Öykü Palas 2: Anne Duası

Telefonda onlarca cevapsız arama. Kulaklıkta sık sık kesilen müzik, arama bildirimlerinden kaynaklıydı. Yok saymayı bile artık yük olarak görüyordu. Metrodan indi ve hızlı adımlarla eve ulaşacağı diğer metroya yetişmeye çalıştı. İçinden, makinalaştığı bu hayata binbir lanet sayarak yapıyordu tüm bunları. Ne zaman dönecekti hayatının geri kalanı için gerçek kimliğine? Uzun ve yorucu bir günün sonunda evde olmak gibisi yoktu. Sıcak bir yemeğin özlemi hayallerin çok ötesine geçmişti artık.

Aslında her şey sıradan başlamıştı. Şimdiki gibi kıyafetleri asla hayal etmiyordu çocukken. Zaman onu da herkesi değiştirdiği gibi kötü bir şekilde değiştirmişti. Her sabah annesinin yaptığı reçelli kahvaltı günleri geride kalmıştı artık. Hayatta herkesin sıralaması aynıydı; okumak, bir iş sahibi olmak, evlenmek, krediler, borçlar, çocuk kaygısı, işte yaşanan sorunlar, emeklilik telaşı, hastalıklar ve ölüm. Aslında tüm hayatın özeti bu. Peki o bütün bunların neresindeydi?

Eve geldiğinde terlediğini hissetti. Asansörde bir esinti varmış gibi bir his oldu ve hapşırdı. Ona çok yaşa diyecek kimse yoktu. Uzun zamandır yoktu o kimse. Evin kapısını açarken bir kez daha hapşırdı. Eve girip telefonu kenara koyarken bir kez daha annesinin aradığını gördü. Duştan sonra ararım diyerek geçiştirdi. Üzerini soydu, bir kez daha hapşırdı. Banyoya doğru koştu ve sıcak suyun altına girdi. Bir nebze rahatladığını hissetti. Uzun uzun banyodaki fayansları inceleyerek düşündü. Sabah yazacağı raporlar geldi aklına, annesiyle bir aya yakındır konuşamamıştı, belki biriyle sevişmeliydi artık, faturalar, kira, kartlar… Kafasının içindeki dünya yaşamak istediği çok şeyi öteliyordu.

Duştan çıktı ve kurulanıp kendini bembeyaz bir havluya sarıp yatağa attı. Yorgunluk iyice üzerine çökmüştü. Bu akşamla birlikte akşam yemeğini es geçeli 12 gün olmuştu. Evde en son buzdolabını açtığı anı anımsamaya çalıştıysa da başaramadı. Aklında her şey bir fotoğraf karesi gibi önünden geçiyordu. Daha saat çok erkendi ama günlerce uyuyabileceğini düşünüyordu. Gözleri tavandan vuran ışığa rağmen gittikçe küçüldü ve kapandı. Odanın sessizliği, ruhunun yorgunluğu, duşun rehaveti… Dingin bir uyku için her şey hazırdı. Derin bir uykuya daldı.

Odanın kapısı yavaşça aralandı. Asansörde karşılaştığı o hafif rüzgar kapıda anahtar deliğini bulmaya çalışırken bir kez daha hissettirmişti kendini ama gitmemişti. O rüzgar geldi başucuna ve yatağa oturdu. Bir el gibi uzandı rüzgar ve ona dokunmak için yer aramaya başladı. Önce saçlarına dokunarak halletmeyi düşündü işini ama orası olmazdı. Peki ya gözleri, asla. Gördüğü tüm güzellikleri inkar etmişti o gözler. Kulaklar, ne çok yalana şahitlik etmişti. Ağzına yaklaşmayı düşünmüyordu bile. Söylediği yalanlar ve söylemediği tüm gerçekler oradan çıkmıştı dışarı. Ellerine ne demeli, kaç sahte tokalaşma, kaç sahte sevişme. Hayır olmazdı elleri. Ayakları çoktan gittiği yollardan bıkmıştı zaten. Yanlış yollarda heba olmuş nasırlı bir ayakla halledemezdi bu işi. Pencereyi açıp dışarı mı atsaydı rüzgar onu yoksa bir doğalgaz felaketi mi olmalıydı? Artık zamanı gelmişti çünkü.

O, Azrail bir rüzgar kılığında yatağında otururken aldığı son nefesin bu olduğunu bilmiyordu şüphesiz. Oysa telefonunda onlarca arama, dolapta küflenmeye başlamış yarım bardak süt, sabaha hazırlanması gereken raporlar… Hiçbirinin haberi yoktu bu olanlardan. Aldığı nefesi kontrol edemeyen insanlar yaşamı nasıl da elinde bir güç haline getirmeye çalışan yaratıklara dönmüşlerdi. Herkesin bir acısı olmalıydı. Onun acısı yoktu belki ya da varlığını hissetmiyordu.

Tüm bunlar olurken rüyaya daldı. Annesinin reçelli ekmeğinin tadı damağında belirdi. Yüzünde hafif bir gülümseme oldu. Bir ölümlünün son gülümsemesiydi bu. Rüzgar işini yapmak üzere elini son kez uzattı. Havlunun açık kısmında kalan göbek deliğine dokundu ve yüzündeki gülümseme artık bir tablo gibi sonsuzdu. Nefesi kesilmişti ve reçelin son tadı tüm hücrelerinin zehri olmuştu.

Annesi elindeki telefonu sehpaya koyarken gözündeki gözlüğü de çıkardı. Anlamsız bir şekilde birkaç damla yaş süzüldü gözlerinden. Yarın ararım artık diyerek iç geçirdi. Oysa ne masum çocuktu. En azından o öyle biliyordu. Zaten kimse annesine kötü yanını göstermezdi ki.

Rüzgar yatakta bir iz bırakmadan oradan ayrılıyordu. Son kez arkasını döndü ve maktüle baktı.

“Böyle kolay almazdım canını, kurtardı seni annenin son duası.”