Başkanın AdamlarıLandlord

Muhteşem 80’leri hazırlayan 70’li yıllar ekonomik krizlerin, savaşların, siyasi çalkantıların sinemaya damgasını vurduğu, daha da önemlisi de sinemanın özgürlüğünü ilan ettiği yıllardı. 70’lerin Hollywood’una şöyle bir baktığımda, Yıldız Savaşları, Jaws, Love Story gibi hem gişe rekorları kıran, hem de eleştirmenleri sus pus bırakan filmlerin yapıldığı altın bir dönem görüyorum. Ama biraz dikkatli bir gözlemciyseniz, e biraz da tarihe meraklıysanız, bu cazibeli dış görünüşün altındaki karamsarlığı, tedirginliği görebilirsiniz.

70’ler, ABD’nin geçmiş yıllardaki yanlış politikalar yüzünden ciddi ekonomik sıkıntılar çektiği, 60 bine yakın Amerikan askerinin öldüğü Vietnam savaşının kötü anılarının hayalet gibi insanların arasında dolaştığı, Watergate Skandalı yüzünden politikacılara güvenin kalmadığı, soğuk savaş ve nükleer santraller yüzünden kitlesel ölümlerin olabileceği paranoyasının hüküm sürdüğü zamanlardı. Avrupa’nın ruh hali de pek farklı değildi. Prag Baharı bir başka bahara kalmıştı. Sovyet tanklarının paletleri altında çiğnenen yalnızca Prag sokakları değil, özgürlük ve demokrasi adına beslenen umutlardı.

Catch 22

Bu durumların yarattığı hissiyatların beyazperdeye yansıdığı yıllardı 70’ler. Avcı (The Deer Hunter), Kıyamet, Catch 22 ve Hair gibi klasik olmuş savaş karşıtı filmler bu dönemde yapıldı. Stüdyolar bu tür filmlerin karşısına büyük bütçeli Pearl Harbour, Tora! Tora Tora!, A Bridge Too Far gibi daha muhafazakar savaş filmleri çıkardı. Ama sonra filmin masraflarını karşılayabilmek için eski filmlerinde kullandıkları eşyaları, oyuncuların kostümlerini açık artırmada satmak zorunda kaldılar. O yılların önemli filmlerinden biri olan Çin Sendromu’nun (China Syndrom) ise bir nükleer reaktör kazasının arkasından gösterime girmesi belki yalnızca bir rastlantıydı, ama yine de toplumdaki paranoyanın yansımasıydı.

The The Rocky Horror Picture Show

Sinemayı en çok ilgilendiren gelişmelerden biri ise 60’larda ali kıran baş kesen bir tavır sergileyen sansür mekanizmasının artık hükmünün kalmamasıydı. 70’lerin filmlerinde seks, şiddet, korku gibi ögeleri daha yoğun, daha rahat kullanılır oldu bu yüzden. Bu demokratik ortamda sinemacılar kendini daha rahat ifade edebildi. Politik tavırlarını koyabildiler, cinsel seçimlere saygı duyulması gerektiğini ima edebildiler. Genç bir öğrencinin annesi yaşındaki bir kadınla birlikte olmasını anlatan The Graduate gibi bir film bile tepkiye yol açarken, transeksüellerin kol gezdiği The The Rocky Horror Picture Show, Pink Flamingos ya da Caligula gibi filmler yapmaktan geri durmadılar. Bonnie ve Clyde, The Wild Bunch, Badlands, Taksi Şöförü gibi kamu vicdanına dokunacak şiddet dozu ve felsefesi içeren aksiyon filmleri de aynı özgürlüklerin neticesinde hayat buldu beyazperdede. Keza Last House on the Left, Texas Chain-saw Massacre, Halloween gibi yüksek gerilim yaratan korku filmleri de…

Marlon Brando

Özgürlüğün bir değişik tezahürü de Oscar töreninde gerçekleşiyordu. Önce General Patton rolüyle Oscar kazanan George C. Scott, sonra da Baba filmindeki rolüyle Akademi’nin gözüne giren Marlon Brando kendilerine verilen bu “sözde onuru” reddediyorlardı. Brando daha da ileri gidip, törene kendisinin yerine bir Kızılderiliyi, Sacheen Küçüktüy’ü yoluyordu. Küçüktüy’ün şu sözleri salonda bulunanlarala birlikte tüm Amerika’yı sağduyuya davet ediyordu.

“Wounded Knee Katliamı başta olmak üzere, Amerikan yerlilerini kamuoyuna yanlış tanıtan Hollywood ve TV’yi protesto etmek için bu ödülü geri çeviriyorum.”

Sinema icabında insanın Dracula’dan, Frankenstein’dan hatta Mumya’dan da daha korkutucu ve vahşi olabileceğini öğrenmişti. Başta Hammer stüdyolarınınki olmak üzere,  60’lı yılların korku sinemasına damgasına vuran “yaratıklı” korku filmlerinin devri kapanmış, bunların yerini slasher ya da gore tabir edilen bol kanlı katliam filmleri almıştı. Bu türe en büyük katkıyı yapan Avrupa ülkesi ise ilginçtir ki, 70’lere çok güzel filmler sıkıştıran Fellini ve Visconti gibi yönetmenlerin ülkesi, İtalya idi.

Profondo Rosso

Sinemaseverler özgürlüklerin tadını çıkara dursunlar, aslında iç dünyalarında o kadar özgür olmadıklarını hatırlatan filmler de yapıldı 70’lerde. Önce Şeytan sonra Omen sinemaseverleri Şeytan’ın dehşetiyle tanıştırdı. Küçüklükten beri usulca akla kazınan dinsel korkuların da yardımıyla sinemaseverler ilk kez “beyazperde dehşeti” ile tanıştı. Bu tanışıklık Jaws ve Yaratık gibi iki modern klasikle daha da pekiştirildi.

70’lerin sinemasının diğer hatırda kalır taraflarına hızlıca göz atmak gerekirse: American Graffiti, Grease, Cumartesi Gecesi Ateşi (Saturday Night Fever) gibi gençlik filmleri; tüm gişe rekorlarını alaşağı eden Yıldız Savaşları ve Close Encounters of the Third Kind gibi karamsarlıktan sıyrılma çabasını temsil eden bilim kurgu filmleri; Mario Puzo’nun romanından uyarlanan ve mafyayı sinemanın önemli konularından biri haline getiren Baba filmleri; büyük gişe hasılatları yapan Rocky, Öfkeli Boğa ve Şampiyon gibi boksör filmleri ve Poseidon’dan Kaçış, Airport 80, Deprem (Earthquake), The Towering Inferno gibi depreminden yangınına, uçak kazasına farklı afetleri konu alan felaket filmleri öne çıkıyor.

The Towering Inferno

Oyuncu olarak ise ilk göze çarpanlar şüphesiz Başkanın Adamları (All the President’s Men) filminde birlikte oynayan Robert Redford ve Dustin Hoffman. Hoffman bu yıllarda Küçük Büyük Adam (Little Big Man), Kramer Kramer’e Karşı (Kramer versus Kramer), Marathon Man, Kelebek (Papillon) gibi önemli yapıtlarıh olduğu 11 filmde oynadı.

Başkanın Adamları

Redford ise yeteneğini Paul Newman ile birlikte oynadığı The Sting, Büyük Gatsby (The Great Gatsby), Akbabanın Üç Günü (Three Days of Condor), Aday (Candidate), The Way We Were başta olmak üzere 70’lere sığdırdığı 10 filmle kanıtladı.

Onların arasına o yıllarda 14 filmde oynayan, Mean Streets, Avcı, Taksi Şöförü, Baba 2 ve Öfkeli Boğa’daki performanslarıyla Robert De Niro’yu ekleyebiliriz. Ve tabi Baba, Serpico, Dog Day Afternoon’la unutulmaz kompozisyonlar çizen Al Pacino. Bu isimlerin arasına literatüre Dirty Harry gibi bir tipi sokmuş Clint Eastwood’u ya da o yıllarda en çok aranan aktrislerden olan Jane Fonda ve Barbra Streisand’ı katmalıyız, yoksa sinema tarihi bizi affetmez. Yönetmen olarak mutlaka adını zikretmemiz gereken isimler ise Martin Scorsese, Francis Ford Coppola, Guguk Kuşu ile olay yaratan Milos Forman, Steven Spielberg, Brian De Palma, Annie Hall ile Oscar’lanan Woody Allen ve George Lucas.

70’lerin En İyi 20 Filmi
1. Yıldız Savaşları – Star Wars: A New Hope Yön: George Lucas
2. Bir Aşk Hikayesi – Love Story  Yön:
Arthur Hiller
3. Başkanın Adamları – All the President’s Men Yön:
Alan J. Pakula
4. Guguk Kuşu – One Flew Over Cuckoo’s Nest Yön: Milos Forman
5. Jaws Yön:
Steven Spielberg
6. Kıyamet – Apocalypse Now  Yön:
Francis Ford Coppola
7. Baba 1 ve Baba 2 Yön:
Francis Ford Coppola
8. Grease Yön: Randal Kleiser
9. The Rocky Horror Picture Show  Yön:
Jim Sharman
10. Yaratık – Alien   Yön:
Ridley Scott
11. Şeytan – Exorcist  Yön:
William Friedkin
12. Annie Hall  Yön:
Woody Allen
13. Taksi Şöförü – Taxi Driver  Yön:
Martin Scorsese
14. Otomatik Portakal – A Clockwork Orange Yön:
Stanley Kubrick
15. Badlands Yön:
Terrence Mallick
16. Kızgın Boğa – Raging Bull Yön:
Martin Scorsese
17. American Graffiti Yön: George Lucas
18. Poseidon’dan Kaçış – The Poseidon Adventure Yön:
Ronald Neame
19. Rocky Yön:
Sylvester Stallone
20. Amarcord Yön:
Federico Fellini

(Bu filmlerden hangisi sizi favoriniz? Sizce bu listeye girmeyi hak eden başka bir film var mı? Yorumlarınızı bekliyoruz!)

Türk sinemasında 70’ler

Parçala Behçet
70’lerin Türk sineması için karanlık bir dönem olduğunu söyleyerek başlayabiliriz işe. Aslında 1974’e kadar işler gayet yolundaydı. Son altı yıllık dönemde çekilen film sayısına bakıldığında Türkiye Amerika, Hindistan ve Hong Kong’dan sonra dünyanın en fazla film üreten ülkesiydi. Ama ardından müthiş bir düşüş gerçekleşti ve bu düşüşün sonucu seks filmleri furyası oldu. Bu tür filmlerde oynamayı tercih etmeyen ve hali vakti yerinde olan tüm sinema oyuncuları sinemadan elini ayağını çekmişlerdi. Seks filmi dışında az sayıda filmin üretildiği bu yıllarda kimi oyuncular da aç kalmamak için istemeye istemeye de olsa bu furyaya dahil olmuşlardı. Furya kendi yıldızlarını yaratmakta gecikmedi. Örneğin Zerrin Egeliler 1979’da bir yılda çevirdiği 37 filmle dünya rekorunu kırdı.

Zerrin Egeliler

Krizin önemli sebeplerinden biri, renkli film yapımının maliyetinin yüksek olması ve televizyon yayınlarının yaygınlaşmasıyla azalan seyirci sayısının bu maliyeti karşılayamaz hale gelmesiydi. Hollywood şirketlerinin, borçlarını ödemedikleri gerekçesiyle Türkiye’deki ithalcilere ambargo uygulaması da sinema seyircisini kaçıran bir başka etken olmuştu. Gösterimdeki Amerikan filmlerinin sayısı hızla azalmış ve bazı yapımlar Türkiye pazarına Avrupa üzerinden gecikmeyle gelebilmişti.

Küçük Kovboy

Bu yıllarda, Türkiye’de ithal filmcilik İtalyan “kovboy” filmlerine, Alman, İtalyan, İsveç ve Fransız yapımı soft-porno filmlere ve Hong Kong yapımı “karate” filmlerine yönelmişti. Arada mucizeler de gerçekleşmedi değil tabi: Hababam Sınıfı serisi ve Arzu Film’in diğer unutulmaz güldürüleri adeta seyirciyle Türk sinemasının arasındaki soğukluğu giderdi. Kemal Sunal gibi bir yıldız çıkış yaptı. Yılmaz Güney bir sinema fenomeni olmayı en kötü şartlarda dahi sürdürdü, politik sinema adına ilk kurşunları sıktı.

Çöpçüler Kralı

Bu kötü şartlarda çekilebilen az sayıdaki “seks içermeyen”  kaliteli Türk filmleri arasında Selvi Boylum Al Yazmalım (Atıf Yılmaz), Hazal (Ali Özgentürk), Çöpçüler Kralı / Kapıcılar Kralı (Zeki Ökten), Arkadaş / Ağıt / Acı / Umutsuzlar (Yılmaz Güney), Sultan (Kartal Tibet), Sensiz Yaşayamam (Metin Erksan), Deprem / Endişe / Köprü (Şerif Gören), Yatık Emine (Ömer Kavur), Hababam Sınıfı / Canım Kardeşim (Ertem Eğilmez), Kara Çarşaflı Gelin / Bedrana (Süreyya Duru), Düğün / Gelin / Diyet (Lütfi Ö. Akad), Otobüs (Tunç Okan), Bereketli Topraklar Üzerinde (Erden Kral), Yusuf ile Kenan (Ömer Kavur) sayılabilir.

Bir Aşk Masalı:
Selvi Boylum Al Yazmalım

Atıf Yılmaz’ın Cengiz Aymatov’un eserinden sinemaya taşıdığı Selvi Boylum Al Yazmalım, Türk sinema tarihinin en güzel aşk filmlerinden biri olmayı hep sürdürecek zamansız bir yapıttırr. Filmin hafızalara böyle kazınmasın da Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin’in performansları da etkili olmuştur. Film Asya (Şoray) ve İlyas’ın (İnanır) büyük aşkıyla başlar. Yeni yapılan bir baraja kamyonuyla kum taşıyan İlyas  çalıştığı şirketin bir çalışanıyla ilişkiye girip evini terk eder. Karısı Asya  ve oğlu tek başına kalırlar.  Onlara kanat geren, çocuğa babalık yapan ustabaşı Cemşit olur. İlyas yıllar sonra geri döndüğünde Asya bir seçim yamak zorunda kalır. Senaryosu Ali Özgentürk’e ait olan film 15. Antalya Film Festivali’nde en iyi ikinci film olmuş, Atıf Yılmaz’a  en iyi yönetmen ödülünü kazandırmıştı. Türkan Şoray da aynı filmle Taşkent Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünün sahibi olmuştu.