoruz, yaşamın her alanında, özellikle de “abartılanlarla, gerçek değeri bilinmeyenlerin” birbirine karıştığı sinema dünyamızda ne kadar çok auteur yönetmen varmış. Kim onlar ve onları abartanlar?

Lütfi Ö. Akad, ustalık dönemi arkadaşı Metin Erksan’ı şöyle tanımlıyor:

“Türkiye’de değeri bilinmemiş bir tek insan var: Metin Erksan diye bir sinemacı…”

Öğretim Görevlisi Kurtuluş Kayalı ise en gerçekçi tanımlamayla son noktayı koyuyor:

“Sinema bilimindeki auteur kavramı, sanki Metin Erksan için üretilmiş gibidir.” “Auteur mü dediniz? İşte o Metin Erksan.”

Bütün bunlardan sonra acı olan ne? Anılarını yazamadan, değeri bilinmeden ve de “devlet töreninden” yoksun bir uğurlamayla, “küskün” gidiverdi Metin Erksan. Yazık ki son sözünü söyleyemeden…

* Yazının tamamı, Modern Zamanlar Sinema Dergisi’nin 28. sayısında yayımlanacaktır.

Kaynakça:

  • “Türk Sinemasının Kurucusuydu: Sedat Simavi”, Metin Erksan, Gösteri Dergisi, Sayı: 37, Aralık 1983
  • “Türk Toplumundan Kopmuşlar ya da Kaçış Sineması Üzerine”, Agâh Özgüç, As Dergisi / Akademik Sinema, Sayı: 1, Temmuz 1969
  • “Türk Film Yönetmenleri Sözlüğü”, Agâh Özgüç, Sayfa: 77, Agora Yayınları, 2003
  • “Abartılar ve Değeri Bilinmeyenler”, Güneş Gazetesi, 26 Ekim 1990
  • “Oyuncu Tartışması”, Erdal Çetin, Milliyet Gazetesi, 28 Ekim 1988
  • “5 Bin Film Kafamda Hazır”, Vivet Kanetti, Güneş Gazetesi, 23 Ocak 1988
  • “Metin Erksan’la Söyleşi”, Serhat Öztürk, Beyazperde, Sayı: 4, Mayıs 1990