
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
Bir Amerikan üniversitesinde profesörlük; radyo ve televizyonlarda da sanat-edebiyat programları yapan, gayet entelektüel bir şahsiyettir David Kepesh..
Her ne kadar- göbek salmamak için spor yaparak; kafayı kazıtmak suretiyle, kellikten muaf tutulacağını sanarak, genç görünmeye çabalayan ve kendi kendine verdiği bu gazla, torunu yaşındaki öğrencisi kızlara göz süzmekten geri durmayan Prof. Kepesh, Amerika’daki durum nedir bilmiyorum ama, Türkiye şartlarına göre; emeklilik yaşı gelmiş de geçmiş, bir yaşlı adam portresi sunmaktadır.. Elbette, beyaz perdede kendisi olarak arzı endam eyleyen, Sir Ben Kingsley yüzünden..
Yönetmen Isabel Coixet’in gayretleriyle, -zorlamayla da olsa- karizmatik bir profesör olduğuna ikna edildiğimiz David Kepesh, karısını ve bir adet oğlunu yıllar önce terk etmiş, tek başına yaşadığı evinde, kafasını dinleyerek günlerini geçirmektedir..
Kendisi, birlikte spor yaptığı biricik arkadaşı George (Dennis Hopper)’la, arada bir gittikleri kafede ya da hamamda, “kızlar-hayat-kızlar” konulu felsefi sohbetler yapmakta; belli aralıklarla evine gelen, işi bitikten sonra da hemen giden, Caroline (Patricia Clarkson) adlı, -minare ve mihrabında pek bir hasar tespit edemediğim- orta yaşlı kadın arkadaşıyla -bi güzel- sevişmektedir.. (Valla ne yalan söyleyeyim, benim için, kıskanılacak tek yaşantı, işte budur)
Amcanın tek problemi; küçük yaşta, babası tarafından terk edilmeyi içine sindirememiş; bunun olumsuz izlerini ruhunda taşıdığı da belli olan, doktor oğlunun; bazen, ortaya çıkarak başına ekşimesinden ibarettir ki, bu da -doğrusu- işin tuzu biberidir..
Eee.. “İnsanoğluna rahat batar” deyu boşuna söylememişler.. Andropoz mu dersiniz, yoksa ‘Yaşlı Erkek Sendromu’ mu?. Karizmatik profesörümüz, ‘ahu gözlü’ genç bir kızla karşılaşır ve o an, hayatının rotasını şaşırır..
Öğrencisi olan bazı kızlar arasında, ünlü bir profesörle görünmek, ondan, kısa bir sürede de olsa ‘feyzalmak’ isteyenler çıkmakta ve David bey de, bu fırsatları, elinden geldiğince değerlendirmektedir.. İlk başlarda, bu ‘güzeller güzeli’ kıza olan ilgisi ve çabası, onu da, bir an evvel yatağa atabilmek üstünedir aslında.. Fakat gel gör ki, bu kız başkadır; her haliyle, “Ben gelip geçici değil, kalıp, deliciyim” der gibidir..
O, büyüleyici gözlerini, hocasının hayranı olduğu ressam Goya’nın tablolarından almış, Consuela Castillo’dur.. “Pek anlamadım, daha açıklayıcı ol” derseniz; ben de “O, bir şahane.. o bir Penélope Cruz’dur” derim..
Başlangıçta, olayın tek taraflı olduğunu, yani, David ağbinin, kıza aşık olduğunu; fakat kızın: “Adam koca profesör, hemen reddetmek olmaz, bir süre idare edeyim, sonra şutlarım” şeklinde düşündüğünü, zannetmiştim.. Oysa sonradan anladık ki, -belki erkek olduğumdan- beni zırnık etkilemeyen Profesör’ün karizması, Consuela kızımızı –meğer- pek derinden yakıp geçmişmiş..
Kadınları ve seksi, hayatının en önemli unsurları olarak görmüş; öte yandan, bu taze ilişkinin ortaya ‘kabak gibi’ koyduğu ‘uçurumsu yılların’ daha da bir körüklemesiyle, yaşlılık kompleksini azdırmış; ayrıca, yeni yeni beliren kıskançlık şüphelerini takıntı haline getirmekte olan bu adamla, bu genç kızın geleceği, ne ola ki?.
Beyefendi Size Söylüyorum Kızım Sen Anla
Amerika’nın bol ödüllü ve önemli yazarlarından Philip Roth’un, ‘Kepesh’ ihtiva eden üç romanından sonuncusu olan The Dying Animal’dan uyarlanmış Elegy, “entelektüel, -hadi yaşlı demeyelim- olgun ve de ‘karizmatik’ bir adamın, öğrenmeye aç, genç ve de güzel bir kızla olan ilişkisi” gibisinden, hayatta sık karşılaşılmasa da, edebiyat ve sinemada bolca işlenen; toplumun, pek ‘doğal’ bakmadığı ama merakını da gıdıklayan bir hikaye anlatıyor..
İspanyol yönetmen Coixet’in, ‘olağandışı’ bir sinemasal anlatım içermeyen, ‘basit’ bir anlayışla; bu ateşli ve acıklı ‘bilindik’ aşk hikayesinin, nasıl başlayıp, nasıl geliştiğini ve de nasıl küllenip, nasıl alevlendiğini, doğru/gerçek şeyler söyleyerek, ustalıkla perdeye yansıttığını düşünüyorum..
Yazar Philip Roth’un katkısını da unutmadan söylersek; yönetmen, -bencileyin- yaşlanmış da olsa, bir erkeğin aşktan yana umudunu yitirmemesini; bulduğunda da, aşkının arkasında cesaretle durmasını (Karım duymaz inşallah!.); genç kızların da, gençliğine ve güzelliğine fazla güvenmemesini; gün olup devran döndüğünde, yanına varıp da, başını yaslayacak yerin, yine, o moruğun kılları ağarmış göğsü olacağını, aklından çıkarmamasını öğütlüyor.. Bence-gayet de iyi yapıyor!.
"Azgın Teke David’in İmkansız Aşkı" için 3 Yanıt
Geçen hafta Haşmet Babaoğlu’nun “Zaman nedir,bilmez kalp! “ başlıklı yazısı, “Aşkın Peşinde” adlı bir filmle ilgiliydi.. Edebiyat fakültesi gözde hocalarından 62 yaşındaki David Kepesh kendisinden 30 küsür yaş küçük Consuela’yı baştan çıkarıyormuş.. İlişkiyi çıkmaza sokan şey ise Consuela’nın, David’i tüm kalbiyle seviyor olmasıymış.. Filmin asıl adı Elegy’miş.. Türkçesi de aslında Ağıt’mış.. Yaşlılığın hüznü.. Gençliğin çok geride kalmasının yası.. Yaşlı olduğu için uzaklaşılan aşka ve kalbi kırık sevgiliye ağıt diye yazmıştı Haşmet Babaoğlu..
Okuduğumda hoşuma gitmişti.. Taşra sinemama ancak 15 gün sonra gelebilecek olan bu filmi beklemekteydim..
Numan Serteli’nin “Azgın Teke David’in İmkansız Aşkı” yazısını ilk okuduğumda.. Yazar filmin adını da vermediğinden.. Asla yazısının “Aşkın Peşinde” filmi ile ilgili olduğunu anlayamadım.. Hatta yazarın yazdıklarıyla, film oldukça sevimsiz gelmişti bana.. Hımm.. Gitmem sanırım diye düşünmüştüm..Sonra isimlere dikkat ettim.. Aaa.. Serteli’nin yaşlı erkek sendromu yaşadığını söylediği, azgın tekeye benzettiği,kılları ağarmış moruk diye tarif ettiği.. Babaoğlu’nun ise biraz huysuz, hatta mutsuz ve hâlâ etkileyici bir adam diye tarif ettiği aynı kişi degil mi?
Farklı yaşlarda iki erkeğin film hakkındaki izlenimleri ne kadar farklı olabiliyor dedim kendi kendime.. Numan Serteli’nin yaşı genç olduğu için Babaoğlu’ndan daha acımasız yazmış film hakkındaki yorumunu.. Kabul edememiş genç ve güzel bir kızın, yaşlı bir adama aşık olmasını..Zaten Haşmet Babaoğlu yazısının sonuna bu filme neden gidilmez diye 3 madde yazmış.. Birincisi Sayın Serteli ile ilgili.. Şöyle diyor:
“1. Genç erkekler için yaşlılık uzak bir ülke gibidir. Haksız sayılmazlar. Onları için bu filmde Penelope Cruz dışında çekici bir şey var mı, emin değilim. “
Ne kadar haklı değil mi?
Aşk yaş dinlemiyor. Bunu yaşamış biri olarak diyebilirimki ileri yaşlarda yaşanılan aşk en degeri bilinerek yaşanılan aşk oluyor. Duygu yogunluğu cok kesif olduğu için en hasar bırakanı. Tıpkı gribe yakalanan biri genç digeri yaşlı iki ayrı insanda yarattığı tahribat gibi. Yıkıp geçiyor,toparlanması zor oluyor. Tesellinde ise "iyiki yaşadım " ,"sonsuz dostluk" ve "minnet" kalıyor.
Filmi izledim. Bu da bu çeşit dedim.Emeklere sağlık.
Bu filmin türk versiyonu çekilse..Davit i kim oynamalıdır diye düşünmemiştim.. Ta..ki Tuncay Kürtiz bir ara tv de gözüme ilişinceye kadar..
Sizce..?
Yorum Yazın