#AntalyaFF 2019 Günlükleri: Monos, Yeni Baştan ve Saklı Gerçekler

Monos

William Golding’in Sineklerin Tanrısı ile Coppola’nın Apocalypse Now’unu Kolombiya Amazonu’nda buluşturan ve başında bulut eksik olmayan dağların, uçsuz bucaksız ormanların, azgın nehirlerin arasında kaybolan çocuk-askerleri anlatan Monos, esin kaynaklarından ödünç aldığı temaları yaratıcı dokunuşlarla Güney Amerika’ya uyarlayan, dikkat çekici ve güçlü bir film. Kolombiya’daki bir gerilla örgütünün sadece çocuklardan oluşan hücresi ve hücrenin elindeki rehineyle aralarındaki kedi-fare oyunu üzerinden, Güney Amerika’da çocuk olmanın ve zor şartlar altında insan kalabilmenin imkânsızlığını rüyavâri bir atmosferle perdeye taşıyan film, yönetmen Alejandro Landes’in incelikli biçim çalışmasıyla da metnini sinemasal açıdan tamamlıyor. Masalsı görüntüler eşliğinde, hayali bir evrende geçiyormuş gibi başlayan ve bu havasını uzun bir süre koruyan Monos, hikâye ilerledikçe gerçek dünyanın sarsıcı hakikatleriyle yüzleşiyor, filmin gerçeküstü havası silinmeye başlıyor ve daha karanlık bir tona bürünüyor fakat işlene işlene sakız olmuş sulara da dümen kırmak zorunda kalıyor. Bu noktada emsalleriyle arasındaki fark gittikçe azalan filmin elindeki en büyük koz ise yönetmen Landes’in gözü fakat bir yerden sonra hangi planın hikâyeye katkı sağladığı için, hangisinin güzel göründüğü için karşımıza geldiğini ayırt etmek zorlaşıyor. Bir grup öyküsü olduğundan, grup üyeleri dağıldıkça hikâyenin odağı da dağılıyor ve film, yönetmen Landes’in içerikten ziyade biçimi öncelemesi nedeniyle karakterlerin peşinde bir o tarafa, bir bu tarafa savruluyor. İkinci yarıda baş gösteren ve filmi sınırlayan bu sorunlar can sıkıcı fakat Monos, farklı meziyetleriyle ilgiyi sonuna kadar hak ediyor.

Yeni Baştan

Sinema sanatının kendisine baktığı eserlerin başlangıç noktasını, Edison Company’nin filmlerini izlerken sinirlenen bir adamı anlatan Uncle Josh at the Moving Picture Show’a (1902) kadar götürebiliriz; sinemaseverler için tasarlanmış bir Westworld’e benzeyen Yeni Baştan/ La Belle Epoque o sınıfa ait bir eser, baştan sona sinema sanatına adanmış naif bir saygı duruşu ve içinde seyircilere, yönetmenlere, senaristlere, oyunculara, figüranlara, set işçilerine ve bir sinema eserinin yaratım sürecinde yer alan herkese yer var. Dijital çağa ayak uyduramadığından “oyun dışı” kalan, kılı kırk yardığı için de hiçbir yerde ve hiç kimseyle mutlu olamayan karikatürist Victor (Daniel Auteuil), internet üzerinden seans düzenleyecek kadar çağa adapte olmuş ve yegâne amacı gençlik olan eşi Marianne (Fanny Ardant) tarafından evden atıldığında, bir zamanlar yardım ettiği, yapım şirketi aracılığıyla insanların yaşamak istediği dönemleri yaratan zeki girişimci Antoine (Guillaume Canet) ve oğlu Maxime’nin (Michael Cohen) ilginç teklifiyle karşılaşır: İçinde yaşamayı istediğin dönemi söyle, senin için yaratalım. Victor’un seçimi ise basit olur, hayatının aşkıyla tanıştığı günün ve yerin, 1974 Lyon’unun canlandırılmasını ister. Bu istekle birlikte Victor, Marianne, Maxime, Antoine ve Victor’un hayatının aşkını canlandıran Margot’un (Doria Tillier) her biri kendi geçmişlerine yol alarak geleceklerine ışık tutarlar. Hafızanın yakıcı canlılığı ile unutulan anılarla dolu tozlu kıvrımların arasında serbestçe salınan film, bir yerden sonra karakterlerin öyküsünden daha büyük bir yere, sinema sanatının bizzat kendisine evrilerek, onun nasıl işlediğine, ne işe yaradığına ve nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair bir manifestoya dönüşüyor. Seyirciyi temsil eden Victor’un “ama orada bira değil şarap içmişti” titizliğini bir kenara bırakması veya “yönetmen” Antoine’nin sahnede yer almamasına rağmen, sırf seyirciyi mutlu etmek için yağdırdığı yağmurla kuralcılığını kırması gibi sinema sanatına gönülden bağlı insanlara verilen birçok mesaj var ve yönetmen Nicolas Bedos’un haksız olduğunu söylemek imkânsız.

Saklı Gerçekler

Hirokazu Koreeda’nın ülkesi dışında çektiği ilk eser olan Saklı Gerçekler/The Truth, büyük bir sinema oyuncusu ile yıllardır ihmal ettiği kızı arasındaki sorunlu ilişkiyi merkeze yerleştirerek sinemaya ve hayata dair sözler sarf eden bir film lâkin söylediği sözlerin birçoğunu kendisinin tatbik edebildiğini söylemek güç. Ana izlek ve film içinde film formülü, benzerlerini sürekli gördüğümüz türden ve emsallerinden ayırt edici bir yanı pek yok. Koreeda, İngilizce ve Fransızca bilmediğinden ötürü mü bilinmez, zekice diyaloglarla bezeli, parmak ısırtan senaryosunu ete kemiğe bürümekte zorlanmış. Catherine Deneuve, Juliette Binoche, Ethan Hawke gibi oyunculara ve bu oyuncuların iyi performanslarına rağmen kameranın arkasındaki yönetmenin varlığı hissedilmiyor, bariz bir ritim problemi var ve kâğıt üstünde olmasa da sette bir şeylerin “çeviride kaybolduğunu” söylemek mümkün. Yine de, sinema sanatına dair söyledikleri ve berbat hikayesine karşılık şapka çıkartılacak diyaloglarla dolu senaryosu için ilgiyi hak ediyor, özellikle Deneuve’nin karakterinin ağzından çıkan her söz, başlı başına bir mesel.