
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.


Önceki gün kalp ameliyatı geçiren usta yönetmen Zeki Ökten İstanbul’da yaşamını yitirdi. Ökten ameliyatının ardından yoğun bakıma alınmış, durumunun iyiye gittiği açıklanmıştı. 21 Aralık Pazartesi günü 10.30′da Beyoğlu Sineması’nda, Zeki Ökten için bir anma töreni düzenlenecek, cenazesi ise ayni gün öğle namazını takiben Teşvikiye Camii’nden kaldırılacak.
Cumhur Canbazoğlu – Sinemamuzik.comYeşilçam’ın emektar yönetmenlerinden Zeki Ökten (1941 doğumlu) . On dokuz yaşında yönetmen asistanı olarak başlayan sinema serüveni 49 koca yılı geride bırakmış durumdaydı.
Rakamların, ödüllerin, modaların, sloganların başrole çıkmadığı, emek ve sabrın sivrildiği, ağır başlı bir yönetmenin iyi senaristlerle yolunun kesiştiği, alçak sesli filmlerle bezeli öyküydü bu.
Ökten gerçekten sıra dışı bir sanatçı; bir dolu başarıya karşın kaç kişi yüzünü bilir ya da kaç kişi iddialı laflarına şahit olmuştur şimdiye kadar.
Haydarpaşa Lisesi’nde okurken tiyatroyla ilgilense de hep sinemaya gönül koyan, liseden hemen sonra mahalle arkadaşının yardımıyla Memduh Ün‘ün setinden üçüncü asistanlık göreviyle Yeşilçam’a giriş yapan Ökten’in ilk yılları Nişan Hançer, Lütfi Akad, Halit Refiğ ve Atıf Yılmaz‘a yönetmen yardımcılığı yaparak geçti.
1963′te tek başına yönetmenliğe kalkışarak Ölüm Pazarı’nı çekti çekmesine ama, birikiminin henüz yeterli olmadığını görmüş, Altan Erbulak, Tanju Gürsu, Erol Taş‘lı film gişede fena iş yapmasa da Ökten’i tatmin etmemişti.

Atıf Yılmaz’ın yanına dönüp tam dokuz yılı asistanlıkla geçirerek gelecekteki yapıtlarına hazırlanmıştı adım adım.
Dokuzuncu yılın sonunda, güveni gelmiş, yeniden yönetmenliğe başlamıştı ama, bu kez de gelen teklifler dar bütçeli, sıradan prodüksiyonlardı. Kadın Yapar, Ağrı Dağı’nın Gazabı, Bitirim Kardeşler gibi filmlerin ardından 1974′te yönettiği Bir Demet Menekşe, Ökten hanesine geçen ‘umut filmi’ oldu. Senaryosunu Selim İleri‘nin yazdığı yapıt, melodrama fazla yeltenmeyen abartısız aşk öyküsü ve fondaki sağlam toplumsal bakışla çok beğenildi. Aynı yıl, yine Selim İleri’yle çalıştığı Askerin Dönüşü de olumlu eleştiriler aldı. Ancak bu çıkışın ardı gelmemiş, Boş ver Arkadaş, Hanzo, TRT’ ekranından beyazperdeye taşınan Kaynanalar, Pisi Pisi, Şaşkın Damat gibi tecimsel yanı ağır basan yapıtlar çekmişti. Pisi Pisi’nin, 13. Antalya Film Festivali’nden en iyi üçüncü film ödülünü getirdiği ve Kaynanalar ile Pisi Pisi’nin senaryolarını yazdığı da unutulmamalı bu arada.

İkinci önemli çıkışını Kapıcılar Kralı ve Çöpçüler Kralı‘yla gerçekleştirdi. Kırsaldan göç edip varoşlarda kente kabulü bekleyenlerin özelinde, çarpıcı, ironik bir Türkiye fotoğrafı sunan Kapıcılar Kralı 1976′da Antalya Altın Portakal’da 2. film ile en iyi yönetmen ödüllerini alırken bu sonuç Umur Bugay seçiminin ne derece isabetli olduğunu göstermişti.
1978′de sıra, senaryosunu Yılmaz Güney‘in yazdığı, Türk sinemasında tüm zamanların en iyi on filminden biri kabul edilen filme imza atmaya gelmişti: Sürü. Senaryo didaktik öğeler içerse de çok zengindi, diyaloglar gerçekçiydi ve feodal yapının çaresizliği ile ağırlığı filmin her karesine sinmişti.
Sürü, çeşitli uluslararası festivallerde büyük ilgiyle karşılansa da, ödül olarak bunun karşılığını göremedi. 32. Locarno Film Festivali’nden gelen birincilik, bizim sinema yazarlarının derneği SİYAD’ın en iyi film ile en iyi yönetmen ödülleri ve de Londra festivalinde birincilik.
Yıllar sonra Batılı sinema kitapları tarafından iade-i itibar görse de Sürü, devamlı Yol’un gölgesinde kalarak bir türlü hak ettiği ilgiyi bulamadı, gitti. Melodramlar ve güldürülerle tanınan Ökten’in yalın, evrensel, sorgulayıcı anlatımı, Yılmaz Güney isminin gölgesinde kalmıştı.

Sürü ile yakalanan çizgi, Yılmaz Güney’in senaryosundan çektiği Düşman’la devam etti. Güncel olaylarla ekonomik açmazları bir arada sergileyerek kendine özgü bir yol çizmeye başlayan Ökten, Düşman’da yoksul, çaresiz insanların gerçeğini bu kez Çanakkale’ye taşımıştı. Aytaç Arman‘ın ilk kez oyunculuğunu sergileme olanağı bulduğu Düşman, 10. Antwerp Film Festivali’nde ve 30. Berlin Katolik Filmleri Festivali’nde en film seçildi.
Çıta artık yukarıdaydı ve Ökten’in işi daha da zorlaşmıştı. Selim İleri ve Yılmaz Güney’den sonra bu kez de Fehmi Yaşar‘la işbirliğine giderek artarda Faize Hücum, Pehlivan ve Ses filmlerine imza attı. 20. Antalya Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen ödülü kazanan Faize Hücum‘da (1983) bankere para kaptırmış memurun çaresizliğini, Pehlivan‘da (1984) ata sporumuz yardımıyla kötü kaderine müdahaleye kalkışan gencin düş kırıklıklarını anlattı. Pehlivan için, güreş sahnelerinin uzun tutularak uluslararası piyasanın hedeflendiği gibi eleştiriler gelse de film 1982′yi bol ödülle kapadı.

Yeni dönem Ökten sinemasının en çarpıcı özelliği, yönetmenin piyasanın koşullarına aldırmadan, doğru bildiği yolda inatla ilerlemeye karar vermesiydi. Birkaç yıl önce Kapıcılar Kralı ve Çöpçüler Kralı’yla denediği kara mizahı, popüler ama altı iyi doldurulmuş, ‘biz kokan’ toplumcu söylemle destekleyerek yeniden komediye dönüş yapmıştı. Davacı’da yine Umur Bugay‘la, Bir Ceza Avukatı’nın Anıları kitabının açtığı yoldan giderek işlemeyen adalet sisteminden, hantal bürokrasiden söz etti.
Ardından, bir başka ‘Kemal Sunal filmi’ Yoksul‘la (1986) Eminönü Tahtakale’de bir hana sıkışmış çarpıcı tiplemelerle ‘Seksenler Türkiyesi’nin gözde söylemi ‘köşeyi dönmek’ üzerine, liberalizm üzerine, arabesk ekonomik düzen üzerine küçük ama önemli ve düzeyli bir film üretti. Hanın her odasında ayrı bir Türkiye’nin yaşadığı filmde Kemal Sunal’la Yaman Okay’ın performansı üst düzeydeydi. Ses ise Türk sinemasının ’12 Eylül’le yüzleştiği ilk filmlerden biriydi. İşkenceden yola çıkarak 12 Eylül mağdurlarının darbe sonrası yaşadığı travmayı, daha önce sorulamayanları dile getiren yapıt, tempo sorunları nedeniyle eleştirilirken, diğer yanda sansür baskısına rağmen böyle cesur bir sorumluluk üstlenmesiyle övgü topladı.

1988 tarihli Düttürü Dünya birçok bakımdan dikkat çekici bir açılımdı. Sıradan insanların çaresizlikle kuşatılmış minik dünyalarını sergilemede ustalaşmış Ökten, trajikomik öykülerine bir yenisini eklerken, Kemal Sunal’ın sıra dışı oyunuyla gayet nitelikli bir toplumsal taşlamaya imza atmıştı. Evet, beyazperdede alışılmadık bir Kemal Sunal vardı ve mutlu son yerine tokat gibi çarpan bir gerçekle bitiyordu Ankara barlarında klarnet çalan Düt Düt’ün serüveni. Gişe hasılatı açısından Sunal filmografisine yakışmamasına karşın, saygın, nitelikli bir yorum olarak zireka tarihine geçti Düttürü Dünya 1988′den sonra uzun süre sinemadan ayrı kalan Ökten, ancak söyleyecek bir şeyleri olduğu zaman setlere dönüp çalıştı. Bir ara 1992′de Kemal Sunal’ın ilk TV dizisi Saygılar Bizden’i yönetti ama, dizi ve televizyon ortamını sevemeyince devam etmedi.1995′te ise, bu kez tıkanmış yerli sinema sektörünü harekete geçirmek amacıyla üretilen ortak film projesi Aşk Üzerine Söylenmemiş Her şey’e Hep Aynı episoduyla katıldı. Ökten’in bölümü, diğerleri arasında sivrilse de sonuç pek parlak değildi.

1999′da 11. Uluslararası Ankara Film Festivali tarafından Aziz Nesin Emek Ödülü’ne layık görülen ünlü yönetmen, geçmişe gönderme yapan, elden kayıp giden değerleri anımsatan, imkânsız aşklara saygı duruşunda bulunan Güle Güle‘yle bir yıl sonra dönüş yaparak suskunluğuna son verdi. Yeşilçam’da tüm zamanların en çok iş yapan filmleri arasına giren bu sevda masalı, sektörden de kabul görerek 37. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film seçildi.
Güle Güle’de işbirliği yaptığı senarist Fatih Altınöz‘le 2002′de bu kez Gülüm için bir araya gelen yönetmen, kuşak çatışması ve değişen değer yargıları üzerine vasat denilebilecek bir yorum ortaya koydu.
2003′te 21. İstanbul Film Festivali tarafından, sanat kariyeri ödülle onurlandırılan Ökten’in Altınöz’le üçüncü kez bir araya gelip çektiği Çinliler Geliyor da (2006) sönük bir proje olarak hanesine yazıldı. Paranın insanı etkileme gücünü, ahlaki erozyonu sorguluyan yapıttaki nahiflik ve sadelik, yeni sinema seyircisinin beklentilerine, alışkanlıklarına uzak bir komediydi.
"“Alçak sesli filmlerin yönetmeni” Zeki Ökten’i kaybettik!" için Bir Yanıt
Hilmi Yavuz’un “Hüzün Ki En Çok Yakışanıdır Bize” adlı şiir kitabına göz atıyordum. Aynalar ve Zaman şiirini okurken, Tersninja’daki Cumhur Canbazoğlu’nun yazısı aklıma geldi. Baktım şair yerine yönetmen kelimesini, şiir yerine film kelimesini kullanarak bu şiiri okuyorum. Anladım. Böyle okuyunca sanki “alçak sesli filmlerin yönetmeni” Zeki Ökten’i anar gibi oluyorum.. Eğer uygun görülürse, şiiri buraya yorum olarak yazmak istiyorum.. Aynı şairlerin şiirleri gibi, filmleriyle hayatımızı güzelleştiren yönetmene Allah’tan rahmet diliyorum..
Aynalar ve Zaman
erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı
şair! bahçelere özenecek ne vardı?
işte tenha her yanımız, hep tenha
ne aradık sözcüklerin kuytularında
ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde?
Zaman’ın sırı hala duruyor olmalı ki üzerimizde
biz bakınca görünen aynalardı
nasıl var olduysanız öyle kaybolurlardı
bir yazın tiniyle bir güzün bedeni
hem birleşti hem ayrıldı sizde
şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını
o derin sulara kapılmış şiirinizde…
nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:
kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden
geriye sadece kuytular kaldı
(Sayfa 290)
Yorum Yazın