Bir Hasan Karacadağ korkusu Semum

Sitemizi takip edenler Semum’a gitmek için nasıl üç kez hamle yaptığımı ama her seferinde başarısız olduğumu hikaye edişimi hatırlarlar. Sonunda makus talihimi yenip Semum’u izlemeye muvaffak oldum. Ama önce bir kez daha, yani dördüncü kez püskürtüldükten sonra… Ancak beşinci kuşatmada fethedebildim Semum’u. (Bu cümleye noktayı koyduğum anda elektrikler kesildi. Filmi görmemi istemeyen gizli güçler, bu yazıyı yazmamı da istemiyorlar mı ne?)

Bu kez Maltepe Carrefour AFM’de şansımı denemeye karar vermiştim. Şansımı denemek mi? Bakın Semum beni nasıl konuşturuyor! Saatine öğrenirsin, zamanında gidersin, biletini alır, filmini izlersin değil mi? Bunun şansla ne ilgisi var. Diyeceksiniz. Ama dedim ya, başıma gelenlerden sonra Semum’a giderken kendimi artık “sinemaya giden sıradan bir vatandaş” değil de, “sonu bilinmez bir maceraya kalkışan bir serüvenci” gibi hissediyordum.  

AFM gişelerini görür görmez böyle hissetmekte pek de haksız olmadığımı anladım. Yine cep telefonu kampanyası gününe denk gelmiştim. Hani şu “bi bilete bi bilet beleş” kampanyası. Niye her seferinde unutuyorum yeminimi. “Pazartesileri sinemaya gitmek yok!” (Artık perşembeleri de yok sanırım) Öyle bir kalabalık ki, olmaz böyle şey. Ama o ne? Bir gişenin önü bomboş. Nakit gişesiymiş ondan. Fırlıyorum, diafona “Semum’a gireceğim, 13.50 matinesine” diyorum. SİYAD kartımı gösteriyorum, filmlerdeki FBI ajanlarının havasında. (Evet, SİYAD kartı AFM’lerde para yerine geçiyor. AFM, işsiz sinema yazarlarının dostu!)

Diafondan duyduğum sesle yıkılıyorum. “Semum’un seansı 17.00’de, efendim.” Neredeyse kekleyerek, “Ama internetten baktım, öyle geldim ben.” Gişedeki nazik bayan, “Sanırım, güncellenmemiş bilgiler.” O an gerçek dünyada dona kalıyorum ama kafamın içindeki alternatif dünyada olay şu şekilde gelişiyor: Başımı arkaya atarak yukarıdaki hayali muhatabıma doğru tüm gücümle “Hayıırrrrrrr,” diye haykırıyorum. Alışveriş merkezindekiler, “bi paralı, bi beleş” bilet almak için bekleşen cepcanavarı gençlik bir anda susuyor, yaptıkları her türlü işi bırakıyor ve bana bakıyorlar. Dik dik. Yalnızca beş saniye sürüyor bu durum. Sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi kaldıkları yerden devam ediyorlar.

Allahtan evden elime bir alışveriş listesi tutuşturulmuş. Ancak alışveriş yaparak sakinleşebilirim. Vuruyorum kendimi Carrefour’a. Sütleri bul; bulyonlar nerede acaba; meyve suyu, cık, yüzde yüz değil; bak bu tuvalet kağıdı ucuzmuş, hmmm yumuşak da, tam popoma göre, alalım dursun; Aaaa, indirimli DVD’ler; lan, ben buna üç katı para vermiştim zamanında… derken saat beş oldu. Aldıklarımı arabaya yerleştirdim, biletimi almaya gittim. Ama kolay olmayacak ya, bu kez de önü boş gişe yok. Kuyruğa giriyorum mecbur. Önümde bir çocuk var. Arkadan bi arkadaşı gelip “Beş, tane de bize al,” diyince dayanamıyorum artık, “Çocuklar, benim işim uzun değil, ben alayım hemen biletimi.” Neyse ki “Geç, abi, sen,” diyor.

Artık salondayım. Epey kozmopolit bir ortam. Hepsi genç. Mini eteklisi de var, başörtülüsü de. Ama o onun başörtüsüyle, öbürü onun eteğiyle ilgilenmiyor. Hepsi ortak bir amaç için bir araya gelmişler çünkü. Film seyretmek. Demek ki insanlar ortak bir amaç için birleşebilir, farklılıklarını unutabilirler.

Film başlıyor. Jenerik Şeytan’ın Allah’a isyanını, insanlara olan nefretini ilan ettiği monologdan oluşuyor. Ama dediklerinin yarısını anlamıyorum. Şeytanca bilmediğimden değil de, Şeytan karizması olsun diye kendisine yakıştırılan sesin çok anlaşılır olmamasından. Altyazı gidermiş burda diye düşünüyorum. Sonra filme bırakıyorum kendimi.

Film akıp gidiyor. Hasan Karacadağ’ın Dabbe’sini zamanında sinema olarak felaket (kült düzeyinde kötü sahneleri vardı gerçekten) korku filmi olarak “fena değil” bulduğumu hatırlıyorum. Tabi filmin hikayesinin Kairo adlı Japon korku filminden bizzat “arak” olduğunu yazan tek sinema yazarı olduğumu da. Aynı filmi Amerikalılar da devşirdi sonra. (Pulse)

Dabbe ile karşılaştırıldığında Semum çok daha iyi bir film. Karacadağ  sinemasını geliştirdiğinden mi, yoksa bu kez doğru kişilerden yardım alıp tecrübeli oyuncularla çalıştığı için mi böyle,  merak ediyorum.

Diyaloglar bu kez daha düzgün(Dabbe’ye göre), hikaye sorunsuz ilerliyor, Dabbe’de olduğu gibi oyunculardan, repliklerden ya da sahne tasarımından kaynaklanan karikatürize durumlar ortaya çıkmıyor, karakterler inandırıcı. Özellikle yan rollerde oynayan Sefa Zengin ve Bahtiyar Engin hikayenin uğursuz atmosferine büyük katkıda bulunuyorlar. Hele ki Bahtiyar Engin (tepedeki kendisinin fotoğrafı) yalnızca oyunculuğuyla değil, görüntüsüyle de bir Japon korku filminden fırlamış izlenimi veriyor. Bana hemen Juon’da  karısını ve çocuğunu öldürerek lanetin ortaya çıkmasına neden olan adamı hatırlatıyor. Zaten Engin’in Semum’da canlandırdığı Macit karakteri de karısını öldürmüş olmakla suçlanıyor. Sefa Zengin de başarılı tiplemesiyle uğursuz atmosferin bir diğer önemli katalizörü ama kendisine Küçük Kıyamet filminde İlker Aksum’un üstlendiği ve çok iyi performans gösterdiği rolün tıpa tıp aynısının düşmesi onun adına şansızlık.

Semum’un en büyük hatası bence kötülüğü cisimleştirmek için gösterdiği gereksiz çaba. Bilgisayar sayesinde yaratılan sözde Semum’u seyirciye taşımak belki filmin gişesine katkı sağlıyor ama filmin kalitesi ve duygusu zarar görüyor bu tercihle. Hem sinema anlamında, hem korku filmi anlamında kötü bir seçim olmuş Semum’u görünür kılmak. Filmdeki Semum Iron Maiden grubunun ünlü maskotu Eddie The Head’in aynısı olmasın mı bir de!

En azından bu kadar çok gösterilmeseydi seyirciye. Belki bir iki sahnede. Başarıyla kurulan o uğursuz atmosferden çıkıp bir bilgisayar oyununa girmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi çünkü. Ve iyi bir korku filminin en büyük silahı gizemken, tüm gizemi ortadan kaldırmış oluyorsunuz Semum’u hatta cehennemi cisimleştirerek. Exorcist’i hatırlayın. Hatırladığım kadarıyla Şeytan’ın yalnızca bir anlığına görüldüğü sahne bile sonradan filmden çıkarılmıştı. Omen’de de mesela görmez, hissedersiniz şeytanı. Sinema tarihinde iz bırakmış şeytanlı korku filmlerini hatırlayın. Şeytan’ı hep ve yalnızca insan suretinde görürsünüz ama yine de iliklerinize kadar korkarsınız.

İslami motifler içeren bir Türk korkusu çekmenin en zor yanı bu motifleri beyazperdeye ustalıkla yani sinema diline uygun bir şekilde aktarabilmek. Çünkü sinemaseverlerde bugüne kadar Hristiyan korku filmleriyle şekillenmiş bir algı var. Bu alışkanlık, bir korku filminde karşılarına çıkan herhangi bir dini motifi karikatürize bir durum olarak algılamalarına yol açıyor. Semum’da bu sıkıntı az da olsa yaşanıyor. Cem Kurtoğlu’nun canlandırdığı din adamının gerek tipolojisiyle, gerekse kılık kıyafetiyle filmin dokusuna tam yedirilemediğini düşünüyorum. Tabi bu tür filmler çoğaldıkça sinemacılarımız bu sorunu aşacak ustalığı geliştirecekler. Sırası gelmişken hakkını yemeyelim söyleyelim, Musallat’da bu sorun gayet güzel aşılmıştı. Yönetmen Alper Mestçi “hocalı sahneleri” sinemasevere eğreti gelecek herhangi bir duruma yol açmadan kotarmayı başarmıştı.

Alçakgönüllü bütçesine,  Dabbe’nin üstüne koyduklarına, Türk sinemasının  korku filmi geçmişine bakarak konuşursak Semum’un elimizin tersiyle bir kenara itebileceğimiz bir yapım olmadığı  muhakkak.  Çok orijinal bir hikayeye, sıradışı bir sinema diline sahip olmasa da, türün gereklerini hakkıyla yerine getiren ve sinemamıza yeni bir açılım getiren  Semum’a geçer not veriyorum ben. Ama hem Türk sinemasının, hem Karacadağ’ın bu yolda daha  hala kaydetmeleri gereken pek çok aşama olduğunun altını çizerek yapıyorum bunu.  

Semum
Yönetmen: Hasan Karacadağ
Oyuncular: Ayça İnci (Canan), Burak Hakkı (Volkan), Cem Kurtoğlu (Mikail Hoca), Sefa Zengin (Raci), Bahtiyar Engin (Macit), Yıldırım Öcek (Emlakçı), Levent Sülün (Ali), Nazlı Ceren Argon (Banu) ve Hakan Meriçliler (Prof. Dr. Oğuz) 

[poll=10]

2 YORUMLAR

  1. Ben semum'u gayet başarılı ve yerinde buldum. Aslında Hasan K. filmde Semum'u göstermekle farklı bir açılım yapmaya çalışmış, onu daha somut bir karakter haline getirerek konuşmalarının daha etkin hale geleceğini düşünmüş. Aslında Semum şeytan değil, şeytana tapan bir cin türü diye geçiyor, dolayısıyla bu filmde de şeytan gösterilmemiş oluyor. Hatırlarsanız filmin finalinde semum ölünce,'neredesin ey şeytan,yine mi yenildik, ya da beni neden terk ettin ey şeytan' gibi bişiler diyordu. Ama şeytanı hiç hissedemiyorduk. Bu arada bana göre filmin en büyük hatası çok aydınlık bir atmosferde geçmesi,daha karanlık daha kasvetli bir ışık yapılsaydı, ne biliyim mesela kışın böyle karanlık bir havada geçseydi daha iyi olurdu kanımca. Ama yine de yerli yerinde bir senaryosu var.

  2. filmin en büyük problemi bence yanlış ve tehlikeli bir mesaj vermesi. Sonuçta din bilimi yeniyor gibi bir durum var.

    bu arada dabbenin arak olduğunu ötekisinema blogunda da yazıldığını biliyorum. İlk kim yazı bilemem tabii:)

CEVAPLA