Michael Claytonkonuk ninja

John Grisham sağolsun, Hollywood hukuk dünyasında geçen çok sayıda gerilim filmini seyirciye ulaştırdı. Gerçi ülkemizde avukatlar hakkında ABD’de olduğu kadar kötü nitelemeler yapılmıyor, ama bunun sebebi bizdeki avukatların kendilerini kutsal adalet davasına adamış birer nefer olarak görülmesi değil.

Deniz AkhanDeniz Akhan

Zengin müvekkilinin çıkarları için pislik yapan avukat tiplemelerimiz vardır, ama o dünyanın derinliklerine girmekten uzak, melodramı güçlendirmek için kullanılan yan karakterdirler daha çok. Bizim sinemamızda daha çok iş adamları ve politikacılar çürümüş tasvir edilir; öğretmenler, polisler, askerler, doktorlar vs. bu eleştirilerden nasiplerini almazlar.Rüşvet alan polis, askerlerine eziyet eden subay, öğrencisini taciz eden öğretmen, kendisini Karayipler’de tatile gönderen MR şirketine gereksiz yere hasta sevk eden doktor falan göremeyiz pek.

Hamamda iki erkek öpüştü diye hamamcıların, Erol Köse‘nin akıllara zarar Dr. Erol Bey klibinde hemşilerin dekoltesi görünüyor diye hemşirelerin ayaklandığı bir ülkede yaşamaktan mıdır bilmem, meslek dünyasının karanlık yüzüne yabancı bırakılmış Türk sineması. En alt düzeyde meslek gruplarına bile dokunamadığı içindir ki, hiyerarşinin daha tepelerine ancak soyut, teorik iğnelemelerle yaklaşabilmiş. Neyse, kısaca içimizi döktüğümüze göre asıl filmimize geçelim.

John Grisham

John Grisham, hukuk dünyasında yaşanan çürümüşlükleri tasvir etmek açısından Hollywood’un en çok başarı sağladığı yazarlardan. The Firm, The Pelican Brief, Runaway Jury gibi filmlerde adaletin nasıl da rayından çıkarıldığını, zengin çıkar gruplarının hizmetine sunulduğunu ve bu amaç uğruna hukuk firmalarının ve avukatların nasıl çalıştığını anlatır. Gerçi bu ahlaki eleştirileri bütünsel bir sistem eleştirisine dönmez; dürüst ve cesur bir avukat bütün pislikleri açığa çıkarıp adaletin yerine getirilmesini sağlar. Sinemalarımıza şu sıralar Duplicity filmi ile konuk olan Tony Gilroy da kendi yazdığı ve yönettiği Michael Clayton filminde bu açıdan perk bir fark yaratmıyor.

Michael Clayton
Kumar düşkünü avukat Michael Clayton’ın (George Clooney) tatildeki arkadaşının hatırına zengin bir müvekkilin evine gitmesinden sonra dönüşte arabasından inip bir tepenin üstünde gördüğü üç tane atın yanına yürürken (şiirsel güzellikte bir sahne) arabasının havaya uçmasıyla başlıyor film. Sakin bir dramadan gerilime kıvrılan bu bölümden sonra dört gün öncesine gidiyoruz. Michael’ın çalıştığı şirketin ortaklarından Arthur Edens (Tom Wilkinson) çevreye ve insanlara zarar verdiği için davalı bir kimya şirketinin savunması üzerinde çalışırken (oldukça sıradışı bir şekilde) davayı bırakıyor. En büyük müşterilerinden birini kaybetme korkusundaki ortaklardan Marty Bach (Sydney Pollack) Arthur’u bulup durumu toparlaması için Michael’ı görevlendiriyor. Ancak kimya şirketinin üst düzey yöneticisi Karen Crowder da (Tilda Swinton) şirketin haksızlığını ispatlayan belgelerin açığa çıkmasını engellemek için gereken her şeyi yapmak üzere harekete geçiyor.

Görüleceği üzere konu kâr uğruna insanı ve çevreyi hiçe sayan bir şirket, buna hizmet eden bir hukuk firması ve buna karşı harekete geçen avukat teması açısından hiçbir yenilik getirmiyor film. Yaşanan kovalamaca, entrika, gerilim vs. açısından John Grisham uyarlamalarının da gerisinde. Peki, bu filmi John Grisham uyarlamalarından daha öteye götüren ne? Bu sorunun cevabı Tony Gilroy’un insani derinliğe sahip senaryosunda, şık ve atmosfer dolu yönetmenliğinde yatıyor.

Michael Clayton

Hollywood standartlarının dışında kalarak Michael Clayton’ın hayatının içine girmek için oldukça zaman harcayan bir senaryo var önümüzde. Çalıştığı şirketin ufak pisliklerini temizlemekte çok başarılı olduğu için dava takip etmekten (ve gelecekte şirkete ortak olma olanağından) uzak kalmış, geleceğini garanti altına almak için giriştiği bar işletmeciliği işinde alkolik kardeşi yüzünden onbinlerce dolar zarara uğramış, boşanmış, çocuğuyla ağır aksak bir iletişime sahip avukat profili doyurucu derinliğe sahip. Diğer yanda Karen Crowder karakteri, filmde daha az zaman alan, buna rağmen Tilda Swinton’un (Oscar’la ödüllendirilmiş) başarılı performansıyla kendini tamamen kariyerine adamış, bu uğurda -zorlansa da- her şeyi göze alacak biri olarak ustalıkla tasvir edilmiş.

Daha önce The Devil’s Advocate, Armageddon, Proof of Life ve Bourne serisinde senaristlik yapan Tony Gilroy ilk yönetmenlik çalışmasında oldukça düzgün bir iş çıkarmış. Filme hakim olan puslu mavi/gri görüntü yönetimi ve filmin atmosferinin ne üstüne çıkan ne de gerisinde kalan müziğiyle seyredilmesi gereken bir film. Evet, çarpıcı eleştirileri, zihin açıcı yönelimleri yok, ama bir Hollywood geriliminde alışık olmadığımız dramatik yoğunluk bunları maruz gösteriyor. Sydney Pollack, George Clooney, Anthony Minghella, Steven Soderbergh gibi isimlerin yapımcılığını üstlenmesi bile başlı başına cezbedici bir unsur.

Michael Clayton
Michael Clayton
Yön:Tony Gilroy
Oyn: George Clooney,Tilda Swinton,Tom Wilkinson,Sydney Pollack

Eleştiri Notu: 7.5/10
Seyir Notu: 6.5/10

Bu yazılar da ilginizi çekebilir