Bu yazı film hakkında spoiler (sürprizbozan) içermektedir.

I.

Ahlat Ağacı, özünde bir babalar ve oğullar öyküsü; şekilsiz, kurumuş, yamaçta bir başına duran ahlat ağacıyla onun yamuk yumuk, tatsız meyvesinin öyküsüdür. Sinan Karasu’nun (Doğu Demirkol) yenilmiş olarak döndüğü baba ocağında yaşadıklarını, buhranlarını, duygusal kopukluğunu hep aynı yere; ağaca, ait olduğu köklere, acımasız taşraya bağlamak mümkün, meyve ne kadar uzağa düşerse düşsünBir de suya erişmek için kazılan kuyuları yya dönüştüren amansız toprağa, çünkü köklerimiz orada.

II.

Taşradan dışarıya okumaya giden birinin, “atanamamış”olarak eve geri dönmesi, tarifsiz bir yıkımdır. Okyanusa açılma hayaliyle yola çıkan ama en sonunda dereye dönmek zorunda kalan küçük kara balıklarla dolu yeni Türkiye’de, Sinan’ın yıkımı da bireysel bir öyküden ziyade her yerde karşımıza çıkan, vaka-i adiyeleşmiş toplumsal bir sorunun ta kendisidir. Döndüğü yer de (Çan ilçesi de nihayetinde hâlâ bir kasabadır) işsizliğin kol gezdiği, atanamayan beyin güçlerinidevlete kas gücü, atanmış imamların halka kanaat önderi olarak tahsis edildiği, kıskançlıklarla ve kavgalarla dolu binlerce yeni Türkiye kasabasından biri, hatta hepsinin özetidir. Öte yandan Ahlat Ağacı’nın kasabası, artık ne Kasaba’nın (1997) ne de Mayıs Sıkıntısı’nın (1999)kasabadır, geride bıraktığımız 20 yılda Türkiye’yle beraber orası da değişmiş, başkalaşmıştır, “yenileşmiştir”. Köprünün altından akan suları da upuzun bir telefon konuşmasında, insanların umudunu bağladığı piyangonun satıcısında, iki imamın yüzeye çıkmaya çalışan ikiliğinde, bir kuyumcunun ihtirasında görürüz.

Gurbete gidildiğinde sadece giden değişmez, geride kalanlar da değişir; bir yere gitmedikleri, gidemedikleri için... Bir zamanlar aynı sınıfı, sırayı paylaşan iki kişi, ortak geçmişlerine, onca yaşanmışlığa rağmen bir daha aynı saflıkla, duyguyla yan yana gelemez olur. Hele ki gidemeyen beraber gezdiğin, kahkaha attığın, ağladığın, şarkılar dinlediğin bir kadınsa, kendisini başa sarılmış incecik bir tülün ağırlığı altında ezilirken rmek, bir sokak arasında, ya da filmdeki gibi çeşme başında karşılaşmak her iki tarafa da ağır gelir. Hayal kırıklıklarıyla yüzleşmekten kaçan ve dudağın bir tarafında Hatice’nin ısırığını, diğer tarafında Rıza’nın yumruğunu taşıyan Sinanların olduğu kadar tülbendini çekip atmak için bir ağacın gövdesine ihtiyaç duyanların da öyküsüdür Ahlat Ağacı.

III.

“Tabiat, bir tapınak değil bir imalathanedir, insan da onun içerisinde bir işçi.”

Herkesin bir kaybeden olduğu öyküde, gerçekten dibe vuran İdris’tir (Murat Cemcir). Sinan’ın eve dönüşü bir yıkımdır ama asıl trajedi maaş kartına karısı tarafından el konulan, sınava gidecek olan evladının cebindeki üç kuruşa göz diken, içine düştüğü bataklık nedeniyle ne kendi oğlundan ne babasından ne de çevresinden saygı gören babanın öyküsünde yatmaktadır. Taşradaki herkes gibi, İdris de savunma mekanizmalarıyla ayakta kalmaya çalışır, ne imaları ne de küçümsemeleri anlamaz, esasında, Columbo sahnesinde gösterdiği gibi anlamazlıktan gelir. Bir diğer savunması ise kaçmak, yüzünü tabiata çevirmektir; asıl işi insanlarladır ama o çocuk yerine koyun yetiştirmek, köpeğiyle vakit geçirmek, tarlada bir başına kalmak, toprağa uzanıp uyumak ve karıncaların toprağa girercesine kendi içine dolmasını istemektedir. İnsanlardan uzaklaşıp aşkın doğanın kucağına kendisine atar her fırsatta. Yine de insanlara kanıtlamak istediği, bütün günahlarını temize çekeceğine inandığı bir gurur mücadelesi, son bir arzusu vardır: Su çıkmaz denen yamaçta kuyu açarak suya ulaşmak. Bir imalathanedeki işçi gibi çalışır durur, karşısına çıkan taşlara rağmen santim santim doğanın kalbine doğru yol alır.

IV.

“İnsanın doğup büyüdüğü evde, çok iyi bildiği bir yatağın üzerinde, sevilen ellerin hazırladığı bir yorganın altında uykuya dalması ne güzel şeydi.”

Ailesi dâhil “insan sevmeyen, babasının anlamazlıktan gelmelerine nazire yaparcasına karşısına çıkan herkesi tarizleriyle küçümseyen Sinan’ın zihni, tecrübesizliğin getirdiği bilmişliklerle doludur. Hemşerisi yazar Süleyman’la (Serkan Keskin) yaşadığı edebi düelloda, belediye başkanına kendi kitabını tanıtırken seçtiği cümlelerde, imamlarla girdiği münakaşada ortaya güzel kelimelerle süslenmiş kof fikirler dökülür. 20’li yaşların heyecanı, mürekkep yalamışlığın kibri, hayal kırıklıklarının öfkesi bir olur, Sinan’ın uğradığı duraklarda karşısına çıkan kasaba sakinlerine hücum eder. Tüm bunlardan nasibini en çok babası alır, kendisine karşı dinmeyen bir öfkesi vardır içinde. Kendi kitabını bastırmak için dedesinin kutsal kitabını, babasının kendisini yargılamadan seven tek varlığını, köpeğini çalıp satacak kadar alçalır ama başkalarına erdemli fikirler satmaktan da vazgeçmez. Yine de içinde kendi çelişkilerine, bastırılmış suçlarına, iyiye ve kötüye dair bir şeyler yavaş yavaş tomurcuklanır ve rüyalarla gün yüzüne çıkmaya başlar: İlk rüyasında, içindeki Truva atına saklanır, ikincisinde babasının sattığı köpeğinin hayaletini kovalar, en sonuncusunda da, babasının doğup büyüdüğü evde, çok iyi bilmediği bir yatağın, babasının yatağının üzerinde, kendisini sevdiğini bilmediği ellerin hazırladığı bir yorganın altında daldığı uykuda, babasının bebekliğini görür. Bütün filmin kırılma anı da bu rüya olur; derinlerde yatanlar gün yüzüne çıkmaya başlarevladının çocukluğunu hatırlayan babanın yerini, babanın en masum günlerini hatırlayan evlat alır.

V.

Kendisi için hayattaki en değerli şey olan kitabının hiç satılmadığını ve annesi dâhil kimse tarafından okunmadığı öğrenen Sinan, askerliğin de getirdiği olgunlukla, durumu sakin karşılar, makûs kaderine razı gelir. Belki de bir vazgeçişin, edebiyattan kopuşun, devletin kas gücüne adaylığın başlayacağı bir kabullenme noktasına gelmiştir fakat imdadına, “işe yaramaz” babası yetişir. Sayfa sayfa, satır satır kitabını hatmeden babası, Sinan’ın ilk okuru,tün hayal kırıklıklarının telafisi olur. Sinan’ın kısa süreli şaşkınlığıyerini bencillikten ve suçluluktan doğan bir barışmaya, yakınlaşmaya bırakır. Babasının gurur mücadelesi olan ve“bari bu konuda haklı çıksaydık” diyerek hayal kırıklığını dile getirdiği ve artık kazmaktan vazgeçtiği kuyusuna iner, onun yarım bıraktığı işi tamamlamaya başlar. Tam da burada, son bir rüyayı, Sinan’ın yerine bizler görürüz. Nasıl ki Bir Zamanlar Anadolu’da elmanın ölümü ağaçtan kopup yuvarlanmaksa Sinan’ın ölümü de o kuyuya inmek olur.

VI.

Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı, babasına doya doya sarılamayanların, yüreğindeki taşrayı atamayanların ve yeni Türkiye’ye sıkışanların filmi; üstelik hiçbir NBC filminin olmadığı kadar hisli ve kalbî… Kim bilir, yönetmenin yeni dümen kırdığı ve önceliklerinin değiştiği yolun ilk durağında bir kez bile sarılamayan babayla oğlu, sıradaki durakta birbirlerinin kulaklarına rüyalarını fısıldarken görürüz. Belki de şekilsiz, bir başına duran ağacın ve onun tatsız meyvesinin şifası, bir sonraki filmde kuyudan çıkacak su olur.

HENÜZ YORUM YOK