tanju_colak4

Kişisel bir Tanju Çolak portresi bu. Onu, Samsunspor forması giydiği yıllarından beri takip ediyor oluşumun bana verdiği hakka dayanarak. Ve kendisinin iflah olmaz bir hayranı oluşumun…

futbolcu-ninja2 Ege Görgün (Landlord)

Bugünlerde halısahalarda maç yapan gençlerin sırtlarında hayranı oldukları topçuların isimlerine rastlamak gayet normal. En fazla rağbet Messi ve Ronaldo’yadır sanırım. Giydiği formaya başka bir futbolcunun ismini yazdırmak bir saygı ve sevgi ifadesi olduğu kadar, kendini o futbolcunun yerine koyma çabasıdır. Müdürünün şirretliğinden ya da kıllığından, mesai saatlerinin cenderesinden, gerçek hayatın sıkıcı sorumluluklarından kaçıp, haftada bir gün, bir saatliğine de olsa Alex olmak, Arda ya da Fernandes olmaktır. Onların banka hesaplarına, hayat standartlarına, alfa erkeği çekiciliklerine gıptayla bakmayacak hiçbir erkek yoktur elbette ama yerinde olma isteğinin ardındaki temel nedenler bunlar değil, o futbolcunun saha içinde yaptıklarıdır. Attıkları çalımlar, goller; driplingler; gole sevinç şekilleri; takımı adına sergilediği mücadele; ortaya koyduğu liderlik özelliğidir kopyalanmak istenen. En azından halısahada geçirilen o bir saat içinde…

tanju_colak2Doğduğum kentte arkadaşlarımla birlikte top peşinde koştuğum yıllarda kendime seçtiğim iki idol vardı. Birincisi Tanju Çolak, ikincisi daha önce bu köşede portresini çıkarttığım Kocaelisporlu golcü Engelbert Buschmann idi. Halısahada maç yaparken bu iki santrforun yerine koyardım kendimi. Tanju’nun akılalmaz fırsatçılığına, gol pozisyonu bulma güdüsüne (golün kokusunu alırdı ve yerine geçer beklerdi) ve temiz gol vuruşlarının hastasıydım. Buschmann’ın ise fiziğiyle rakip kaleye yüklenişine… Kurnaz Tanju’nun aksine rakiplerini “döve döve” atardı gollerini.

Hafızam beni yanıltmıyorsa Tanju’yu ilk kez – şimdilerim moda deyimi – “çıplak gözle” 1985-1986 sezonunda izledim. Kocaelispor ligde fırtına gibi esen, Fenerbahçe’ye 4 çeken muhteşem Samsunspor’un Rıfat Benli’li, Savaş Demiral’lı, Fatih Uras’lı, Orhan Kapucu’lu kadrosunu 30 Mart 1986’da İzmit İsmet Paşa Stadı’nda ağırlıyordu. Kocaelispor ise sahaya Ahmet Keloğlu, İbriç Senad, Bülent Baturman, Osman Çakır, Soner Alp, Erhan Altın, Murat Vatansever, Bülent Gürbey gibi demirbaşlarla çıkıyordu. Benim gözüm televizyonda gollerini izlediğim, hakkında yazılan methiyeleri okuduğum Tanju Çolak’taydı. Sahaya çıktığında onunla ilgili ilk dikkatimi çeken şey düşündüğümden kısa boylu oluşuydu sanırım. 1.70’lik boyuyla (o zaman bimiyordum boyunun ölçüsünü) Osman Çakır’ın yanında kısa kalıyordu, herhalde ondan.

samsunspor2

Tanju iyi marke edilmiş olmalı ve ekürisi unutulmuş olmalı ki ilk iki gol, hem de ilk yarım saatte takımın diğer santrforu Orhan Kapucu’dan geliyordu. İkinci yarıda, 56. dakikada sahneye bu kez Samsunspor’un Donadoni’si Rıfat çıkıyor ve durumu 0-3 yapıyordu. Şunun önemle altını çizmek gerekir. Samsunspor’un o dönem gösterdiği olağanüstü başarının sırrı Tanju değildi. Oyuncularının uzun zamandır birlikte oynuyor olmaları ve iyi bir futbolcu jenerasyonu yakalanması sayesinde mükemmel bir takım uyumu oluşmuştu Samsunspor’da. Yakın geçmiş sezonlarda Sivasspor ve Bursaspor örneklerinde görüldüğü gibi, hatta daha iyisi. Sert defans, fizik gücü yüksek bir ortasaha ve birbirini tamamlayan iki iyi santrfor. Sonraki dönemlerde benzer bir bütünlüğü Saffet-Ergun’lu Kocaelispor’da da izleyecektim.

TANJU-COLAKTanju yine de kendini izleyen meraklı gözleri hayalkırıklığına uğratmıyor, 0-3’ün ardından markajının da yumuşamasıyla topu ağlarla buluşturuyordu 67. dakikada.

Kendi evimizde eşek tepmişe dönüyorduk. Kocaelispor’un iyi sezonlarından biri değildi belki ama yine de İsmet Paşa’da 4 yiyip, bir gol bile atamayacak bir takım da değildik. Ama Samsunspor o zamanlar böyle ters bir takımdı işte.

1987-1988 sezonunda üstünde artık Galatasaray’ın Sarı-Kırmızılı forması varken Kocaelispor’a karşı bu kadar nazik olmayacaktı Tanju. 22 Kasım 1987’de Ali Sami Yen’de oynanan maçta Körfez’in ağlarına tam 4 gol gönderecekti Tanju. Kocaelispor’un iki stoperi Osman’ı ve Murat Doğansay’ı resmen madara edecekti. Mirsad de ona tek golle katılınca maç 5-1 bitecekti. Bizim tek golümüzün altında ise Buschman imzası vardı. Kocaelispor bu maçın İzmit’teki rövanşında 1-2 yenilecek olsa da Buschman yine boş geçmeyecekti. (Haftaya da bir Buschman portresi taşıyalım buraya madem.)

tanju_colak6Tanju Çolak gol atma konusundaki yeteneğini çalışarak daha “ölümcül” hale getirmişti. Sezgilerini geliştirmek için bir metodu var mıydı bilmiyorum ama diğer silahlarını mükemmelleştirmek için antrenman sonrasında çalışıp durduğu hep yazılıp çiziliyordu. Ayağının içi nasıl kullanılır ondan öğrendi Türkiye, bugün Quaresma’dan Trivella’yı öğrendiği gibi. Neuchatel’e sol çaprazdan sağ ayağının içiyle attığı golü izlerken, sizi bilmem ama ben resmen
aşık olmuştum. Halısahada defalarca deneyip, bir sürü gol attım sonra ayağımın içiyle.

Tanju demek, kafa golü demekti. O, 1.70’lik boyuyla dev gibi stoperlere rağmen ne yapar ne eder kafayı vururdu. Uçardı, kaçardı, saklanırdı, bir anda biterdi ama vururdu. Kafa vuruşları sayesinde Gerd Müller’e benzetildi sıkça. Feyyaz Uçar da atardı, Ziya Doğan işin ustasıydı ama uçarak en güzel kafayı yine Tanju atmıştı. (bknz. Monaco)

Rövaşata aşkımız ise Pele ile başlamıştı belki ama Tanju ile iyice gerçekliğe bürünmüştü. Tanju sayesinde güzel rövaşataların yalnızca filmlerde (bknz. Zafere Kaçış- Victory filmi -1981) atılmadığını öğrenmiştik. Tanju’nun attığı rövaşatalar sanki Vahşi Batı’nın en hızlı silahşöründen düşmanlarına giden korkutucu bir mesajdı. “Arkam dönükken bile benden korkun!”

Tanju’nun daha pek çok uzmanlık alanı vardı. Kendisine ağır ya da cezasahası golcüsü diyenlere inat Milli Takım’da oynarken pekala ortasahada da oynayabileceğini, Rıdvan Dilmen gibi bir hızlı forvetle çok iyi anlaşabileceğini göstermiş, bugün Burak Yılmaz’ın yaptığı gibi gerektiğinde boş alanlara iyi koşular yapabileceğini ispatlamıştı.

tanju_colakVelhasıl Tanju – izleyemediğim Metin Oktay, Lefter gibi ve daha eski büyük golcüleri muaf tutarak söylüyorum – bu ülkenin görüp göreceği en büyük golcüydü. Başka bir ülkenin altyapısında yetişseydi şu anda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük golcülerinin başında sayılıyor olurdu. Çünkü o zaman futbolculuğu daha gelişmiş bir golcü olacak, hak ettiği gibi Avrupa arenasının güçlü kulüp ve ulusal takımlarında oynayacaktı. Üstelik Tanju Çolak bir Avrupalı olarak daha donanımlı bir insan olacaktı o zaman. Altın Ayakkabı kazandığında İngilizce bir konuşma yapacak ve söyledikleri futbol kitaplarına geçecekti. Tabi bunları Türkçe söyleyebilecek donanıma ve birikime sahip olsaydı bir şekilde tercüme edilirdi söyledikleri ve sonsuzluğa yine taşınırdı. Bu donanım ve birikim futbolu bıraktığında onu önemli bir hoca haline de getirecekti elbette.

tanju_colak5Ancak Tanju kendini sosyal, kültürel, akademik alanda geliştirmeye cesaretlendiren bir coğrafyada büyümedi. Belli ki çevresinde bu konuda örnek alabileceği iyi örnekler de olmadı. O da yeteneğine ve hırsına sarıldı. Başarıya giden yolda ihtiyaç duyduğu tek şeyin bu olduğuna inandı, belki de ona böyle söylendi. Para ve şöhret elde edip İstanbul’a geldikten, görüntüde sınıf atladıktan sonra bile… Onu yanlış yönlendiren ya da hiçbir şekilde yönlendirmeyen “ağabeyleri; okuyan, yabancı dil bilen, kendini iyi ifade eden, kısaca birey olarak saha dışında kendini geliştirmiş bir futbolcunun başlarına dert açmaktan başka bir işe yaramayacağının farkındaydılar elbette. Tanju’nun bu hali onlar için daha çok rant vadediyordu. Tanju da doğru “sandırıldığı” yolda ilerlemeye devam etti. Başarı yakaladıkça haklılığına inandı. Kazanacağı yeni başarılar aramasına gerek bile kalmadı, güce tapan sisteme angaje lümpen futbol kültürünün klişelerini yerine getirmeye başladı. Türkiye’nin en güzel kadınıyla birlikte oldu. Karadeniz erkeğinin karşı koyamayacağı bir güç gösterisiydi bu.

Altın Ayakabı, Metin Oktay’ın rekorunu kırmak büyük başarılardı. Tanju güçlüydü ama daha güçlü olduğuna inandırıldı. Bu da Tanju’da yeni bir refleks (belki de kompleks) oluşmasına yol açtı: Gücünü kendine ve başkasına ispat etme. Güçlülerin dünyasının kuralı buydu. Tanju’ya böyle öğretilmişti hayatın anlamı. En çok golü at, en çok parayı al, en güzel kadına sahip ol, en pahalı arabaya bin, hep güçlü ol. Karadeniz erkeğinin bir başka müptelalığı olan Mercedes aşkını bile suistimal etti çevresindekiler. Sistemin Tanju’ya en ağır kazığı bu oldu. O kadar güçlü olmadığını ilk farkedişi belki… Bu fark ediş ne yazık ki ona gereken olgunluğu kazandırmadı.

tanju_colak3

Tanju, bugün kendisine her mikrofon uzatıldığında hep serzenişte bulunuyor birilerine. Daha da kötüsü saldırganlaşıyor. Tanju medyada ya da milli takımlarda hak ettiğini düşündüğü pozisyonlara gelemediği için üzgün, kızgın. Tanju üzgün ve kızgın çünkü artık o benzersiz golcü yeteneğinin işe yaramadığının farkında. Hep muhteşem kariyerinden miras kalan bir “hak” peşinde ama bu duygusal ve bazen haklı olan bazen de olmayan hak arayışı ona her geçen gün puan kaybettiriyor. Haklı olduğunda bile haksız duruma düşüyor bu yüzden. Daha da kötüsü dostluklarını kaybediyor Tanju.

“İlişkiler” ile yürüyen camiaya haklı olarak kızgın ama ne o camiya karşı verdiği mücadele şekli doğru, ne de bu mücadeleyi haklılığını gösteren prezantabl bir argümana dökecek donanıma sahip. Her zamanki duygusallığıyla okursa bu yazılanlara da kızacak belki ama birinin artık bunları ona söylemesi gerekiyor. Ona hayran, yarı- hemşerisi, ondan rant beklemeyen, eli kalem tutan, vicdanlı bir kardeşinden bunları duymak onu incitmemeli.

Bir zamanlar çevresini saranlar, ona yalan-yanlış yol gösterenler de, onun egosunu dalkavukluklarla şişirenler bugün onu yalnız bırakmış durumdalar, çünkü artık Tanju’dan rant elde edemeyeceklerinin onlar da farkında. Zaman zaman yanına sokulan gazeteciler de rant peşinde. Kolay kışkırtıldığını bildiklerinden kolay manşet yakalama hesabındalar. (Yapmadığım şey değil, iyi bilirim.)

Ama nihayetinde Tanju Çolak’ın suçlaması gereken öncelikle ona hayatı boyunca “rant” gözüyle bakanlar, sonra da bu insanları çevresinde tuttuğu için kendisi.

“Çete” mantığıyla iş görenlere kendisini aralarına almadıkları için de kızmasın hiç. Alınsaydı çete üyelerinden ne farkı kalacaktı onun da. Çete dışında kalmasının onu güçlü olmasa da değerli kılabileceğini aklından çıkarmamalı Tanju. Değerli olmanın, güçlü olmaktan çok önemli olduğunu artık öğrenmeli. Ve unutmamalı… Bu ülkede 1 Metin Oktay’ı, 1 Metin Kurt‘u  ya da 1 Yusuf Tunaoğlu’nu, 10 Fatih Terim’e ya da 10 Sergen Yalçın’a değişmeyecek futbolseverler de var.

 

1 YORUM

  1. Elinize sağlık. Bu bahsettiğiniz konu bence Türk insanının genel handikapı, biraz para ve şöhreti yakalayan her cahil bunları yaşıyor. Mesela bir Bursasporlu Ali Nail vardı hatırlarsanız, çok iyi yolda giderken bitti gitti…

CEVAPLA