Aladdin: Kafası Karışık Bir “Doğu” Masalı

Üç dilek hakkınız olsa ne dilerdiniz?

Herkesin hayatının bir döneminde mutlaka kafa yorduğu bu sorunun ilham kaynağı olan Arap masalı beyazperdede ilk kez 1992 yılında renkli ve dinamik yapısı ile göz dolduran bir animasyon filmi olarak karşımıza çıkmıştı. Geçimini hırsızlık yaparak sağlayan ve ülkenin güzeller güzeli prensesine aşık bir delikanlı olan Aladdin ile mağarada bulduğu lambanın içinden çıkan cinin renkli macerası, sinemalarda gösterildiği dönemde oldukça sevilmiş, hatta aday olduğu En İyi Müzik ve En İyi Özgün Şarkı dallarında Oscar ödüllerini de kazanmıştı.

Arap kültürü ve mitolojisine dair renkli detaylar barındıran filmin 2019’daki yeniden çevrimi için kolları sıvayan isim ise İngiliz yönetmen Guy Ritchie oldu. Doğruyu söylemek gerekirse yönetmen seçimi bile 27 yıl sonra gelen remake için oldukça düşündürücü. Zira rakipleri yeni ufuklara yelken açarken Ritchie’nin neden Disney filmleriyle vakit kaybettiğini anlamak pek mümkün değil. Hele izleyiciyi Arap gecelerinin büyülü dünyasına davet ettikleri filmin Arap kültürüne dair hiçbir özellik taşımadığı göz önüne alınırsa.

Anlaşılan o ki Hollywood, geçen yıllar içerisinde Amerika’nın ötesinde başka medeniyetlerin de olduğunu ve bu medeniyetlerin birbirinden farklı olduğunu kavramak yerine 1992’deki çizgisinden bile geriye düşmüş. Yoksa Arap masalı diye başlayıp yoğun Bollywood esintileri taşıyan danslar ve kıyafetler ile devam eden bütünleşik bir “doğu” algısıyla karşımıza çıkmazlardı. Diğer yandan “Batılılar” için çok da sorun teşkil etmeyecek bu kafa karışıklığını bir kenara bırakacak olursak Aladdin’in oldukça renkli ve temposu yüksek bir yapım olduğunu söyleyebiliriz.

Filmin yıldızı hiç şüphesiz enerjik performansıyla lambanın cinine hayat veren Will Smith. Orijinal filmde Robin Willams‘ın seslendirmesiyle hafızalara kazınan cin karakteri, Smith’in abartılı oyunculuğu ile yer yer kuir tatlar vererek filmin en görkemli ve en eğlenceli karakterine dönüşüyor. Naomi Scott’un hayat verdiği Jasmine karakteri ise güzelliğinin yanı sıra verdiği feminist mesajlarla filmdeki Guy Ritchie dokunuşunu hissettiriyor. Yapımın başrolü olan Aladdin’i canlandıran Mena Massoud ise fizik olarak role çok yakışsa da performansı diğerlerinin yanında biraz sönük kalıyor.

Filmin müzik ve kostümlerine gelecek olursak, önümüzdeki sezonun bu dallardaki Oscar adaylıklarının hedeflendiği belli ancak bir zafer gelir mi orası şüpheli. Zira prenses Jasmine’in söylediği “sessiz kalmamak” temalı şarkı dışında pek de akılda kalıcı bir iş ortaya konulamamış. Kostümler ise ne kadar renkli ve gösterişli olsalar da anlattıkları masalın kostümleri değil.

Özetle söylemek gerekirse Aladdin, Disney’e yakışan renkli ve gösterişli bir yapım. Filmi çocuklarla beraber izlemeyi tercih edecek sinemaseverler için de oldukça eğlenceli dakikalar vadediyor. Tarz olarak biraz eski moda kalsa da kadın hakları, adalet, özgür irade gibi konularda çağımıza yönelik son derece güncel mesajlar veriyor. Ancak sorulması gereken asıl soru şu: Bu filmi çekmek için Guy Ritchie olmaya gerek var mıydı? Ya da şöyle soralım: Aladdin ne kaybederdi Aladdin’liğinden, yönetmeni Guy Ritchie olmasaydı?