
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
Her ne kadar Peter Jackson ismi genel seyirci için Yüzüklerin Efendisi (The Lord of The Rings) serisi ve King Kong gibi dev bütçeli, gişe canavarı filmlerin yönetmenini ifade etse de, ayrıca kariyer hikâyesi ile hem dikkat çeken hem de yönetmen adayları için ilham veren biri olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bad Taste gibi sıfır bütçeli bir filmden başlayan sürecin sonunda yapımcısı olduğu Yasak Bölge 9‘un (District 9)afişlerinde ismi yönetmeninkinden daha büyük yazılacak derecede önemli bir tercih sebebine dönüştü. Yüz milyonlarca dolarlık bütçeli filmlerden sonra yönetmenlerin daha mütevazı çalışmalara imza atması bilindik bir durum. Tabii Cennetimden Bakarken‘in (The Lovely Bones) bütçesi tek başına kaç Türk filmine bedel, o ayrı konu…
Senaryoya temel olan Alice Sebold‘un romanı aslında ilk kez Anghel sa lupa ismiyle Filipin’de sinemaya uyarlanmış (merakımı cezbetmedi değil). Kısaca konusu şöyle: 70′lerin renkli ve huzurlu Amerikan banliyösünde yaşayan Salmonların hayatı 14 yaşındaki kızları Suise’nin faili meçhul bir cinayete kurban gitmesiyle büyük bir travmaya uğrar. Susie cennete gitmek yerine Araf’a tutunarak sevdiklerinin ve katilinin hayatını izlemeye başlar. Bir yanda ailesinin bu felaketin ağırlığı altında dağılmaya başladığını görerek üzülür, diğer yanda katilinin serbest bir şekilde hayatına devam ettiğini görerek kinlenir. Özellikle cinayetin peşini bırakmayan babasına varlığını hissettirerek yol göstermeye, intikamının alınmasını sağlamaya çalışır. (Görüldüğü üzere dağıtım şirketi -genelde olduğu gibi- yalan yanlış bir çeviri ile Araf’tan bakan kızcağızı Cennet’e oturtuvermiş).
Peter Jackson teknik zanaati üst seviyede, görkemli çekimleri ustalıkla kotaran bir yönetmen. Üstüne üstlük şiddet ve korku öğelerini bolca kullanmasına rağmen Hollywood’un cılkını çıkardığı naifliğe de sahip. Her filmini keyifle seyretmeme rağmen kendisine mesafeyle bakmamın sebebi de bu. (Onun gibi Hollywood’a dışardan gelmiş, kendini büyük bütçeli filmlerde ispatlamış ve The Hobbit filminde beraber çalıştıkları Guillermo del Toro‘yu özellikle şaheseri Pan’ın Labirenti (El laberinto del fauno)filmi nedeniyle daha çok takdir ediyorum). Cennetimden Bakarken‘in konusuna baktığımda nasıl bir film seyredeceğim konusunda net bir fikir edinemedim: Karanlık atmosferli, yoğun bir gerilim de olabilirdi, sevginin ahiret dünyasının sınırlarını dahi aşabildiğini gösteren naif bir film de. Sonucun ikinci seçeneğe daha yakın olduğunu söyleyebilirim.
Peter Jackson drama dozu yüksek bir hikâye aktardığının farkında olarak, önceki büyük filmlerinde alışkın olduğumuz görkemli sahneleri, uçan kamera hareketlerini fazlaca kullanmıyor. Buna rağmen özellikle Araf görüntüleri ile görselliğini olabildiğince zenginleştiriyor. Bilgisayarla yaratılan bu dünyada, kimi geriye kimi ileriye dönük sembolik imajlar anlatıma ayrı bir lezzet katıyor, ama çok derin bir hayalgücünün eseri olduklarını söyleyemeyiz.
Filmin görece başarısı, hikâyenin tek boyutta kalmamasından kaynaklanıyor. Aile fertlerinin birbirlerine karşı ölümü bile aşan sevgisi, yaşamın derin acıları karşısında ayakta kalabilme erdemi, ölümün yaşam içindeki anlamı ve seri katil gerilimi gibi unsurları barındırıyor. Bu nedenle film tek bir janr‘a (türe) girmiyor: Hem bir aile dramı, hem bir seri katil gerilimi, hem de ölüm ve yaşam üzerine fantastik bir anlatı. Bu unsurlar hikâye akışı boyunca kimi zaman kendini ön plana çıkıp kimi zaman geride kalarak seyircinin beklentilerinde kırılmalara yol açıyor.
Önemli not: Yazının devamında filmin bütün gelişmeleri açık edilmektedir.
Mutlu bir aile tablosuyla başlayan film, cinayetten sonra seri katil gerilimine, ölen Susie’nin Araf’a yerleşmesi ile de fantastik bir anlatıya aynı anda dönüşüyor. Bu noktadan sonra kızını çok seven babanın katili bulmak için dinmek bilmez çabasına, Susie’nin yarım kalan aşkının hüznü, ailesine duyduğu özlem ve katiline duyduğu nefretle bu çabaya verdiği desteğe şahit oluyoruz. Ancak bu çaba zamanla ölümün kabullenmeyişine, evin daimi bir mezarlığa dönüşmesine neden oluyor. Anne ve baba arasında büyük bir uçurum açılıyor ve anne evi terk ediyor. Bu dönüşüm aile dramasını ön plana çıkartarak bizlere David Fincher‘ın Zodiac filmini hatırlatıyor. Çünkü Zodiac da seri katil hikâyesi gibi başlıyor, ama asıl olarak katili yakalamaya çalışanların hayatlarına, yaşadıkları travmalara ve dönüşümlere odaklanıyordu.
İlerleyen süreç filmin daha önce bahsettiğim tarzların iyice harmanlandığı bir şekilde devam ediyor: Ailenin bu sorunu nasıl aşacağını beklerken Susie’nin Araf’ta kavrayışının değiştiğini görüyoruz, ama katilin yeni bir cinayet hazırlığı içine girmesi ve Susie’nin kızkardeşinin katilden şüphelenmesiyle birlikte ile daha da tırmanan gerilim geri dönüyor.
Film en ilginç manevrasını bu noktada yapıyor: Kızkardeş katilin evine girmiş, cinayete ilişkin kanıtı elde etmişken annenin eve dönüşü ile anlatı ölüm ve yaşam üzerine odaklanıyor. Akla Darren Aronofsky‘nin Kaynak (The Fountain) filmi geliyor, ama onun kadar metafiziksel bir yaklaşım söz konusu değil. Susie fark ediyor ki, ölümün boşluğu yaşamın önceliğini gölgelememeli. Aslolan hayat; ailesinin yaşama devem etmesi, mutluluğu, birliği ve beraberliği. Anlıyor ki sadece ailesinin değil, kendisinin de ölümünü kabullenmesi, son vedasını edip yoluna gitmesi gerekiyor. Bu önerme, katilin bir kasada sakladığı kemiklerin yok edilmesi, polisin müdahalesine rağmen katilin kaçması ile filmin ağırlık merkezine oturuyor. Göründüğü kadar derinlikli olmasa da katharsis odağındaki bu kayma filmin değerini arttırıyor. Ama Peter Jackson genel seyirci tatminine yönelik ucuz bir finale imza atarak (romandan kaynaklanıyor olması önemli değil, romana birebir bağlı kalacak diye bir şart yok) bu değeri eskisinden de geriye çekiyor.
Bahsettiğim ucuz numara katilin ilahi adaletle ölmesi. Klasik bir Hollywood numarası bu: Seyirciye kendisiyle özdeşleştirebileceği bir karakter ve neler yaşanırsa yaşansın, hayattaki karşılığı ne olursa olsun onu tatmin edecek mutlu bir final ver, doyuma ulaşmış bir şekilde evine gönder.
Bu ucuz final gişeye yönelik mecburi bir taviz, görmezden gelinebilecek bir kusur olarak değerlendirilmemeli. Ölümün kesin bir gerçek olarak kabulünü, yaşama tutunmanın erdemini adalete kavuşmayan bir cinayette bile savunan bir film, bu vurgusunun üzerinde ayakları sağlam bir biçimde duracaksa katilin peşini bırakmalıydı.
Ülkemizde seri cinayetler yaşanmadı pek, ama pek çok faili meçhul cinayetin kara lekesini taşımaktayız. Sıradan vatandaşların cinayetleri sabah kuşağında ucuz ve yoz bir biçimde, reyting avcılığı amacıyla para çarklarında defalarca iğfal ediliyor. Siyasi cinayetlerse bize hizmet etmek için varolan devletin kademelerinde ufalanarak unutturulmaya çalışılıyor. Bunların açığa çıkartılması, tetiği çekenler kadar azmettirenlerin de yakalanması hem mağdurların hem de toplumun selameti için zorunlu. Ama bu başka bir konu. Seküler adalet anlayışımızın gereklilikleri.
Cennet’in dolayısıyla ahiret hayatının kabulüne dayanan bir hikâyede katilin yakalanması gerçek adaleti sağlamaz zaten: Onun asıl cezası Cehennem’de verilir. Katilin bir uçurumdan yuvarlanırken bütün kemiklerinin kırılmasını, her darbede çektiği acıyı olabildiğince gösteren film bizi bu ucuz tatminle kandırarak hem asıl önermesini silikleştiriyor hem de kendine ihanet ediyor.
Bu film bize tekrar hatırlatıyor ki; özdeşleştirme başka hayatlara ve başka dünyalara temas etmemizi, kendimiz sorgulamamızı, hayatın merkezinde olduğunu sandığımız benliğimizi ölü sabitlikten çıkarmamızı sağladığı için faydalı bir durum olabilir, ama aynı zamanda bir zaafiyettir. Haz, kusur ve derinliksiz bakışımıza yönelik bir kanca olarak kullanılabilir.
Cennetimden Bakarken
(The Lovely Bones)Yönetmen: Peter Jackson
Senaryo: Fran Walsh, Philippa Boyens, Peter Jackson (Alice Sebold’un aynı isimli romanından)
Oyuncular: Mark Wahlberg, Rachel Weisz, Saoirse Ronan, Stanley Tucci2009 yapımı, 135 dakika
"Bir eli dünyada: Cennetimden Bakarken (The Lovely Bones)" için Bir Yanıt
Bu filmin içinde iyi ki Susan Sarandon'un ete kemiğe büründürdüğü büyükanne karakteri var. İnsana nefes aldıran tüm anlar bu karakter üzerine kurulmuş bence.
Yorum Yazın