ayın öyküsü, azrail

Ocak ayı içinde günlerden bir gün, “Bundan böyle Tersninja.com’da her ay bir öykü okuyacaksınız. İsimleri bilahare açıklanacak seçici kurulumuz tarafından sıradışı bulunmaları haricinde, ortak özellikleri bugüne kadar bir kitapta yer almamak olacak bu öykülere ev sahipliği yapacak sitemiz sizden de öyküler bekliyor,” demiştik. “Sizlerin desteğiyle Ayın Öyküsü geleneğimizin tutacağına ve ileride bu öykülerin güçlerini birleştirip keyifle okunacak bir kitap olarak kitabevi raflarında boy göstereceğini umuyoruz,” diye de eklemiştik. İşte Şubat ayı öykümüzü okuma zamanı geldi çattı. Çağdaş Turan‘a ait bu öykü, İlahi Azrail, Sen Adamı Öldürürsün adını taşıyor. Keyifli okumalar dileriz.

İlahi Azrail, Sen Adamı Öldürürsün

Soğuk bir Şubat gününde, 36-42 kuzey paralelleri, 26-45 doğu meridyenleri üzerinde bulunan, Asya-Avrupa kıtaları arasında bir köprü vazifesi gören, ve 3 tarafı denizlerle çevrili “Türkiye” isimli ülkede akıllara durgunluk verici bazı hadiseler yaşandı. Öyle ki yeryüzünde yaşayan Âdemoğullarının ve de Havva kızlarının, en basitinden bile olsa herhangi bir açıklama getiremeyeceği türden ilginç hadiselerdi bu olanlar… Asıl hikâyemize geçmeden evvel bu ilginç hadiselerden birkaç tanesini sizlere anlatmayı bir vatandaşlık görevi addediyor; böylelikle kafanızda oluşabilecek bazı soru işaretlerini de şimdiden giderebilmeyi umuyoruz.
Önemli Not: Örneklendirmelerdeki kişi ve kuruluşların gerçek kimliklerinin bilinmesi gereksiz, bir ihtimalle de tehlikelidir. O yüzden bu kişi ve kuruluşlar sembolik adlarla ifade edilmişlerdir.

“Rast gele seçilmiş vaka örnekleri”

Vaka 1:
Yer: Türkiye
Tarih: İsa’dan sonra herhangi bir yılın Şubat ayı.

Bir önceki günden Antalya ilinin Kemer ilçesinden yaklaşık 6 ton sera domatesini kamyonuna yükleyen Şoför A tam 14 saattir direksiyon başındaydı. ”Çabuk bozulan mallar” statüsüne giren yükünü zamanında yetiştirebilmek için yol boyunca hiç ara vermemiş, şöyle 5 dakikalığına da olsa vücudunu dinlendirmemişti. Uykusuzdu… Gözleri kanlanmış, ayakları uyuşmuş, sırt bölgesi hareketsizlikten kaskatı kesilmişti, ama o, tüm bunlara rağmen, içinde en ufak bir endişe olmaksızın ilerlemesine devam ediyordu. Biraz zaman sonra, radyoda son ses çalan Arabesk müziğin tüm uyarıcı etkilerine rağmen, şoför A, Bingöl dağlarının eteklerinde, kamyonu dik bir rampayı çıkarken uykuya daldı. Şoför A’nın kontrolünden çıkan kamyon, başına buyruk bir şekilde ilerlemesine devam edip, adeta kendisine verilen bu özgürlüğü kutlamak istercesine zigzaglar çizerek bir o yana bir bu yana savrulup durmaya başlamıştı… O esnada karşıdan gelmekte olan ve Doğan marka arabayı kullanan şahıs B ise birazdan başına geleceklerden habersiz arabasını sürüyor, bir yandan da kendi kendisine“Bingöl dört dağ içinde” türküsünü mırıldanıyordu. Karşıdan kontrolsüz hareketler sergileyerek gelen kamyonu fark ettiğinde ilkin pek önemsemedi. Olsa olsa yalnızlıktan canı sıkılmış bir kamyon şoförünün eğlenme amaçlı hareketleri olabilirdi bunlar. Fakat araçlar birbirlerine yaklaştıkça bu önemsememe, yerini şiddetli bir korkuya bıraktı. Arabanın kornasına defalarca basması, karşıdan gelen kamyonun içinde şekerleme yapan Şoför A’yı uyandırmaya yetmemişti. Büyük bir çarpışma oldu… Doğan marka arabanın ön kısmı çarpışmanın etkisiyle içeriye doğru göçmüş ve Şahıs B’nin bedenini ikiye ayırmıştı. Şahıs B’nin alt kısmı koltukta sıkışmış, üst kısmı ise çarpmanın etkisiyle ön camdan dışarıya fırlayıp asfalt yolun kenarına düşmüştü… Şoför A nihayetinde uyandı… Sersemlemiş gözlerle etrafına bakındıktan sonra Şahıs B’nin ikiye ayrılmış olan bedenini, yolun kenarında bulunan üst kısmını gördü… Hemen kamyondan aşağıya indi… Şahıs B ‘nin yanına gitmeden evvel istem dışı bir hareketle kamyonunun önüne gidip hasarı kontrol etti… Görünüşe göre kamyonda pek zarar yoktu. Ön tampon hafif bir şekilde içeriye göçmüş, birazda arabanın boyası dökülmüştü. Sonuçta birkaç çekiç darbesiyle düzeltilebilecek bir arızaydı bu… Daha sonrasında ise arkasını dönüp Şahıs B’ye doğru ilerledi… Daha doğrusu Şahıs B’nin yol kenarında duran üst kısmına doğru… Aslen Adana doğumlu olan Şoför A böylesi bir durumda tüm hemşerilerinin yapacağı gibi “Aboooov” diye bir çığlık attı… Bedeni ikiye bölünmüş olan Şahıs B halen yaşıyordu…

Vaka 2:
Yer: Türkiye
Karadeniz bölgesinde, Trabzon ilinin Tonya ilçesinde yapılan bir düğünde insanlar eğlenmekteydiler… Sabahtan beridir horonlar tepiliyor, kemençe ve tulumlar çalınıyor, silahlar atılıyordu… Bu zaman içerisinde içkiler su niyetine içilmiş, kafalar fazlası ile kıyaklaşmıştı… Kısacası herkes mutluydu… Yalnız Bay K, herkesten iki kat daha mutluydu… Çünkü Bay K bu gün hem kız tarafını temsil ediyordu hem de erkek tarafını… En yakın dostum dediği, belki de canından çok sevdiği arkadaşı Halasının kızıyla evleniyordu. Hem de öz halasının kızıyla… Bay K ile özhalasının kızı birlikte büyümüşlerdi… O yüzden Bay K onun ne kadar namuslu, ne kadar iffetine düşkün birisi olduğunu bilirdi… En yakın arkadaşı ise ahali tarafından sevilen ve de sayılan birisiydi… Ayriyeten Tonya’daki en büyük beyaz eşya mağazasının da sahibiydi… Hal böyle olunca Bay K bu düğünde en çok eğlenmesi gereken insanın kendisi olduğuna karar verdi… Düğündeki misafirlerden iki kat fazla horon tepti, iki kat fazla içki içti. Biz diyelim yüz, siz deyin iki yüz tane mermi sıktı. Bir ara, biten şarjörünü doldurup tabancasına yerleştirdikten sonra, havaya doğrultup ateş etmek istedi. Fakat tabancası fazla ısındığından olsa gerek ateş almadı. Bay K tabancasını yere indirip kurcalamaya başladı… Eğlencesinin yarım kalması keyfini kaçırmıştı… Bay K tabancanın sağıyla, soluyla oynarken, - ve de söylemek gerekir ki tetik mekanizması bahsedilen sağ ve sol kavramlarına dâhilken - silah ateş aldı… Hemen ilerisinde oturan, gelinlikler içerisindeki özhalasının kızı yere düştü… Kurşun gelinin kafasına isabet etmiş ve çene kısmını olduğu gibi götürmüştü… Yedi sülalesi laz oğlu laz olan Bay K böylesi bir durumda bütün ırkdaşlarının yapacağı gibi “Uyyy”diye bir çığlık attı. Çenesinin tamamı parçalanmış olan gelin hala yaşıyordu…
Vaka 3:
Yer: Türkiye
Ünlü araştırmacı gazeteci Bay Beyaz İstanbul’un mütevazı semtlerinden birisinde bulunan ve en az o semt kadar mütevazı olan evinden dışarıya çıktı. Bay Beyaz’ın tam 30 yıldır hayat arkadaşlığını yapan Bayan Beyaz her zamanki gibi kocasını kapıya kadar geçirmiş ve bu soğuk havalarda üşümemesi için gün boyu uyması gereken kuralları kendisine bir daha tekrar etmişti… Bay Beyaz anladım der gibisine kafasını salladı… Karısının onunla sanki bir çocukmuş gibi ilgilenmesi oldum olası hoşuna giderdi zaten. “En zor günlerimde beni yalnız bırakmayan, hiçbir desteğini esirgemeyen bu kadın olmasaydı halim nice olurdu” diye geçirdi içinden… Ardından da “haydi, görüşürüz” dedi karısına. Arabasına doğru ilerlerken elindeki büyük, siyah çantayı daha bir sıkı tuttu. Çantanın içerisinde, 2 seneden fazladır üzerinde çalıştığı ve nihayetinde geçenlerde bitirebildiği kitabının bir kopyası bulunuyordu… Bu gün oldukça heyecanlıydı Bay Beyaz. İlk olarak yayınevine uğrayıp kitabın bu kopyasını teslim edecekti. İçinde, büyük bir işi bitirmiş olmanın verdiği o tatlı huzuru duydu… Bu kitap çok ses getirecekti. Çok büyük mevkilerde bulunan bazı insanların ipliğini pazara çıkartacaktı bu kitap. Bu ülkede dönen dolapların, kirli işlerin açığa çıkmasını sağlayacaktı. Bütün ömrü bu amaçlar uğruna geçmemiş miydi zaten? Daha aydın, daha şeffaf bir toplum için çalışmış, ömrünü bu davaya adamış, bu uğurda büyük acılar çekmişti… Hepimizin de bildiği gibi, bu ülkede aydınlık için emek veren insanların yolları hep engellerle dolu olmuştur. Kimi zaman hapis yatmışlardır, kimi zamanda yakılmış, işkence görmüş, öldürülmüşlerdir… Kendiside bu ve benzeri türdeki olaylardan fazlası ile nasibini almış birisiydi. Yıllarca sürgün hayatı yaşamış, bir takım tehditlere göğüs germek zorunda kalmıştı… Arabasına bindi, kontağı çevirdi. Böylesi havalarda arabasını ısıttıktan sonra yola çıkması âdetiydi… Bin bir zorluklar sonucunda aldığı bu arabaya gözü gibi bakıyordu. Beklemeye başladı. Bu esnada karşı kaldırımda bulunan Bay Yeşil ve Bay Kara, maskelerini takıp Bay Beyaz’ın bulunduğu arabaya doğru ilerlediler… Arabanın içerisinde duran Bay Beyaz’ı öldürme görevi verilmişti kendilerine. Bay Yeşil ve Bay Kara kendilerine verilen bu görevin mahiyetinden bihaberdiler. Sadece dâhil oldukları örgütün önde gelen kişilerinden Bay Beyaz’ın bir vatan haini olduğunu öğrenmişlerdi. Daha fazlasını bilmeye gerek yoktu. Zaten Bay Yeşil ve Bay Kara’nın dünya gerçeklerini yorumlamada büyük yetersizlikleri vardı. Bu yetersizliklerini de, sağ olsunlar, örgüt ileri gelenleri büyük bir ustalıkla kapatıyordu. Neyin iyi neyin kötü olduğunu onlar biliyorlardı ya, gerisi önemsizdi… Silahlarını çıkardılar. İçerisinde Bay Beyaz’ın bulunduğu arabayı çapraz ateşe tuttular. Bay Beyaz’ın vücuduna 20’den fazla kurşun isabet etmişti… Yanık bozlak türkülerinin diyarı, Kırşehir doğumlu olan Bay Yeşil böylesi bir durumda bütün hemşerilerinin yapacağı gibi “Amaneeyy”diye bir çığlık attı… Yediği kurşunlardan dolayı göğüs kafesi boydan boya yarılan Bay Beyaz hala yaşıyordu…

O gün… Yani o soğuk Şubat gününde, yukarıda anlatılanlara benzer tam 1127 tane olay yaşandı… Teknik olarak ölümle sonuçlanması gereken, fakat nedense öyle olmayan tam 1127 tane olay…
Bu olaylar, Türkiye isimli ülkede yarattığı şaşkınlık kadar yukarılarda bir yerde, Cennet diye tabir edilen bölgede de panik rüzgârları estirmişti. Öyle ya, bu insanların ölmemesi bir takım şeylerin aksak gittiğine delaletti… Yerlere kadar uzanan kanatlarıyla, başlarındaki haleleriyle Melekler, bir o yana bir bu yana koşuşturup duruyorlar, bir umut, bir çare arıyorlardı. En sonunda aranan kişi, Azrail bulundu… Melekler tüm olanları Azrail’e anlattılar. Bunun üzerine Azrail hemen yardımcılarından birisini çağırdı.
“Buyurun efendim” dedi yardımcı melek…
—Çabuk bana Türkiye’deki can alma işlerinden sorumlu olan meleği bulun…
—Emredesiniz efendim.
Elbette ki Cennette bulunan tüm melekler kendi çaplarında bir öneme sahiptiler. Hepsinin kendilerine ait bir takım güçleri, özellikleri vardı. Ama Cennet içerisinde en çok saygı duyulan ve de korkulan melek Azrail’di. Birincisi, dış görünüşü diğer tüm meleklerden farklıydı. Kanatları yoktu mesela. Ya da kafasında bir hale bulunmuyordu. Onun yerine sürekli siyah bir cüppe giyiyor, elinde de uzun bir tırpanla dolaşıyordu. Günümüz uzmanları belki de bu olaya “İmaj kavramının gücü” ismini takacaklardır. Farklı olmanın yarattığı etki… Ama Azrail’in görüntüsü “imaj” kavramından çok daha öteydi. Daha doğrusu görüntüsü yaşam tarzını yansıtıyordu… Ayrıca başında bulunduğu “Can alma” bölümünün kadrosu sayı olarak Cennetteki diğer birimlerden kat be kat fazla idi. İşini de kusursuz yaptığı söylenebilirdi Azrail’in. Bu güne kadar en ufak bir yanlışı görülmemişti. Çalışkandı… Zeki, çevik ve de ahlaklıydı… Hataya tahammülü yoktu… İşte bu yüzdendir ki şimdi karşılaştığı bu sorun onu fazlası ile rahatsız etmişti. En sonunda haber gelmesini bekleyemeden oturduğu yerden kalkıp “Türkiye bölgesi can alma işlemleri şube müdürü” olan Meleği aramaya karar verdi. Karşısına çıkan herkese sorular soruyordu.
Cennetteki hurilere sordu… Görmedik dediler…
Cennetteki Müslümanlara sordu… Görmedik dediler…
Cennetteki Hıristiyanlara sordu… Görmedik dediler…
Cennetteki Musevi’lere sordu… Görmedik dediler…
Cennetteki Putperestlere, Zerdüşt’lere, Budist’lere, Şamanist’lere sordu… Onlarda görmedik dediler.
En sonunda aradığı kişiyi Cennetin kuytu bir köşesinde, bir sunağın üzerinde uyuyorken buldu. Yaklaştı, gür bir ses tonuyla “Ayağa kalk” dedi… ”Türkiye bölgesi can alma işleri şube müdürü” olan Melek korkuyla ayağa kalktı. Azrail bu meleğin karşısında, tabiri caizse, Azrail gibi dikilmekteydi…”Ne yapıyorsun burada” diye bağırarak sordu Azrail.
— “Özür dilerim efendim” diye cevapladı Melek… İçim geçmiş birden. Kıvrılıp uyuyuvermişim…
—İçin mi geçti? Sen nelere sebep olduğunun farkında mısın?
—Efendim… İnanınki bu uyuklamamın sebebi aşırı yorgunluktandır. Türkiye bölgesinde çalışan yeterli elemanımız yok. Daha öncesinde de defalarca belirtmiştim bunu… Bu bölge insanlarıyla uğraşmaktan bıktım usandım artık. Başka bir bölgeye tayinimi istiyorum…

Azrail şaşırmıştı… Bu karşısında duran Melek, yaptığı büyük hata için özür dilemek bir yana dursun, şimdide saçma sapan taleplerde bulunuyordu… Bu nasıl bir cesaret diye düşündü… Tanrı haricinde kâinattaki hiçbir varlık kendisi ile böyle konuşamazdı. Kimsenin haddine değildi böylesi yaklaşımlar…”Ama dur bakalım” dedi kendi kendisine… “Sinirlerine hâkim ol… Şu konuşmanın bir sonunu getirelim.”
Sonra sakin bir ifade ile “Eee” dedi… Peki, nereye tayinini istiyorsun bakalım…
“Norveç, Kanada gibi ölüm oranının az olduğu yerler olsa iyi olur “diye cevapladı Türkiye bölgesi can alma işleri şube sorumlusu olan Melek.
Azrail sinirlenmeye başlamıştı…
“Ulan” dedi… Sen Türkiye’den şikâyetçiysen Orta Doğu’daki yahut Afrika’daki Melekler ne yapsın… Onlar senden çok daha fazla yorulmuyorlar mı ?
—Abi onların mevzusu başka… Oralarda zaten savaş var… Melekler ne yapıyorlar? Gidip çatışmanın olduğu yerde bekliyorlar sadece. Sonrada teker teker topluyorlar canları… Benim görevim öylemi ya… Bu Türkiye denilen ülkede ölümler öylesine garip ki. Durduk yere, saçma sapan şeylerden ölüyorlar… Yani her an her şey olabiliyor bu ülkede. Sürekli tetikte olması gerekiyor bir Meleğin… Birazda bizi düşün gözünü seveyim abi…

—Bir saniye… Sen biraz önce bana abi mi dedin?
—Ö…Özür dilerim… Efendim demek istemiştim…
—Sen bana gözünü seveyim abi mi dedin?
Azrail binlerce yıldır bu kadar sinirlenmemişti. Sesi Cennetin her tarafında yankılanıyordu. Bu güzel mekânın sakinleri ise meraklanmışlar, Azrail ile Türkiye bölgesi can alma işleri şube müdürünün etrafına toplanmışlardı. Melekler sabırlı varlıklardır, kolay kolay sinirlenmezler. Sinirlendiklerinde ise hışımları korkunç olur… Azrail daha fazla dayanamayarak karşısında bulunan, Türkiye bölgesi can alma işleri şube müdürü olan Meleğin yakasından tutup, onu hafif bir bez parçasıymış gibi havaya kaldırdı… Melek bir yandan aman dileyerek yalvarırken öte yandan Azrail’in elinden kurtulabilmek için çırpınıyordu. Bu çırpınmalar esnasında Meleğin cebinden 2 adet cisim yere düştü, Azrail’in gözü bu yerdeki cisimlere takıldı… Meleği bıraktı, eğilip yere düşen cisimleri aldı.
“Bunlar ne” diye sordu.
Melek ilkin Azrail’in elinde duran cisimlerden bir kap içerisinde olanı göstererek.
—Efendim… Bu Balıkesir’in meşhur Höşmerim tatlısı…
Azrail bağırmaya başladı… Bu bağırma olsa olsa dünyada yaşayan, kedigiller familyasına ait bir canlı olan Aslan’ın kükremesine benzetilebilirdi ancak…
“Cennete dışarıdan bir şey getirmenin yasak olduğunu bilmiyor musun” dedi… Bunun cezasının çok büyük olduğunun farkında değil misin sen? Bu nasıl bir cesarettir sendeki? Nasıl böyle sakin cevap verebiliyorsun? Hem Cennetteki tatlıların suyumu çıktı…
Melek cevap vermeden susuyordu.
“Peki, bu ne” diye sordu Azrail, elindeki diğer cismi göstererek.
“Tespih” diye cevapladı Melek.
—Tespih mi?
—Aslında sadece tespih değil efendim… Tam söylenişi ile Erzurum Oltu taşından yapılmış bir tespih.
—Peki, bu dünya malı nesnelerin ne işi var Cennette…

— Efendim geçen ay meydana gelen trafik kazaları dolayısı ile sık sık Balıkesir’e uğramak zorunda kalmıştım… O yolculuklarımın birinde merak edip bir kâse Höşmerim satın alıp yedim… O kadar hoşuma gitti ki, belki yakın zamanda uğrama imkânım olmaz diye bir kase daha alıp cebime koydum… Şu tespihe gelince… Malum işimiz o kadar stresli, o kadar yorucu ki bunun yarattığı buhrandan kurtulmak kolay değil… Bende “belki bu tespihi alıp belirli zamanlarda çekersem rahatlarım” diye düşündüm. Faydasını gördüğümü de söyleyebilirim.
—Bu suçların cezasını biliyorsun değil mi?
—Hayır efendim.
—Bilseydin şaşardım zaten… Ömrü hayatımca senin kadar sorumsuz bir Melekle karşılaşmadım ben. Nasıl şube müdürü yapmışım seni? Hayret…

Sonra yanında bulunan ve de bu gelişmeleri hayretler içerisinde izleyen diğer Meleklerden birisine emrederek.
“Şunun dosyalarını getirin bana” dedi… “Sicilini bir kontrol etmek istiyorum… Bakalım daha öncesinden de bazı hataları olmuş mu?”
Melekler dosyayı getirdi. Azrail kısa bir süre dosyayı inceledikten sonra
“İlginç” diye mırıldandı… “Hem de çok ilginç… Sicilin gayet temiz. Bu güne kadar bir hata yaptığın görülmemiş. Hatta birkaç tane üstün başarı ödülün bile var… Peki böyle bir yanlışlığı nasıl yaptın… Hadi söyle…”

—Efendim… Aslına bakarsanız bendeki bu davranış bozuklukları Türkiye isimli bölgede çalışmamla birlikte başladı. Size nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Nasıl söylesem, bu bölgede yaşayan insanlar diğerlerinden biraz farklı. Hatta biraz değil çok farklı… Evet, dediğiniz gibi orada savaş falan yok ama daha garip şeyler var… Bu insanlar inanılmaz derecede sorumsuzlar… Sürekli birbirlerine zarar verip, sahip oldukları o muhteşem güzellikleri tek hamlede yok edebiliyorlar… O bölgede yaşayan bir insanın her an ölme tehlikesi var. Bu da beni inanılmaz bir strese sokuyor… Bakınız o bölgede çalışmaya başladığımdan itibaren izin falan kullanamadım. Her gün fazla mesai yapıyorum.
—Ama yinede bütün bunlar senin işten kaytarıp uyumana sebep değil… Yanılıyor muyum yoksa?
Melek başını öne eğerek “Hayır” dedi. Mazeretlerim ne kadar gerçekçi olsa da yinede bu yaptığım hatayı affettirmez…
“Hımmm” dedi Azrail… “Bana kalırsa senin davranışların o Türkiye isimli bölgede yaşayan insanlarınkine benzemeye başlamış. Biraz önce bana “abi” diye hitap etmende bunu kanıtlıyor zaten… Hem ne demiştin biraz önce. ”Bu insanlar inanılmaz derecede sorumsuzlar” demiştin değil mi? Belki de yavaş yavaş onlar gibi oluyorsundur sende.”
Mademki o insanlardan bu kadar etkilendin, ve mademki o insanlardan bu kadar şikayetçisin. Bende seni, insan bedeninde bir ölümlü olarak, ömrün boyunca o Türkiye denilen yerde yaşamaya mahkûm ediyorum…

Melek, Azrail’in ayaklarına sarılarak ağlamaya başladı… Bir yandan da yalvarıyordu… “Efendim… Beni o ülkeye göndermeyiniz… Cehenneme bile gitmeye razıyım inanın…”

—Niye? Artık orada gönlünce Höşmerim yersin, tespih çekersin… Pardon… Erzurum Oltu taşından yapılmış tespih demek istemiştim.

Sonra Azrail yanında bulunan meleklere seslenerek…

—Alın götürün bunu… Bundan sonra ölümlü bir insan olarak Türkiye isimli bölgede yaşayacak.

Melekler Türkiye bölgesi can alma işleri eski şube müdürünü tutukladılar… Gerekli işlemlerin yapılabilmesi için ilgili birime götürdüler…
Ortalık sakinleşmişti… Azrail orada, o sunağın yanında, tek başına kalmıştı şimdi. Fakat sinirleri yatışmak bilmiyordu bir türlü… Nasıl böyle bir şey olabilirdi, nasıl. İşinde böylesi titizlikle yapan birisinin başına nasıl bunlar gelebilirdi. Bu olanlar hakkında Tanrıya vereceği raporu düşünüyordu… Başı gerçekten beladaydı… O anda istem dışı bir hareketle elinde bulunan tespihi çekmeye başladı. Bir… İki… Üç… Yavaş yavaş sinirli hali yok olmaya başlamış, yerine hafif bir dinginlik gelmişti. Tespih taneleri bütün dertlerini teker teker uzaklaştırıyor, bütün sorunlarını ortadan kaldırıyordu… Dört… Beş… Altı… Sonra gözü diğer elinde buluna Höşmerime takıldı… Bir parça kopartıp ağzına götürdü… Gözlerini kapatıp Höşmerimin lezzetini içinde hissetmeye çalıştı. “İnanılmaz bir lezzet” diye düşündü… Ve o günden sonra ne zaman Balıkesir’de bir can alma işi olsa bizzat kendisi görev aldı… Oraya kadar gitmişken de meşhur Höşmerim tatlısından yemeyi de ihmal etmedi… Bizim “Türkiye Bölgesi Can Alma İşleri eski Şube Müdürü’ne gelince… O da ilkin Türkiye isimli ülkede bir takım zorluklar çekti. Fakat daha sonra sahip olduğu tek mesleğin, yani can alma işinin bu ülkede iyi prim yaptığını fark etti. Önce bir mafya babasının yanında tetikçi olarak görev yapmaya başladı… Daha sonrasında ise işi büyütüp kendi örgütünü kurdu… Devlet-Mafya-Terör üçgeninde faydalı işler sergiledi, derin devlet’in en derin yerlerinde dolaştı durdu… Hatta bir dönem milletvekilliği bile yaptı… Gittiği yerlerde “Türkiye seninle gurur duyuyor” nidaları ile karşılandı. Şimdi ise köşesine çekilmiş, tüm hayatını anlatan bir kitap yazmakla meşgul olduğu söyleniyor… O Şubat gününde yaşanan 1127 olaya gelince. Ona bir çözüm bulunamadı. Kısa bir süreliğine de olsa ülke gündemine oturan bu olay, geçmişini unutmakla ünlü olan bu halkın belleğinden hemencecik silindi gitti…

SON

Çağdaş Turan kimdir?

2003 yılında İsviçre Hastanesinin düzenlediği Sanat ve Edebiyat yarışmasında Senaryo dalında “Havada Bulut Yok” adlı eseriyle birincilik kazandı. Uzun süre profesyonel olarak müzikle ilgilendi, bir çok grup ve müzisyenle çalıştı. 2000 yılında Grup Toprak’ın solisti olarak “Sılaya Doğru” isimli bir albüm çalışmasında bulundu. Şu an özel bir üniversitede Öğretim Görevlisi.

Share This Post