galaksi__200_x_160_.jpgkonuk ninja
Moda’dayız. Kadim dostlarım Ahmet ve Nihat’la çay katliamına girişmişiz. Nihat (Nihat yazılır, Niyat okunur) Big Bang üzerine hararetli bir şekilde bilgi bombardımanına girişiyor. Her konuda illaki bir fikri olan bendeniz karşı hücuma geçiyorum, ama her hamlem daha ağır bir bombardımanla karşılanıyor. Asıl zaiyatı Ahmet alıyor; yoğun bir mesaiden çıkmış, arkadaşlarıyla tatlı tatlı sohbet edip kafayı dinlemek isterken ışığın dalga boyuyla galaksilerin hızlarının nasıl ölçüldüğünü, Eratosthenes’in çok basit bir üçgen geometrisi ile Dünya’nın Güneş’e uzaklığını nasıl hesapladığını, Doppler efektini falan dinliyor. Adap sınırlarını aşan ifadelerle isyan ediyor ve konu kapanıyor.

deniz_akhan_thumb8.jpg

Nihat’ın Kozmoloji (Evren bilimi) hakkındaki bilgisi yılların birikimine dayanmıyor. Her zaman yaptığı gibi bütün yaptığı son okuduğu kitabı iyice özümseyip karşısındakine pazarlamaktan ibaret. Bu numaralarına gayet aşina olduğumu bildiği için kaynağını açıklamakta zorluk çıkarmıyor bu sefer: Big Bang’in Romanı – Büyük Patlama ve Evrenin Başlangıcı.

Popüler bilim kitaplarını zaten severim, ama Nihat bu bilimsel serüvende bir filmin oldukça önemli bir rolü olduğundan bahsedince merakım büsbütün artıyor ve ilk fırsatta kitabı kendisinden ödünç alıyorum (kitap hâlâ bende, iade edip etmeyeceğime karar veremiyorum).

Big Bang'in Romanı.jpg

Simon Singh’in en büyük başarısı, 20. yüzyılın en büyük keşiflerinden biri olan Big Bang’in bilimsel tarihini oldukça kolay anlaşılır ve akıcı bir biçimde aktarabilmesinde yatıyor. Bahsettiği karmaşık bilimsel kavramları sadeleştirerek okuyucuyu zenginleştiriyor. Bu ilerlemede katkısı bulunan biliminsanlarını işlevsel figürler olmaktan çıkarıp kitabın ismindeki “roman” tabirine meşruiyet kazandırıyor.

Bu yazıda amacım koca kitabın özetini çıkarmak değil. Yukarıda anlattıklarımdan dolayı ilgi duyan okuyucu kitabı alacak; harcadığı paranın, ayırdığı zamanın ve verdiği emeğin karşılığını bulacaktır. Asıl amacım, bahsettiğim gibi, bir sinema filminin bilime nasıl ilham verdiğini aktarabilmek.

Sinema ve Bilim

Sinema varlığını teknolojiye, yani bilime borçludur. Diğer sanat dallarının da teknolojiyle ayrılmaz bağları vardır; resim yapmak için boyaya (kimya), heykel ya da müzik yapmak için aletlere (teknoloji) ihtiyaç duyarız, ama insanoğlu önce sanat’ı ortaya koymuş, bilim de bu uğraştaki bilimsel temelleri açığa çıkarmış, hatta çeşitli gelişimlerle katkıda bulunmuştur -mesela, dijital teknoloji ile grafik, resim ve müzikte geldiğimiz seviyeye bakın. Oysa sinema ilk başta sanatın değil, bilimin düşüydü -tıpkı fotoğraf gibi. Fotoğraf ile ışığı belli bir yüzeye sabitlemeyi başaran bilim, artık ona hareket kazandırmak istiyordu. Sonunda bunu başardı da, ve sanat bu bilimsel başarıyı alıp yüzyılımızın en kitlesel formuna kavuşturdu. Doğası gereği sinema tarihi teknolojik gelişmelerle başat gidiyor. Yeni kameralar, ses sitemleri ve dijital teknoloji seyrimizi geliştiriyor. Tabii sanatın en temel unsuru insanidir, o ayrı mesele…

Sinema-teknoloji ilişkisinin tamamen tek taraflı olduğunu söyleyemeyiz. Engin hayalgücüyle sadece sıradan insanlara değil, biliminsanlarına da ilham vermiştir. Örneğin Uzay Yolu’nda kullanılan pek çok teknolojik fantezi, ilerleyen yıllarda gerçeğe dönüşmüştür. Fakat 1945 tarihli Dead of Night filminin verdiği ilham çok daha farklı, neredeyse şiirsel. Bunu anlaşılır bir şekilde aktarabilmem için o tarihte evrenin varoluşu ile ilgili bilimsel tartışmayı anlatmam gerekiyor önce.

Büyük Tartışma: Big Bang mi, yoksa sabit evren modeli mi?

Einstein’ın Genel İzafiyet Kuramından yola çıkan Alexander Friedmann ve Georges Lemaitre ‘nin temelini attığı Big Bang kuramına göre, evren 10-20 milyar yıl önce büyük bir patlamayla aşırı sıcak ve yoğun bir noktadan meydana gelmiştir ve bu başlangıçtan itibaren gittikçe genişlemektedir. Evrendeki bütün maddeler bu patlamada ortaya çıktığı için kütle sabittir, ama evren (hacim) genişlediği için yoğunluk azalmaktadır.

Big Bang’in karşıt kutubundaki biliminsanlarına göre ise evrenin sonlu bir başlangıcı yoktu, hep vardı, kütlesi ve yoğunluğu sabitti. Big Bang’in temelini atan Einstein bile 1931′e kadar sabit ve sonsuz bir evren fikrini savunuyordu. Bu yüzden kuramının formülasyonuna müdahelede bulunarak bir sabit değer ilave etmişti. Big Bang üçlüsü.JPG

Sabit Evren Modelini savunanlar en ağır darbeyi Edwin Hubble ‘ın gözlemleri sonucunda aldılar. Hubble, galaksilerin ışığındaki kırmızıya kaymayı keşfedip galaksilerin birbirinden uzaklaştığını ortaya koydu. Galaksiler birbirlerinden uzaklaştığına göre geçmişte birbirlerine daha yakındı. Demek ki filmi geriye sararak izleyecek olursak belli bir zamanda bütün galaksilerin tek bir noktada toplanması gerekir.

Hubble herhangi bir model iddia etmedi, sadece gözlemlerini ortaya koymakla yetindi. Sabit Evren Modelini savunanlar bu gözlemlere karşı çıkamıyor, ama Big Bang’i kabul etmeye de yanaşmıyorlardı.

Kozmolojinin bu büyük tartışması Fred Hoyle , Thomas Gold ve Hermann Bondi isimli üç arkadaşın da çok ilgisini çekiyordu. Her iki teoriye de eşit mesafede durarak aralarında sürekli tartışıyor, bir fikre varmaya çalışıyorlardı. Sonunda kendi modellerini oluşturdular. Hem de bir sinema filmi sayesinde: Dead of Night. Yazar kitapta filmi çok güzel özetlediği için aynen alıntılıyorum.

!!! Dikkat, ilerleyen kısım filmin sonundaki sürprizi açıklamaktadır !!!

Dead of Night

(…) film, Ealing Stüdyoları tarafından yapılmış olsa da normalde yaptıkları nazik İngiliz komedilerine benzemiyordu. Hatta savaş sırasında uygulanan ve İngiliz halkının moralini bozabilecek filmlere engel koyan yasanın kaldırılmasından sonra çekilen ilk korku filmiydi.

Başrollerinde Mervyn Johns, Michael Redgrave ve Googie Withers’ın oynadığı Dead of Night filminde, mimar Walter Craig bir gün yatağından kalkıp taşraya gider ve yeni bir mimari projeyi konuşmak için bir çiftlik evini ziyaret eder. Çiftliğe vardığı zaman, ev sakinlerini sürekli gördüğü bir kabustan hatırladığını fark eder ve bunu onlara söyler. Ev sakinleri merakla ve şüpheyle karşılık verirler ve teker teker hepsi kendi garip deneyimlerini Craig’e anlatırlar ve beş farklı korku hikâyesi seyrederiz. Bu korku hikâyeleri domestik cinayetlerden hasta ruhlu bir vantriloka kadar uzanmaktadır. Her hikâyede Craig daha çok korkmaya başlar ve filmin sonunda olaylar tam bir kabusa dönüşür. Ancak birden uyanır ve tüm olup bitenlerin sadece kötü bir rüya olduğunu anlar. Yatağından kalkar, giyinir, taşraya doğru bir yolculuğa başlar ve yeni bir mimari projeyi konuşmak için bir çiftlik evini ziyaret eder. Çiftlik evine vardığı zaman, ev sahiplerini sürekli gördüğü bir kabustan hatırladığını fark eder ve bunu onlara söyler…

(Big Bang’in Romanı, Simon Singh, sayfa 317-318)

Filmin gerçek anlamda bir sonu ya da başlangıcı yoktu. Sürekli aynı döngüyü takip ediyordu. Film, Fred Hoyl’u çok etkiledi ve şöyle düşündü: Peki ya evren de böyleyse, belli bir başı ve sonu yoksa?

Hoyle, arkadaşları ile birlikte yoğun bir matematiksel çalışmaya girişti ve modelini bilim dünyasına tanıttı: Yarı-Sabit Evren Modeli.

Yarı-Sabit Evren Modeline göre, Hubble’ın ispatladığı gibi, galaksilerin birbirinden uzaklaştığı doğruydu, ama bu yüzden evrenin yoğunluğu azalmıyordu, çünkü sürekli yeni galaksiler ortaya çıkıyor, böylece yoğunluk sabit kalıyordu. Galaksiler sürekli ölüyor, yerine yeni galaksiler çıkıyor, boşluğu dolduruyordu. Filmin sonu yoktu, sonuna geldiğimizde film tekrar başa dönüyordu: Evrensel devr-i daim böyle işliyordu.Fred Hoyle (117 x 150).jpg

Hoyle, o tarihten itibaren Big Bang’e hararetle karşı çıktı. Bunun en büyük sebeplerinden biri felsefiydi. Big Bang evrenin sonlu bir başlangıcı olduğunu söylüyor, dolaylı yoldan da olsa bir “yaratıcı”ya işaret ediyordu. Sıkı bir ateist olan Hoyle için kabul edilmez bir şeydi bu. Ayrıca zihinsel olarak sonsuzluktaki devr-i daim fikri çok daha “güzel” görünüyordu.

İronik Mücadele

Hoyle’un mücadelesi mağlubiyetle sonuçlandı. Bilim Big Bang’in varlığını ispatladı, ama ironik bir şekilde ispatlanmasındaki en önemli katkı Hoyle’dan geldi. Big Bang’in isim babası bile Hoyle’du. Bilimsel bilgilerin halka aktarılmasını amaçlayan eğitsel bir radyo oyununda teoriyle dalga geçmek için verdiği bu isim genel kabul görüp bilimsel literatüre yerleşti. Asıl katkısı ise o sırada hem Big Bang’in hem de Yarı-Sabit Evren Modelinin en önemli sırrını açıklaması oldu: Elementler nasıl oluşuyordu?

Hoyle, basit atomların nasıl tepkimelere girerek daha ağır elementlere (mesele bizleri oluşturan karbon atomuna) dönüştüğünü teorize ederek, laboratuvar deneylerinde ispatladı. Ama bu keşif Big Bang’e daha çok yaradı, çünkü açtığı yoldan ilerleyen bilim adamları Big Bang sonrası atomların ve dolayısıyla yıldızların, gezegenlerin, galaksilerin nasıl ortaya çıktığını keşfettiler.

Hoyle’un ortaya koyduğu model yanlıştı, yani kişisel olarak bir başarısızlıktı. Ama bu başarısızlık insanoğlunun meraklı zihnine unutulmaz katkılar sağladı. Sanat, bilim ve felsefede başarısızlıkların böyle garip bir doğası vardır: Yıkımların bıraktığı kalıntılar, hakikatin yapı taşı olurlar.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

  • No Related Post