!f’in İstanbul ayağı tamamlanmış ve Ankara ayağı başlamak üzereyken, festivalin iki filmiyle daha bu haftayı da tamamlıyorum.

 Tuğba Keleş

Bu sene festivalde seyrettiğim bir avuç filmden biri Singapurlu yönetmen Eric Khoo’nun, Japon manga üstadlarından Yoshihiro Tatsumi’nin biyografisini anlattığı Tatsumi adlı animesi idi. Yoshihiro Tatsumi’nin manga tarihi içerisindeki önemi, manga türleri içerisine “yetişkin” kategorisini sokmuş olması şeklinde kısaca özetlenebilir. O döneme kadar genellikle fantastik ve gerçeküstü hikâyelerin yer ettiği mangaların arasında anlattığı gerçekçi hikâyelerle, yetişkinlere yönelik mangaların öncülüğünü yapan Tatsumi, döneminde çığır açmış bir sanatçı.

Good-Bye'daki Hell adlı hikâyenin animesi

Anime, Tatsumi’nin İngilizce olarak Abandon the Old in Tokyo, Good-Bye, The Push Man and Other Stories, ve The Black Blizzard adlarıyla yayımlanmış kitaplarından seçilmiş öyküleri, kendine has diliyle ortaya koymuş başarılı bir çalışma. Grafik dili, standart animelerden oldukça farklı olan yapıt, mangakanın öykülerini, The Drifting Life’taki otobiyografisiyle aralarda tamamlayarak, bir yandan da Tatsumi’nin kendi hayat öyküsünü anlatıyor.

Abandon the Old in Tokyo adlı hikâye

Yoshihiro Tatsumi’nin çizim ve hikâye dili için görünürde minimal, içerikte derin sıfatları rahatlıkla kullanılabilir. Yalnızca okuduğum mangalarından hareketle konuşmak gerekirse, The Push Man and Other Stories ve Abandon the Old in Tokyo’daki hikâyelerde senin benim gibi sıradan insanların hayatlarına, yalnızlıklarına daha bireysel dokunuşlar yaparken, Good-Bye’da yine bireysel olmakla birlikte arka planda II. Cihan Harbi’nin yıkıntılarının etkilerini okumak mümkündür. Yukarıda bahsi geçen kitapları içerisinde genellikle başkalarının hikâyelerine yer verirken asıl The Drifting Life’ta kendi otobiyografisine odaklanır. Tatsumi’nin anlattığı hikâyelerde karmavari bir döngü bulunmakta olup, karakterin sıkışmışlığı ve yalnızlığı, söz konusu döngü sebebiyle bir patlama yaşayarak, gerçekçi bir çizgide olumsuz bir sonuca bağlanır, ki Tatsumi’yi etkileyici yapan en önemli özelliği de bu benim gözümde.

Gelelim ikinci filmimize. Takashi Miike’nin son dönemlerde daha çok uyarlamalar yaptığından daha önce bahsetmiştik. İşte son filmi, bir oyundan uyarlanmış olan Gyakuten Saiban (Ace Attorney-2012).

Aynı isimli oyun, Nintendo Ds oyun platformu için Capcom tarafından 2001 yılında piyasaya sürülmüş. Macera türündeki oyunun ilk versiyonunda Phoenix Wright adındaki yeni mezun avukatın iş hayatına maydanoz oluyor, kendimizi Phoenix yerine koyarak, avukatın ister istemez üstlendiği cinayet vakalarında müvekkilini temize çıkarması için ipuçlarını her ayrıntısına kadar takip ederken, yalancı şahitleri de ifşa ediyoruz. Bana oynarken oyundan daha çok çizgi roman okuyormuşum hissi veren Ace Attorney, okumaktan üşenmeyen insanlar için pek sürükleyici bir oyun olabilir. Ama kendini aksiyonda kaybetmek isteyenler için hüsranla da sonuçlanabilir.

Ben ilk oyunun sonunu getiremedim ama Miike yönettiği filmde, ilk oyundaki büyük cinayet vakasını ele almış. Phoenix Wright, üstlendiği ilk davasında kız arkadaşını öldürmekten tutuklanan çocukluk arkadaşını kurtardıktan hemen sonra ilk davayla cinayet aleti açısından ilişkili olan ikinci bir cinayet davasının daha içine sürüklenir. Çömez Phoenix’in patronu, yeni bir davaya hazırlanma sürecinde, bir cinayete kurban gider ve olay yerindeki medyumluk eğitimi alan küçük kızkardeşi cinayetten tutuklanır. Kendisine yardım edecek kimsesi kalmayan ve patronuna çok şey borçlu olan Phoenix kolları sıvar ve o güne kadar tek bir dava kaybetmemiş savcıya karşı bile olsa, davayı çözmek üzere kız kardeşin vekilliğini üstlenir. Yalancı şahitlerle başlayan dava, ipuçları ile öyle entrikalı bir yere bağlanır ki, Miike filmi, oynayıcı olmadan  kendi başına çözmek zorunda kalmıştır.

Bu da mı yalan Sayın Savcı?

Film, oyunun iyi bir uyarlaması. Oyundaki mizah duygusunu Miike kendi has yöntemlerle beyazperdeye çok iyi yansıtmış. Karakterlerin saçmalık bazında seyreden tuhaf fiziksel özelliklerini de kullanarak, oyunda ya da animede ya da mangada sıradan olabilecek bir durumu mizah unsuru yapmaktan kaçınmamış. Phoenix Wright rolündeki oyuncu Narimiya Hiroki’yi 2003 yapımı Gokusen adlı dizinin ikinci sezonundan hatırlıyorum. Genellikle dizilerde rol alan Narimiya’nın oyunculuğu başlangıçta biraz göze batsa da, kısa süre içerisinde seyirci tarafından kanıksanıyor. Bu arada dizi demişken, festivalde seyrettiğim ve geçen hafta buraya da yazdığım Sumagura’da oynayan iki oyuncu da, dizi piyasasından sinemaya transfer olmuş oyunculardı. Japon sever genç kızların kayıtsız kalamayacağı Hana Yori Dango adındaki aynı adlı mangadan uyarlanmış dizide, (konunun uzmanları bilir) F4 namlı zengin oğlan çetesinin iki elemanını canlandıran Shôta Matsuda ve Abe Tsuyoshi, dizide yalnızca giyinip boy göstermenin aksine filmde babalar gibi oynuyorlardı. Yeri gelmişken öylesine araya sıkıştırayım dedim. Dönelim yeniden konumuza…

Phoenix "İtirazım var Hakim amca!" diye bağırırken

Aslında dönecek de fazla bir şey yok. Takashi Miike kötü film yapar mı? Yapar ama önemi yok. Ne yapsa izlenecekler listesine adını çoktan yazdırmış bir yönetmen, belki de biraz pratik yapmak için son dönemlerde sadık izleyicisini fazla tatmin etmeyen işler yapıyor ama dediğim gibi abi STV’de kalp gözü çekse oturur izlerim kardeşim. Kısacası siz sağ ben selamet dostlarım…

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA