Ateş, küller, anılar ve şu an… (Yüzündeki Sır / Phoenix)

cdn.indiewire

Christian Petzold‘un son filmi Phoenix‘i, adının içerdiği gönderme sebebiyle bir küllerinden doğma hikâyesi olarak okunmak çok doğal. Evet, Phoenix bir küllerinden doğma hikâyesi gerçekten de ama asıl odak noktasından bahsederken şu soruyu akla getirmek gerekiyor; “Bu yeniden doğum sonucu ortaya çıkan birey, nasıl yeniden doğdu; Küllerine baka baka mı, yeni dünyanın ateşine atıla atıla mı?”

 Kaan Kavuşan

Bu açılımı yapmak için şöyle bir konuyu analım: Yıl 1945. Filmin başkahramanı Nelly, II. Dünya Savaşı sırasında Auschwitz Toplama Kampı’ndan kurtulmayı becermiş biri. Orada öyle işkenceler görmüş ki yüzü ancak bir estetik ameliyatla kurtulabilecek durumda. Doktor soruyor ameliyatının başında; “Yepyeni bir yüz yapacağım sana. Kim gibi olmak istersin?” Nelly’nin cevabı “kendim gibi” oluyor. Böyle ağır bir travmanın ardından birçok insanın aksine Nelly geçmişi silip atmak yerine, eski mutlu geçmişine tutunmaya çalışıyor. Belki de toplama kampındayken ailesinin anıları onun cenneti oldu. Bunu bilemiyoruz ama varsayabiliyoruz. Böylece biz Nelly’nin küllerine baka baka yeniden doğduğunu, yani biraz sağlıksız doğduğunu anlıyoruz…

Phoenix Ronald Zehrfeld Nina Hoss

Nelly’nin oldukça “romantik” bir karakter olduğunu söylemek mümkün. Kendisiyle ilgilenen ve ona yeni kurulacak İsrail’de bir yer bile ayarlayan “arkadaşını” (ki Nelly’nin tercihleri sonucu, adım adım kendi sonuna yaklaşan bu arkadaşın cinsel kimliği hakkında spekülasyon yapma hakkına da sahibiz) görmezden gelerek, kendisini ihbar ettiği söylenen kocasının peşinden gidiyor. Eşi Johnny’nin onu tanımaması ama “onu, ona benzetmesi” sonucunda garip bir oyun başlıyor aralarında. Johnny ölen eşinin mirasının peşinde, eşi ise tam karşısında ve başka biriymiş gibi davranıyor, kocasının kendisini tanımasını bekliyor…

Johnny film boyunca bize karmaşık sinyaller yolluyor, bazı yerlerde şüphe ettiriyor, bazı yerlerde samimi görünüyor. Biz gelişen olaylarla güzel bir finale doğru ilerlerken, Nelly’nin küllerine bakmaya devam edip etmeyeceğini düşünüyoruz. Bu muğlak bölgede kalışımızın en büyük sebebi elbette Nelly karakterini canlandıran Nina Hoss‘un gerçekçi oyunculuğu. Karakterin melankolik, geçmişini arayan şaşkın halini yüzündeki her mimikle anlatmayı becermiş. Johnny’yi canladıran Roland Zehrfeld de gayet iyi ve ikisi de zaman/mekanın içine, tabiri caizse “cuk” diye oturuyorlar.

PHOENIX  2013

Fakat ben belki de film hakkında çıkan eleştirilerin çok övgü dolu olmasından sebep, daha kompleks bir senaryoyla karşılaşacağımı düşünmüştüm. Filmden beklentilerim daha yüksekti; konu da buna müsaitti. Örneğin, ikili arasında daha büyük bir gerilim ve daha fazla hamleye sahip oyun olacağını düşünüyordum. Nelly’nin daha karmaşık bir karakter olacağını düşünüyordum. Beklediğim, kesinlikle kriminal bir hikâye değildi ama daha karmaşıktı en iyi deyimle…

Nihayetinde Phoenix gerçekten iyi ve seyretmeye değer bir film ama bir yandan da “daha iyi olabilirmiş aslında” dedirtecek bir hissiyat bıraktı benim göğsümün üstünde.

***