Kişisel Not: Bu yazı, Jean-Jacques Beineix‘in filmi “Betty Blue” filmiyle değil, Philippe Djian‘ın kitabıyla ilgili bir yazıdır.

b947e8f0be6b4b30f135a93e9a5acfdd.1500Zorg, bir musluk tamircisidir. Nesnelerin ayrıntılarında boğulmayı seçmiş sadelik ve sessizlik yanlısıdır. Hayatını anlamlandırmak için tutup bir roman yazmıştır. Betty, hayatın her alanına bir türlü dindiremediği öfkesini yansıtır. İsyanın eşiğindedir. Hayat, işte bu iki kişiyi karşı karşıya getirir. Zorg, başlangıçta mutsuzca yanaşır bu ilişkiye; Betty’se korunaksızlığını, heyecanını, tutkularını, bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. Her şeyin sonuna kadar gidilebileceğini söyler. Ona göre korkulacak hiçbir şey yoktur.

Nesnenin dünyasını seven ve oralardaki ‘oda’larda kalan Zorg, hayatın imkansızlığını kabullenmiştir. Betty, Zorg’a ‘imkansız’ olanın hayatın kendisini değil; onlara sunulan yaşam biçiminin kabullenilişinde yattığını söyler. Zorg’u, ‘derin uyku’sundan uyandırmak için çırpınıp durur. Onunla beraber günlerce büyük bir sitedeki evlerin duvarlarını boyar. Çünkü hâlâ imkansızın alt edilebileceğini düşünmektedir, isyanı budur, önce kendi yaşamından başlar; sonra yanındakilere, daha sonra başkalarına, çok sonra da bütün hayatına yayılmasına tanık olacaktır bu durumun. Hayatı alt etmenin tek yolu budur. Betty, imkansız olanla, isyanın sınırlarında dolaşıp durur. Sürekli yalpalar, çarpıp durur. Betty, Zorg’un yazdığı romanı yayımlatmanın peşine düşer. O, romanın yayımlanması için her şeyi dener. “.. Her seferinde derhal daktilo edilmiş metni paketliyor ve yeni bir adrese gönderiyordu. İşte bu harika, diyordum kendi kendime; bu, acı çekmek için bir abonman kartı almaya benziyor, kendine yapmadık eziyet bırakmıyor. Tabii bunu ona söylemiyordum ve benim şahane romanım yara almaya devam ediyordu.” [s. 102] Zorg, kendi deyişiyle romanı için, “… o meşhur ret mektuplarını…” [s. 103] alıyordu. Betty, yine bu mektuplardan birini aldığında, “… Jinekologdan randevu aldım. Benimle gelmek istemez misin?” [s. 105] deyip Zorg’u habersizce romana ilişkin “… size bir roman gibi gelen bu iğrenç çiçeği derin bir tiksintiyle geri gönderiyorum…” [s. 105] diyen yayımcının bürosuna götürür. Betty orada yayımcıyla tartışmaya başlar, Zorg şaşırmıştır ve Betty’ye sakin olmasını söyler. Betty, Zorg’a dönüp, “Yazdığı mektup hakkında ne düşündüğünü söyle ona!!!…” [s. 107] diye bağırır. Zorg, “Ona söyleyecek hiçbir şeyim yok” [s. 107] der. Oradan çıkarlar. Merdivenlerde Betty, Zorg’a bağırmaya başlar: “Ulan orospu çocuğu, neden seni hep düzmelerine izin veriyorsun??!! Artık yeter lanet olası herif.! Seni hayatta rahatsız eden hiçbir şey yok mu?!.. [s. 109]. Gerçekten hiçbir sözü yoktur Zorg’un.

Hayat, idealleri olan insanlar için şüphesiz şenlikli bir oyun değildir. Betty, büyük bir ıssızlığın ortasında, kendi hayatının şiddetine maruz kalır. Bu şiddet onu hapishaneye bile düşürür. Betty, trajediye doğru sürüklenmeye başlamıştır. Zorg, bütün açmazları gör-e-meyip, sadece durumları çözmeye çalışır. Zorg, Betty’nin içeri düşmesine neden olan kişiyi bulup onu tartaklar “… sana meseleyi iki kelimeyle anlatacağım. Bu kız benim hayatta değer verdiğim tek varlık. Şimdi telefonu alıyorsun ve ben bir delilik yapmadan şu siktiğimin şikayetini derhal geri alıyorsun anlaştık mı?” dedikten sonra da şu düşüncelere dalar: “Bütün bu heybetli kelimeler, XVI. Louis tarzı döşenmiş salonda asılı kalmıştı, tıpkı ölüm döşeğindeki birinin yatağına serpilen konfetiler gibi” [s. 121]. Evet, Zorg biraz da edebi’dir. O kadardır işte. Ta baştan beri hiçbir ‘şey’in sonuna kadar gidememiştir.

Hiçbir yerden ısrarı yoktur. Hayatı kabullenmiştir. Bunun için de yapacağı şeyin farkındadır. Betty içinse her şey tam tersidir. Tartıştığı ne olursa olsun asla teslim olmamayı seçer. Onu hayatta teslim alan tek şey, yaşadığı aşktır. Bunun için de her şeyi göze almaya hazırdır. Zorg, Betty’nin sorduğu her sorunun karşılığını bilmektedir. Betty’nin en rahat anında ona sorduğu, “Neden hep böyle değilsin?” [s. 261] sorusunun yanıtını da yine kendi kendine verir: “Tanrım demişti titreyerek, hayatın bana karşı olduğunu anlamıyor musun, hiçbir şeye hakkımın olmadığını anlamak için en ufak bir şey istememin yeterli olduğunu, çocuk yapmayı bile beceremediğini??!!.. Ve inanın bana, bunları söylerken etrafında bir yığın kapının suratına çarpıldığını ve bu kapıları açmak için yapabileceğim hiçbir şeyin olmadığını görebiliyordum. Ona yanıldığını ya da her şeyin yoluna gireceğini Kanıtlamak için yenik düşmüş fikirlerimle ortaya çıkmanın bir anlamı yoktu. Her zaman, üçüncü derece bir yanığı iyileştirmek için elinde bir bardak suyla orta yerde bitiveren biralık bulunur. Mesela ben.” [s. 262]

Bu durum, Zorg’un konumunu en iyi şekilde açıklamaya yetiyor. Aslında Betty için Zorg’un anlamı, Betty’nin ‘kendi içinde’, Zorg’unsa tamamen ‘kendi elinde’. Artık biliyoruz ki iç içe geçmiş hayatlarda hiçbir eylem -boylam değil- kendinden bağımsız değildir. Betty için bağımlılık Zorg’un elindeyken, Zorg içinse kendi nedensizliğindedir. Bütün bir kitap boyunca da gerilim ‘an’ları bu noktada kendi ‘anlam’larını oluşturur: Birinin hırsı, diğerinde hemen bir sakinliğe yol açıverir.

 Haz ve Acı

 “Gerçek bir aşk hikâyesinin asla sonu olmaz” [s. 320] dedikten sonra Zorg, “… Saçma gelebilir ama bazen iki et kızarttığım oluyordu ya da banyoda onun için su bırakıyor veya iki kişilik sofra kuruyor ya da yüksek sesle bir şey soruyordum, en beteriyse, ışık açık uyuyordum. Cehennem bu küçük ayrıntılarda yatıyordu, bir sis ya da yırtık bir dantel elbise gibi dallarda asılı kalan bu ufak tefek şeylerde. Bu tür şeyleri yaşadığımda olduğum yerde donup kalıyor ve yavaş yavaş sindirmeye çalışıyordum. Yanlışlıkla dolabı açıp onun elbiselerini gördüğüm zaman tıkanıp kalıyordum…” [s. 321] diyordu. Cehennemin ayrıntıları… Sanki hiç kaybolmayacakmış gibi duran nesneler, unutulmayacak durumlar ve Betty’den sonra çağrışımlarla dolu olan bir yaşam… Artık o hayat, bir hayat mıdır? Yoksa kocaman bir trajedi mi? Betty için aşk, bir insanın önüne çıkabilecek en zorlu yolu simgelerken, Zorg içinse bu yol daha çok hayatla arasında kurduğu bir, ‘biçim’ ilişkisi olarak gözüküyor.

Kısacası, önümüze çıkan bütün yollar gibi, ‘aşkın izi’nden, dayanışmadan/dayanışmamadan, iki yüzlülükten, paylaşmadan, ihanetten, sevgi ve erdemden geçiyoruz. Hayat sınıyor bizi ve insanlık tarihini… Bu sınamaya, katlananlar daha güçlenerek çıkıyor bu hayatın savaşından. Yıkılanlar içinse, ‘trajedi’nin bütün yolları aralanıyor. Hayatta ve ayakta kalmanın onuru sadece kocaman bir ‘anlamsızlık’ oluveriyor. Sadece nefes alıp o hayatı yaşıyorlar; ama o hayat, “gerçek bir hayat” mı? İşte bu sorunun yanıtı yok! Cevabı da.

Philippe Djian’ın dünyasını ‘iyi okumak’ gerek. Beatty Blue filmini izlemiş sineflillere gelince… Bu kitapla, film arasında sadece hayat değil, dünya ve ruh farkı var. Kitabı okurken altım çizdiğim bir cümleyle  bitireyim: “GERÇEK BİR AŞK HİKAYESİNİN ASLA SONU OLMAZ.” [s. 32].

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA