Bakkaldan bir silgi alıp sınava girdim sevgili okur. Üstelik fosfor yeşili, kokulu ve üstünde Arı Maya var. Boynumda, kaybetmemek için ortasından delip iple kolye yaptığım silgim olduğu hâlde sınava giriyor ve bir de ne görüyorum dersin? ALES Amarikan sinemasının çıkmaz sokaklarından LOST’a, sahada ayak basmadık yer bırakmamış…

Cenk Büker

Sınavın arife akşamını şampiyonluk maçına odak bir fitbolcu gibi sakin geçirmek istiyor ve fakat her zaman olduğu gibi rahat bırakılmıyorum. Neymiş efendim bir biradan ne çıkarmış? Bir bira diye bir şey zaten olmazmış, şeytan ikincisinin neresindeymiş falan. Sorumluluk duygum tam zamanında yetişiyor ve tahriklere daha fazla kapılmadan istirahata çekiliyorum.

İşte büyük gün geldi çattı; hava açık, zemin futbola müsait fakat benim kafa teneke. Rüzgâr esse çınlayan bu kafayla bu gidiş nereye ey koca cengâver? Kınından fora ettiğim kılıcımla paralı bir savaşçı, yine ekmek peşindeyim. Ekmek demişken sınavın gayri insani bir şekilde 3 saat sürdüğünü hatırlıyorum. Kuru üzümü evde unuttuk, bari tahıllı çubuk (bar) veyahut çikolata falan alayım diyorum. Marketlerin kapısı ve de bakkalların kafası henüz açılmamış. Birkaç bakkala tahıllı bar tarifi yapmaya kalkıyor, yüzlerinde gördüğüm Ben Stiller şaşkolozluğu üzerine vazgeçiyorum. Tahıllı bar sevdasına sınav kaçacak canına yandığım.

Sıralar da amma değişmiş yahu, gayet şekilli falan, kâsem rahat, afyonum ha patladı ha patlayacak, silgim ve ben hazırız. Sayısalı, Belçika karşısındaki Oktay Derelioğlu slalomlarıyla geçip, sözel alanlarında çoğalmaya çalışıyorum. Sevgili okur inanmayacaksın paragraf soruları çok lezzetli. Montaigne filozofyasından okuma-araştırma alışkanlıklarına bu kadar mı eğitici olunur ya Rab? İnanolsun, bazı paragrafların “yazar ne güzel buyurmuş, evet lan!”lığından sınavda olduğumu unutup kafama evde okuma notları alıyorum.

Tam şaşırmaya alışıyorum ki “Amarikan sineması eskiden ne güzel hikâyeler anlatıyordu, şimdi neden pek yavan?” minvalinde bir paragraf sorusuyla kalakalıyorum. “Oysa senaryonun öyküsü kıvrımlarını yavaş yavaş açar”lı falan. Eh be kardeşim, apolitiklikle, yüzeysellikle, küffar özentiliğiyle yaftaladığımız gençliğe ne kadar nazenin bir giriştir bu? Bir büyük helâl olsun sizlere ey sual komitesi!

Devam sorusu ise defans çizgisini hepten dağıtarak ofsaytı ve de cümle ezberi bozuyor: “İyi bir sinema filminde bulunması gereken özellikler?..” Tam takım olarak –ben ve kafam genelde iyi bir ekibiz aslında- toparlanmaya başladığım dakikalarda LOST dizisiyle ilgili bir paragraf ağlarımla buluşuyor. Ağlamak istiyorum! Bu günleri de mi görecektik, hele şükür be! Yoksa eğitim sistemimiz naftalinli ve ölesiye sıkıcı tarih ve edebiyat kitaplarının laminatlığından kurtulma yolları mı arıyor?

“Aşağıdakilerden hangisi Lost dizisinin izleyici kitlesi olamaz?” sualiyle maça dönüyorum. Üçüncü sezonun sonu muydu neydi sevgili okur, tipin teki tahta bir çarkı çevirip adayı kaybettiğinde “yuh be!” edasıyla diziyi terk eylediydim. Yine de başladığı işi bitiren bir sınavkâr olarak Lost sorularını da fuleli bir şekilde geçiyorum. Çok geçmeden haakemin maçın sonun ilan eden düdüğü duyuluyor. Bundan sonra her sezon ALES’teyim, sırf zevkine… Salondan üçlü çekerek çıkıyorum. Yavrum ALES! Fenerin Alex’i varsa fakirin ALES’i var…