EFF_Untitled-1-01_EFF

Bu seneki İf Bağımsız Film Festivali’nde görememiştim Jîn’i, kısmet 15. Uluslararası Eskişehir Film Festivali’neymiş. Dün (8 Mayıs) yapılan gösterimin ardından Eskişehirli sinemaseverlerin sorularını da yanıtladı Reha Erdem. Zaman zaman da izleyicilerden yönetmeni terletecek cinsten sorular gelse de, sönük bir söyleşi oldu geneli itibariyle. Ben çok hararetli bir söyleşi bekliyordum oysa.

Ercan Dalkılıç Ercan Dalkılıç

Jîn’in konusunu anlatmaya gerek var mı, hiç bilmiyorum ama şöyle bir kabaca değinelim: Film, örgütten kaçmaya çalışan 17 yaşındaki Jîn (Jîn’in Kürtçede kadın ve hayat gibi anlamlara geliyor imiş.) adlı kızın öyküsünü anlatıyor esasen. Fakat bu sandığınız gibi bir anlatı değil; daha çok isminden de anlaşıldığı üzere bir kadını, ona biçilen hayatı anlatıyor film. Kırmızı Başlıklı Kız’dan başlayarak bir masal evreni kurmuş yönetmen –kendi belirttiğine göre. Dolayısıyla da filmde geçenlerle gerçekle bağıntı kurulmaması gerektiğinin de altını kalınca çiziyor.

Jin

Peki, bu savunu ne kadar tutarlı? Siz, gerçekliğe göbekten bağlı, ona sayısız sinyaller gönderiyorsanız eğer, hiç kusura bakmayın ama izleyiciden gelen bu tip soruları da; bu bir masal diyerek savuşturamazsınız. Evet, Erdem’in filminde bir yığın masal motifi bulunabilir, buna bir diyeceğimiz yok, fakat tercih edilen biçime ne demeli? Oldukça natüralist, oldukça sert çatışmaların olduğu bir film karşımızdaki. Sözgelimi; Erdem, Kosmos’dakine benzer şekilde bütünüyle gerçek-dışı bir evren kurmuş olsaydı, izleyicilerden yine böyle sorular gelir miydi? Hiç sanmıyorum.

Demem o ki; Erdem, her zamanki gibi bir ‘ortalama’ ortaya çıkarmış. Dikkat edin ortalama bir iş demiyorum, sadece ‘ortalama’ diyorum. Maalesef, Erdem’in kafasını tıkabasa dolduran liberal değerler, gerçek hayatta olduğu gibi perdede de durmuyor adam akıllı. Hayat Var’ı da çok sorunluydu yönetmenin; burada da devam ediyor aynı sorunlar. Üstelik bu filmde çözülüp duran draması da cabası; birisi Erdem’e senaryo işini pek kıvıramadığını söylemeli artık. Yazık oluyor o güzelim sinematografiye çünkü…

sen aydınlatırsın geceyi

15. Uluslararası Eskişehir Film Festivali’ni tam manasıyla yıkan isim Onur Ünlü oldu hiç kuşkusuz. Metrelerce uzayan bilet kuyruğundan birçok kişi mutsuz şekilde ayrıldı. Biletsizlerden bazıları görevlilerin elinden sıyrılarak salona daldı. Sonra da görevliler tarafından yakapaça dışarı çıkarıldı. Bugün (yani 9 Mayıs’ta) gerçekleştirilen, Serkan Keskin, Ali Atay ve Onur Ünlü’nün katıldığı söyleşi de tıklım tıklım doluydu.

Sen Aydınlatırsın Geceyi, Ünlü filmografisinin en değerlisi oldu çıktı benim gözümde. Bu sefer absürtle bezeli bir film yapmamış Ünlü, daha çok fantastik bir evreni var filmin. Dolayısıyla da söyleşi de gelen; neden üç tane güneş var minvalindeki sorular da yürürlüğünü yitirip duruyordu soruldukça. İşte Erdem’in filmi için rahatlıkla temel bulabilen, güç toplayan bu tip sorular, Onur Ünlü filmi için sorulamıyordu dahi. Bilmem anlatabiliyor muyum sevgili okur. Her tercih politiktir sonuç olarak, siz eğer bir masal anlatacaksanız, onu Ünlü’nün yaptığı gibi; masal gibi (ya da adam gibi mi demeliyim) anlatırsınız, anlatmalısınız -bence!

sen-aydınlatırsın-2

Oyunculuğundan dramasına; sinematografisinden ışıklarına kadar dört başı mamur bir film Sen Aydınlatırsın Geceyi. Umarız, Ünlü’nün söyleşide bahsettiği art-house network sağsalim gerçekleşir de, izleyiciler en azından bir sonraki Ünlü filmine rahatça erişebilirler. Bu politik duruşun da diğer yönetmen arkadaşlara da (artık kimlerse onlar) örnek olmasını diliyoruz. Ünlü, Cinema Paradiso‘daki Toto gibi sırtına alıp şehir şehir dolaştırıyor filmini. Sinemamızın daha çok Onur Ünlü‘ye ihtiyacı var, bu çok açık. Gırgırın birinin bin para ettiği söyleşi, festivalin de en iyi söyleşisi olarak kayda geçecektir büyük ihtimalle.

RilkeEskişehir’den ayrılmadan evvel Landlord’laşıp, şöyle bir sahafların tozunu attırayım dedim, ama bu bana pahalıya mâl oldu, hay demez olaydım. (Bu arada belirtmeden geçmeyeyim; Landlord, sensiz festivalin hiç mi tadı olmuyor be!) Eskişehir’de sahaf yok denecek kadar az maalesef. Şimdi reklamlar: İstiklal Mah. Yeşiltepe sokakta, Çoşkun Bey’in işlettiği ‘Altyazı Sahaf’ şehrin açık ara en iyi sahafı! Burada rastladığım, Adam Yayınlarından çıkmış, Behçet Necatigil çevirisi Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları’na çok cüzi bir ücret ödeyerek sahip oldum. O esnada da kafalarını bolca şişirdim sanıyorum ki, umarım kusura bakmamışlardır. Not: Eskişehir’deyseniz ve bu sahafa uğramadıysanız çok şey kaçırıyorsunuz, emin olun.

Bugün vakitsizlikten uğrayamadağım Kırım Caddesindeki sahafa yarın düşüreceğim yolumu. Yalnız kendimi frenlemem lazım, zira servetimin kayda değer bir yüzdesini şimdiden bıraktım sahaflara.

Gösterimlerin Pazar gününe değin (12 Mayıs) süreceği 15. Uluslararası Eskişehir Film Festivali, benim için yarın bitiyor. Tekrar belirteyim; bu festival benim bu zamana kadar en çok eğlendiğim festival oldu. Emeği geçen herkese çok ama çok teşekkür ediyorum. Hadi eyvallah. Kalın sağlıcakla…

1 YORUM

  1. Çok ağır bir eleştiri olmuş ve sanırım iki yönetmenin ne kadar farklı yollarda adımladığını gözden kaçırmışız ki kıyaslayacak cürrette bulunuyoruz bunları yazık olmuş emeğine…

CEVAPLA