Banksy, Banksy’ye Karşı (Exit Through the Gift Shop – 2010)

 
Geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirilen Türkiye’nin en büyük uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, basında çıkan haber ve yorumların da etkisiyle epey ilgi topladı.  Fuarda satılan eserler arasında, sokak sanatının son dönemdeki en popüler isimlerinden Banksy de vardı. Çağdaş sanat müzayedelerinin gözde ve pahalı ismi haline gelerek sokak sanatına ihanet etmekle suçlanan Banksy, 2010 tarihli belgeseli “Exit Through the Gift Shop” (Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkanından)’la eleştirilere cevap veriyor: “Ben yapmadım, Miki yaptı!”
 Murat Ocakcan
Hala tanımayanlar olabileceği için belgeselin ana karakter adayı Banksy’yi bir iki cümleyle anlatmak yerinde olacak. İngiliz graffiti sanatçısı. Gerçek kimliği bilinmiyor. Kara mizahla yüklü, elzem miktarda politik dozda, kamusal alanlara zekice konuşlandırılmış çarpıcı stencil’leriyle (şablon üzerine boyama) tanınıyor. Sabıkasında dünyaca ünlü müzelere gizlice kendi tablolarını yerleştirmek, Filistin Duvarı’nı boyamak gibi çok ses getiren işler var. Artan popülerliğiyle birlikte bugün, açtığı sergiler ziyaretçi akınına uğrayan, ünlü yıldızların ve azılı koleksiyonerlerinin listesinde üst sıralarda yer alan bir figür.  2010 yılında çektiği belgesel “Exit Through The Gift Shop“, hikayeyi ele alış tarzındaki muzipliğin arkasında, işin nasıl olup da buralara kadar vardığını anlatıyor.
 
Belgeselin tanıtım yazılarında Banksy’yi filme çekmek isterken filmin konusuna dönüştüğünden söz edilen kahramanımız Thierry Guetta, Fransa’dan ABD’ye göçmüş, türlü işe girip çıkmış, tez canlı, ağır aksanlı, deli dolu bir adam. Küçük yaşta annesini kaybettiğinde yaşadığı travma nedeniyle her şeyi videoya kaydetme saplantısı edinmiş. Bir gün akraba-i taallukatını görmeye Fransa’ya gidiyor Guetta. Bir de bakıyor ki kuzeni bildiği adam, Space Invader mahlasıyla şehrin çeşitli yerlerine irili ufaklı mozaikler yerleştiren bir sokak sanatçısı imiş. Tanık olduklarından etkilenerek kuzeninin yaptığı işleri videoya kaydetmeye karar veriyor. İzleme ve kaydetme eylemi bir süre sonra yardım ve yataklık seviyesine erişiyor; polise enselenmemek için etrafı kollayıp birlikte yerleştiriyorlar mozaikleri. Guetta, kuzeninin sayesinde başka sokak sanatçılarıyla tanışıyor bu süreçte. Soran olursa belgeselinizi yapıyorum diyecek onlara ama asıl derdi doymak bilmeyen kaydetme tutkusunu tatmin etmek.

Yeni çevresinde adını sürekli duyduğu ama hiç görmediği Banksy’yi çok merak ediyor   ve bir şans eseri ona Los Angeles’ta mihmandarlık etme fırsatını yakalıyor. Banksy ve Guetta’nın böylece başlayan ahbaplığı, karşılıklı misafirlikler ve ters giden Disneyland macerasıyla iyice pekişiyor. Banksy, Guetta’nın elindeki kayıtları iki açıdan önemsiyor: birincisi yok olmaya müsait işleri belgelenecek, ikincisi Guetta’nın  belgeseliyle sokak sanatçılarının meramı daha iyi anlaşılacak. Fakat sonunda Guetta’nın elinde devasa bir görüntü yığınından başka bir şey olmadığı anlaşılınca, Banksy sazı eline alıyor ve Guetta’nın modern sanat dünyasında büyük yankı uyandıran yükselişinin de fitili ateşlenmiş oluyor.
Thierry Guetta’nın (Mr. Brainwash artık) bir tür “şirket kurarak”, eserlerini güzel paralara okutan, ünlü bir sanatçıya dönüşmesi, “dünyanın ilk sokak sanatı felaket filmi”nin felaket kısmını oluşturuyor şüphesiz. Ama bana kalırsa bu felaket, Banksy’nin kontrolü dışında deneyimlediği, sokak sanatıyla  uğraşanların da maruz kalmaları her zaman muhtemel bir sonucu dile getiriyor. Mr. Brainwash’un ve tüm filmin Banksy’nin kurgusundan ibaret olduğuna dair söylentilere bu anlamda değer vermek son derece mümkün. Banksy, Mr. Brainwash’u yaratırken aslında kendisinin de bir karikatürünü çiziyor gibi. Ulaştığı popülariteden haz alan, eserlerinin ticari değerinin “aura”dan ziyade medyadaki görünürlüğüyle belirlendiği, kurumsallaşmış bir sanat canavarı yaratıyor Banksy.
Sahnenin önüne sürdüğü kuklası, ticarileşen sanatı resmetmekte başarılı ama Banksy’nin kendisini de bu sahnenin içine gizlice yerleştirdiğini farkediyoruz. Öncelikle, Banksy’nin ve sanatının ana akıma dahil olması meselesine bakalım. David HarveyPostmodernliğin Durumu” adlı kitabında, modernizmin anlık ve gelip geçici olanı yakalayarak sonsuz ve değişmez olanı temsil etmeye çalışırken her zaman özel bir yol bulma derdinde olduğunu, sürekli yaratıcılığın ise estetik yargının kendisinin anlık ve gelip geçici niteliklerini yaratarak, estetik modanın değişimini yavaşlatmak bir yana hızlandırdığını söyler. Yine Harvey’nin aktardığı şekliyle, Avangard sanat üzerine inceleme yapan Poggioli’nin dediği gibi “Avangard, modanın etkisi altında, o bir zamanlar çok küçümsemiş olduğu popülerliğe ulaşmaya mahkumdur – bu ise onun sonunun başlangıcıdır.” Banksy de sanatını icra etmek için yeni yöntemler ortaya koydukça (duvar yazıları, üç boyutlu yerleştirmeler, sahte paralar, cansız mankenler, uçan balonlar vs.) popüler olanın girdabına girmekten kurtulamaz. Yine de, sermayenin kafatası avcılarının farklı pazarlama yöntemlerine duydukları açlıkla taze kan arayışı içine girdikleri günümüz dünyasında, bu sürecin tek başına dilden kaynaklandığını düşünemeyiz. Londra’da yapılan olimpiyatların amblemi, kenti tanımlayan bir unsur sayılan graffiti’den esinleniyor. Bir banka, sponsor olduğu futbol turnuvasını giriş kapısına yapıştırdığı kırık cam-top grafiğiyle tanıtıyor, ya da bir sigorta şirketi, tabelasına yerleştirdiği hırsız kılığındaki cansız mankeni ürün reklamı olarak kullanıyor. Sokak sanatının ehlileştirilmiş bu örnekleri pekala çoğaltılabilir.
 
Banksy’nin “işlerim yok olmakla malul, onları kaydedecek birine ihtiyacım var” beyanı, anlık olanın içinden sonsuzluğu yakalayamayacağını farkeden ve hiç olmazsa bizzat anlık olanın kaydedilmesine razı olan sanatçının samimi bir itirafı olarak görülebilirse de, Banksy’nin canavarı Mr. Brainwash (ya da Hyde düpedüz), geçiciliği ve modayı bütün günahlarıyla kucaklıyor (Hin oğlu hin bir bilinçlilik de yok değil). Andy Warhol‘a öykündüğü bir (başka) tablosunda farklı renklerde tekrar eden şekilleri soran kişiye “Bu popüler kültürün bir parçası. Andy Warhol öldü. Ben buradayım,” diyor. Dengenin sürekli bozularak yeniden kurulduğu bir çizgi boyunca Mr. Hyde popüler kültürün durağı olmaktan memnun, tabir-i caizse anı yaşıyor.
Filmin tamamen kurgusal olma teorisini göz önüne aldığımızda, Banksy’nin girdaptan uzaklaşmak için daha sansasyonel bir yöntem denediğini görebiliriz. Popüler kültürün kendisine sağladığı ayrıcalıkları, -daha önce bu kültürün simgeleriyle çok kez yaptığı gibi- popüler kültüre karşı kullanmak. Brainwash’un sanat dünyasına musallat edilişinde, Banksy’nin (Shepard Fairey‘yi de unutmayalım) bir kanaat önderine dönüşmesinin rolü büyük. Guetta, kitlelerin ilgisini Banksy ve Shepard Fairey’nin icazetiyle kazanıyor filmde. İronik biçimde bu durum, Bansky’nin web sitesinde uzun zaman önce yayınladığı bir hikayeyi hatırlatıyor. Çin’de milliyetçilerin yönetimde olduğu dönemde, yaklaşık 4000 kelimelik duvar yazısıyla öğretmenlerini ve hükümeti eleştiren genç, daha sonra Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuran Mao’dan başkası değilmiş. Muhalefetten iktidara uzanan yolun bir benzerini Banksy’nin de katettiği şüphesiz. Ancak Banksy için direniş yöntemleri henüz tükenmemiş gözüküyor. Bu da onu, bir sonraki adımının ne olacağı konusunda merak duyulan  bir sanatçı yapmaya yetiyor.

Exit Through The Gift Shop / Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkanından
Yönetmen: Banksy
Oyuncular: Banksy, Mr. Brainwash, Shepard Fairey
Yapım: 2010, ABD-İngiltere, 87 dk.