Bu yazı, film hakkında önemli ipuçları içermektedir.

Bir dilsel izafiyet kuramı olan Sapir-Whorf Hipotezi, düşünceyi ve algıyı belirleyenin dil olduğunu öne sürer. “Algıladığımız dünya, dilimizin bize sunduğundan ibarettir” diyen Edward Sapir ve Benjamin Lee Whorf, bu hipotezi kanıtlamak için Hint, Eskimo ve Amerika’nın yerel dillerinden birçok örnek verir. Bu örneklerden en dikkat çekeni ise Aztec, Hopi gibi gramatik yapıya sahip olmayan bir dili konuşan birinin, zamanın gramatik olarak tanımlandığı dilde konuşan birinden farklı zaman algısına sahip olacağına yönelik önermedir. Ortaya atıldığı günden beri tartışılan ve birçok alana etki eden bu hipotez, son olarak Denis Villeneuve’ün Arrival ‘ında karşımıza çıktı, üstelik filmin temel taşı olarak.

2016_08_22_8e_cqrqwpfuaaamkel-58585

Tarih öncesi çağlardan beri dünya ırkının zihninin derinliklerinde evrende yalnız olmadığımıza dair kuvvetli bir inanç yatmaktadır. Bizlere birbirinden güzel bilimkurgu eserlerinin bahşedilmesini sağlayan bu inanç nedeniyle tarih boyunca dünya dışı yaşama dair bir takım sorular sorulmuş, sınırlı verilere rağmen muhtemel cevaplar aranmıştır. Yakın çağlara kadar bir yerden başka bir yere gitmek için binek hayvanlarından başka bir araç kullanamayan, tarihi savaşlar ve istilalarla dolu bir ırk olmamızdan ötürü bu sorulara verdiğimiz cevapların çoğu merak duygusundan ziyade korkuyu tetiklemiştir. Karşımızdakini kendimizden bilme eğilimimiz bize uzayı/dünyayı fethedilecek yer, uzaylıları da potansiyel düşman belletmiş; teknolojik imkânsızlıklar ise saldırıdan ziyade savunma odaklı senaryoların ön plana çıkmasını sağlamıştır. Arrival da bir sabah uyandığımızda gökyüzünde dolaşan uzay araçlarını gördüğümüz klasik senaryolardan birini kullanarak hikâyesini anlatıyor.

maxresdefault

Bilinmeyenden Bilinene

Arrival, alışıldık bilimkurgulardan farklı olarak uzaylıları ve gelişlerini bir istila girişimden ziyade bize tutulan bir “ayna” olarak addediyor ve oyunu en başından bunun üzerine kuruyor. Uzaylıların ziyaretini geliş yerine “varış” olarak kodlayan ve eserinin her anını seyirciye açan yönetmen Villeneuve; dünya, uzay, insan, yaşam gibi birçok konuda bir şeyler aktarmak/öğretmek/göstermek yerine, sürece katılan her izleyicinin kendi epistemolojik ve ontolojik çıkarımlarını yapmasına olanak sağlayacak yapı inşa etmeye çalışıyor. Bir ucunda bizlerin (bilinen), bir ucunda uzaylıların (bilinmeyen) yer aldığı bu yolculuğun varacağı yere herkesin kendi duygu ve düşünceleriyle gitmesini isteyen ve bunu mümkün kılan Arrival, kendi güzergâhını ise seyircinin yolculuğunu gölgelememek için muğlâklaştırıyor: Kâh Lacan’ın “kendini bilmeyen bilgi” olarak tanımladığı alandan, kâh Heisenberg’in determinizmi sallayan belirsizlik ilkesinden, kâh Muhyiddin İbnü’l -Arabî’nin varlığı ve yokluğu irdeleyen tasavvuf felsefesinden geçen, takibi zor, derin ve engin bir yol.

Birçok alana temas etmesine rağmen kendini dizginleyerek sadece kılavuzluk yapmayı amaçlayan Arrival, bilinmeyenlerle karşılaşmamızı “bilinen” olarak addettiğimiz kavramları sorgulamak için bir araç ve fırsat olarak görüyor: Heptapodları tanımıyoruz, peki kendimizi tanıyor muyuz? Neden geldiklerini merak ediyoruz ama neden burada, dünyada olduğumuzu biliyor muyuz? Bu ilk karşılaşma bir başlangıç mı yoksa bizim yaşamımız için bir son mu?… Bu tarz basit sorular, film ilerledikçe öznelerden ve nesnelerden bağımsızlaşarak daha yalın ve derin sorulara evrilir: Yaşam nedir, nerde başlar ve biter? Başlangıç ve son nedir? Başlangıcı ve sonu ne/kim belirler? Film boyunca kılavuzluk görevinden öteye gitmeye niyeti olmayan ve sadece sorular sor(dur)an Arrival, tüm bunlara cevap arayanları yazının başında belirttiğimiz yere, Sapir-Whorf hipotezinin vurguladığı dil ve düşünce ilişkisine yönlendirir.

arrival-trailer-001

Dilden Düşünceye

Filmin ana kahramanının bir dilbilimci olması ve upuzun gelişme kısmının sadece Heptapodlarla iletişimi sağlayacak bir dilin geliştirilmesine ayrılması tesadüf değildir; bilakis, hikâyeyi gölgeleyebilecek bütün bilimkurgusal trükleri uzaklaştırmak ve ana fikri vurgulamak için seçilen bir yöntemdir. Bin yıllardır sorulan bu sorulara cevap aramak yerine cevapların nerde olacağını işaret eden film, her şeyin temeline dili yerleştirir. Dil, düşünceyi; düşünce de algıyı belirler. Başlangıç, son, yolculuk, yaşam, hafıza gibi kavramların tamamı da dil tarafından şekillenen düşüncelerin izdüşümlerinden ibarettir. Heptapodların silah kelimesine yükledikleri  “dil” anlamının aklımıza gelen yüzlerce ihtimalden biri dahi olmamasının, “zaman yok”  dediklerinde cümlenin birincil ve apaçık ortada duran anlamını, zamanın var olmamasını bir ihtimal olarak bile görmeyen düşünce yapımız nedeniyle bir türlü kavrayamamamızın başka ne tür bir açıklaması olabilir ki? Heptapodların vurguladığı gibi, en etkili “silah” olan ve her şeyin temelinde yer alan dili, Louise’in (Amy Adams) yaptığı gibi, bir başkasıyla değiştirdiğinizde bilinmeyen bilinene, imkânsız mümküne, geçmiş geleceğe, son başlangıca dönüşür.

Bütün insanlığı ilgilendiren bir hususu ele almasına rağmen “tümdengelim” yöntemiyle hikâyesini özele indirgeyen Denis Villeneuve, karmaşıklığın derinlik addedildiği bilimkurgu türünde genel eğilimi reddederek olayı tek bir kişi üzerinden somutlaştırmayı ve olabildiğince basitleştirmeyi tercih ediyor. Heptapodlarla iletişime geçmeye çalışan envai çeşit milletten biri olan Amerikalıların temsilcisi Dilbilimci Louise Banks, Heptapodların hediye ettiği yeni dille, geçmiş olarak kabul ettiği yaşantıların geleceğe ait ve henüz yaşanmamış olduğunu anladığında önce kendinin, sonra Amerikalıların, nihayetinde insanlığın kaderini değiştirir. Yeryüzünde yaşamın son bulabileceği bir noktada savaşı barışa, sonu başlangıca çeviren Banks’in yardımına ise General Shang’in (Tzi Ma) “ölmüş” karısıyla kendisinin “henüz doğmamış” çocuğu, adı baştan da sondan okunsa aynı olan Hannah gelir: Yaşanmış, yaşanan ve yaşanacak bir araya gelerek,“yaşamı” belirler ve insanlığın yeni yönünü tayin eder…

“İnsan, kozmosta bir mikrokozmostur.” önermesinin en özel hali olan Arrival, anlattığına dönüşebilme becerisiyle de “bittiğinde yeniden başlayan” filmler arasına adını yazdırmayı başararak yılın, hatta son çeyrek yüzyılın, en iyi bilimkurgularından biri, belki de birincisi olma payesini elde etti, en azından benim için. Arthur C. Clarke’ın Çocukluğun Sonu’nun başladığı noktayı kendine bitiş çizgisi olarak seçen, dokunduğu türe hayat veren bu filmin baş başa bıraktığı sorularla tekrar tekrar yolculuğa çıkmak, eserden esere savrulmak bilimkurgu sevdalıları için eşsiz bir deneyim olacaktır. Sahi, kimdi bu Heptapodlar? Neden 3 bin yıl sonra ihtiyaç duyacakları insanoğluna “şimdi” müdahale ettiler? Heptapodlar kaderlerine karşıyken, insanoğlu neden böylesine kaderine razı? Kim bilir, belki de bu soruların cevapları Clarke’ta, onun sonsuzluğa uğurladığı çocuklarındadır.

1 YORUM

  1. […]    Tanju Baran: Birçok alana temas etmesine rağmen kendini dizginleyerek sadece kılavuzluk yapmayı amaçlayan Arrival, bilinmeyenlerle karşılaşmamızı “bilinen” olarak addettiğimiz kavramları sorgulamak için bir araç ve fırsat olarak görüyor: Heptapodları tanımıyoruz, peki kendimizi tanıyor muyuz? Neden geldiklerini merak ediyoruz ama neden burada, dünyada olduğumuzu biliyor muyuz? Bu ilk karşılaşma bir başlangıç mı yoksa bizim yaşamımız için bir son mu?… Devamını Oku […]

Comments are closed.