Akira Kurosawa’dan beyazperdeye fırça darbeleri…

Akira Kurosawa

Sinema söz konusu olduğunuda dahi olarak nitelenmeyi sonuna kadar hak eden Akira Kurosawa ilkokul döneminde tıpkı Einstein’ın çocukluğundaki gibi zeka geriliğinden muzdarip bir çocuk muamelesi görmüştü.

sisko-ninja
Ege Görgün (Landlord)

“Zeka engelli bir çocuk olduğumu düşünmek istemiyorum, ancak kavrayabilme açısından yavaş olduğum bir gerçekti. Çünkü öğretmen ne söylerse söylesin bir şey anlamıyor ve bir köşede oturup kendimi avutmaya çalışıyordum. Sonunda sıram ve sandalyem diğer çocuklarınkinden ayrıldı. Öğretmen ders verirken arada bir bana döner, ‘Büyük bir ihtimalle Akira bunu anlamayacaktır ama…’ ya da, ‘Tabii ki Akira bunu çözemeyecektir, ama…’ derdi.”

(Kendi kendime gelin güvey olmak diyebilirsiniz ama okulda öğretmenleri tarafından aşağılanmaya alışkın bir öğrenci olarak bunları bilmek beni mutlu ediyor.

Akira’nın okul hayatındaki statüsünü yükseltip sınıf başkanlığı yıldızını göğsüne takması uzun sürmüyor tabi. Bir hocasını cesaretlendirmesiyle resme olan ilgisi keşfediyor ve bu yolda ilerlemeye karar veriyor. Edebiyat ve müzik tutkusu ise kültürlü bir insan olan ağabeyinden ona geçiyor büyük ihtimalle. Ağabeyinin sinema sektöründeki bağlantıları olmasına rağmen 26 yaşına gelene kadar Akira’nın aklında sinema yok. Sinema, hayatına ağabeyinin trajik intiharının üç yıl sonrasında tamamen rastlantı eseri giriyor.

Akira Kurosawa

1935 yılında gazetedeki bir iş ilanına gözü takılıyor Akira’nın. Aklına ressamlık dışında bir iş yapmayı koymuş zaten çünkü halihazırda ailesine destek olmayı bırakın, boya alabilecek kadar bile para kazanamıyor. İlanda yönetmen yardımcıları arandığı yazıyor. Fazla umut ve heves beslememekle birlikte Akira üç aşamalı sınava katılıp başarılı oluyor.

“Yönetmenliğe götüren yola sapmam tamamen rastlantıydı; gene de bakıyorum, birikimlerim bu yolda yürüyüşümün kaçınılmaz olduğunu kanıtlıyor. Resim, edebiyat, tiyatro, müzik ve diğer güzel sanatlarla o kadar doluydum ki, sinema sanatına rahatlıkla adım atabilirdim. Aslında bilgi dağarcığıma attığım bütün bu birikimlere ihtiyaç duyacağım tek dalınsinema olduğunun farkında değildim. Bu ne güzel yazgıydı ki, bu yola çıkabilmek için bu kadar sağlam hazırlamıştı beni diye düşünürüm hep.”

Kurosawa çıraklık döneminin büyük bir kısmını Yamamoto Kaciro’nun asistanı olarak geçirdi. Asistanındaki pırıltıyı gören Yamamoto onu büyük bir yönetmen haline getirebilmek için elinden geleni yaptı. Zaten Kurosawa da hayatı boyunca onu “yaşantımın en büyük hocası Yama-san” diye andı.

Akira Kurosawa

Başkaları için çok sayıda senaryo yazan ama bunları “kişisel yaklaşımlarımdan çok, uygun bir şekilde folmüle edilmiş şeyler” diye niteleyen Kurosawa kendi filmini çekmeye ancak 1942 yılında başladı. Bir judo ustasının hikayesini anlatan Sugata Sanşiro romanını senaryolaştırmıştı. Film çok başarılı oldu ve ilki kadar ses getirmese de ikincisi çekildi.

Kurosawa tam 50 yıl boyunca film çekti. Son filmi 1993 tarihli Madadayo oldu. 1998 yılında hayata gözlerini yumduğunda arkasında yaşanmış 88 yıl, çekilmiş 31 film bırakmıştı.

Akira Kurosawa DVD’leri:

Kurosawa filmlerinin hepsi olmasa da birçoğunun DVD olarak Türkiye’de çıktı. Özellikle As Sanat son dönemde geniş bir Kurosawa kolleksiyonu yayınlandı. O kolleksiyonda yer alamayan ama büyük ustanın en çok bilinen filmlerinden olan 1980 tarihli Gölge Savaşçı (Kagemusha) ve 1985 tarihli Ran önceki yıllarda piyasaya çıkmıştı, hala bulanabilir mi açıkçası bilemiyorum. Bu iki filmde olmasa bile Kurosawa önceki dönemlerde çektiği filmlerin tamamına yakınında Toshiru Mifune ile çalışmıştı.

Kagemusha Japonya’da feodal savaşların sürdüğü dönemde geçen bir hikaye anlatır. Düşmanları cesaretlendirmemek adına ölümcül bir yara alan derebeyinin yerine ona çok benzeyen bir hırsız (Tatsuya Nakadai) geçirilir. 12 milyon dolarlık bütçesiyle o zamana değin hayata geçirilmiş en pahalı Japon filmi olan Ran ise Shakespeare’in Kral Lear’inin serbest bir uyarlamasıdır. En İyi Kostüm dalında Oscar kazanan film rengarenk görselliğiyle adeta bir ressamın fırçasından çıkmış bir tablo gibidir.

Yedi Samuray
Seven Samurai

Yedi Samuray

Takashi Shimura ve Toshiro Mifune’nin oynadığı 1954 tarihli Yedi Samuray sinema tarihinin önemli yönetmenlerini, hatta dünya sinemasının gidişatını etkilemiş bir filmdir. Haydutlardan korunmak için kendilerine yedi ronin kiralayan fakir köyün hikayesi farklı versiyonları tekrar tekrar çekilen bir klasik olmuştur.

Rashomon (1950)

rashomon

Rashomon’un özelliği Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanarak Batı’yı Kurosawa ve Japon sinemasıyla tanıştıran film olması. Başrollerinde Toshirō Mifune, Takashi Shimura, Machiko Kyō, Masayuki Mori ve Minoru Chiaki’yi izlediğimiz filmde bir kadın tecavüze uğramış ve kocası öldürülür. Olayın müdahillerinin tanıklıklarına başvurulur. Fakat her birinin farklı bir hikayesi vardır.

Yojimbo – Sanjuro

Yojimbo

Kurosawa’nın 1961 ve 1962 yıllarında John Ford Westernler’inin etkisi altında ard arda çektiği bu iki samuray filminin yıldızı yine Toshiro Mifune idi. Mifune kılıcı kiralık bir samuray olan Sanjuro’yı canlandırıyordu. İlk film olan Yojimbo’da Sanjuro iki rakip çetenin çekiştiği bir kasabaya gelir. Çete liderleri dövüş yeteneklerinden etkilendikleri bu adamı kiralamak isterler. Sanjuro çift taraflı oynayarak hem çok para kazanır, hem de çetelerin sonunu getirir. Yedi Samuray gibi Yojimbo da ileriki yıllarda farklı arka planlarla yeniden sinemaya uyarlandı. Yojimbo’nun büyük başarısı ikinci film Sanjuro’nun çekilmesini kaçınılmaz kılmıştı.

İkiru (1952)

İkuru
Otuz yılını bir masanın ardında çalışarak geçiren Kanji Watanabe bir senelik ömrü kaldığını öğrendiğinde geriye kalan vaktini iyi değerlendirmeye karar verir. Bu aynı zamanda onun için hayatla bir hesaplaşma olacaktır. İkiru, Kurosawa’nın nispeten az bilinen filmlerinden.

Gizli Kale (The Hidden Fortress –1958) / Kızıl Sakal (Red Beard – 1965) / Kanlı Taht (Throne Of Blood – 1957)

The Hidden Fortress

Toshiro Mifune’nin başrolde olduğu üç film daha… Gizli Kale’de 16. yüzyılda savaşta yenilgiye uğramış bir derebeyliğin prensesini ve elde kalan son hazineyi düşman bölgeden geçirmeye çalışan bir general ve ona eşlik eden köylülerin hikayesi anlatılır. Kızıl Sakal’da hikaye 19. Yüzyılın Edo’sunda, yani o zamanın Tokyo’sunda geçer ve genç bir doktor olan Noburo Yasumoto’nun, göreve başladığı kliniğin egzantirik yönetcisiyle ilişkisine odaklanır. Kanlı Taht ise Shakespeare’in Macbeth’inin ortaçağın feodal Japonya’sına uyarlanmış halidir.