Son yıllarda uluslararası festivallerde ödül alan, beğeni toplayan film sayımızda gözle görülür bir artış var; her yıl nerdeyse tamamını ilk filmlerin oluşturduğu birkaç eser, irili ufaklı ödülle yurda dönüyor ve dışarıda somut başarılar elde eden bu eserler doğal olarak içeride büyük merak uyandırıyor. Daha görücüye çıkmadan, kaideyi bozmayacak cılız istisnalar dışında, “Türkiye sinemasını ayağa kaldıracak” veya  “sinemamıza yeni soluk getirecek” gibi kaynağı belirsiz övgülerle konsensüs oluşturmayı başaran bu “arkası sağlam” eserler, maalesef pazarlandıkları gibi çıkmıyor, Albüm’ü baz alırsak bir süre daha çıkmayacağa benziyor.

full-izle-kopya

Albüm’ün neden sinemamıza yeni soluk getirecek film olamayacağını, hatta yenilikçilik bir tarafa, eli yüzü düzgün, çekilebilir bir iş bile olamamasını “genç yönetmen Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk filmi Albüm” cümlesi üzerinden özetlemek mümkün. Bir yönetmenin genç olması veya karşımıza gelen eserin ilk film olması her zaman sorun olmasa da Albüm özelinde her yol buraya çıkıyor.

Genç bir yönetmenin birçok kişiden, filmden, ülke sinemasından esinlenmesi gayet doğal, Mertoğlu da görüntü yönetmenini emanet aldığı Porumboiu’dan ve Rumen yeni dalgasından esinlenmiş, daha doğrusu Porumboiu tarzı, Türkiye’de geçen bir Rumen yeni dalgası filmi çekmeye çalışmış. Tabii Mertoğlu’nun -zannettiğinin aksine- Porumboiu gibi yetenekli,  Türkiye’nin de –hatırladığının aksine- Romanya gibi statik olmaması ortaya tuhaf, yapmacık ve modası geçmiş bir eserin çıkmasına neden olmuş. Rol model olan Porumboiu, uzun ve sabit planları canı istediği için değil, Romanya’nın Soğuk Savaş sonrası sendromuna uyumlu olduğu için uzun ve sabit tutarken, Mertoğlu kendini göstermek ve “yönetmencilik oynamak” için uzun ve sabit tutuyor, hikâyeye ya da ülkeye uygun olduğu için değil. Sinema diliyle açıklanamayacak olan bu tercih nedeniyle her plan olması gerekenden üç kat daha uzun, bu gereksiz uzunluk nedeniyle de her diyalog ihtiyaç duyulandan iki kat fazla geveze olmuş. Bu fazlalıkları da hikâyeyi zenginleştirecek öğelerle doldurmak yerine kendini göstermeye ayıran Mertoğlu’nun egosu, filmin her anından dışarıya taşarak filme büyük zarar veriyor.

134748-kopya

Mertoğlu sadece kamera arkasında değil, kâğıt üstünde de ısrarla “kendine oynuyor”.  Yönetmenin genel yaklaşımını, film boyunca dilinden düşürmediği eğreti futbol muhabbetlerinden bir örnekle açıklamak mümkün. Öğretmenler odasında uzun uzun bahis sohbeti yapan öğretmenler, tıpkı diğer memurlar gibi çağ dışı bir anlayışın artığı olarak sunulmasına rağmen söz konusu bahis olunca 18 yaşında bir gence dönüşüyorlar. 10 civarı müsabakanın sayıldığı bu sahnede adı geçen takımlar, hepimizin aşina olduğu Almanya, İtalya, İngiltere gibi major liglerden değil de Avusturya 2. Ligi, Fransa 2. Ligi, İsveç 1. Ligi, Kolombiya 1. Ligi gibi kıyıda kalmış, sadece ilgilisinin bileceği liglerden seçiliyor. Bu kadar marjinalliği yeterli görmeyen Mertoğlu, normalde İddia bülteninde hiçbir zaman yer almayan, sadece CONCACAF Şampiyonlar Ligi aracılığıyla birkaç yılda bir bahis severlerin radarına giren El Salvador Ligi’nden Santa Tecla takımına yer verip, bu takım üzerinden karakterlerine espri bile yaptırabiliyor. Ben bu işe hâkimim dedirtmek için major liglerden bir takıma dahi tenezzül etmeyen, kısacık nezaret sahnesinde Almanya’da kömür madenlerinde çalışan kadınlardan maden isimleri vere vere bahseden, Ukrayna’nın yakın tarihine Dinamo Kiev ve Shakhtar Donetsk üzerinden seri bilgilerle değinen Mertoğlu’nun bu kendi kalemini beğenmişliği, sırtını yasladığı bütün gözlemlerin köhnemiş ve 90’larda kaldığını görmesini de imkânsız kılıyor.

Filmin bir diğer sorunu, gözlem yetersizliğinden kaynaklanan istemsiz anakronik sapmalar. Albüm 2015 yılında geçen ve günümüzü yansıtmaya çalışan bir film olmasına rağmen ısrarla geçmişte kalan tiplemeleri karşımıza getiriyor. Devletin farklı kurumlarında müdür konumunda bulunan kişilerin nerdeyse tamamını sürekli küfreden, makam odasında sigara içen, mutlaka anılarından bahseden, telefonda birilerine fırça atan, çalışanlarla dalga geçen insanlar olarak sunan Mertoğlu’nun ülkedeki basit değişimleri ve dönüşümleri yakalamaktan bile aciz olması, suya sabuna dokunmayan mevzular üzerinden göz kanatan bürokrasi eleştirilerine soyunmasına neden olmuş. Aynı mantalite sorunları devam etmesine rağmen 90’lar usulü göstergeler kullanan yönetmenin bu yabancılığı, biçim ve içerik arasındaki kusursuz uyumsuzluğu daha da öne çıkartarak gemiye iyice su aldırıyor.

Kötü yazılan, kötü çekilen ve kötü oynanan Albüm’ün bugün için mutluluk, gelecek için umut kaynağı olduğunu dile getirmek veya ülkemizde genç bir yönetmenin ilk filminden gerekli dersleri çıkarmasını sağlayacak sinemasal ortamın varlığından bahsetmek güç. Bir ekol yaratmaktan uzak, ülkesine yabancı, kafasını kuma gömmüş Türkiye sineması için umut Kâf Dağı’nın ardında, gelecek ise hala karanlık. Ancak bir kibrit çöpü kadar ışık yayabilecek eserlere bel bağlamaya devam edersek bu karanlığı yırtma şansımız da yok zaten.

HENÜZ YORUM YOK