1968 Ses Dergisi Sinema Artisti Yarışması’nda birinci olduğunda 26 yaşındaydı ve en büyük ideali hemşehrisi Yılmaz Güney gibi Türk sinemasında kendine yer edinebilmekti. Başlarda yüzüne gülen Yeşilçam ve hayat ona sonraları ihanet edecekti. 36 yaşında hesaplı kitaplı bir cinayete kurban gittiğinde Uğur Güçlü ardında 29 film bırakmıştı.

Ege Görgün (Landlord)

60’lı yıllarda başlayıp, 80’li yıllara kadar süren görkemli bir yayın hayatı oldu Ses dergisinin. Sosyal hayatın, magazin dünyasının, Yeşilçam’ın ayrılmaz bir parçasıydı. Hollywood’a açılan bir pencereydi. Dünyaca ünlü yıldızların aşk hayatlarını, haklarında yapılan fiskosları, çektikleri filmleri, gelecekte dahil olacakları projeleri Ses dergisinden okuyup öğrendi Türk halkı.

Kimilerinin hayatını ise sonsuza dek değiştirdi Ses dergisi… Tarık Akan’ın, Ediz Hun’un, Hülya Koçyiğit’in, Necla Nazır’ın, Oya Aydoğan’ın, Selda Alkor’un, Tamer Yiğit’in, Süleyman Turan’ın, Gülşen Bubikoğlu’nun, Ajda Pekkan’nın… Bu isimler ilk kez Ses dergisinin açtığı yarışmalarla kamuoyunun karşısına çıktılar. Kimisi Sinema Artisti Yarışması’nın, kimisi Kapak Yıldızı Yarışması’nın birincisi olmuştu. Bazılarına ise finalistlerden biri olmak bile yetmişti, Yeşilçam’dan bir sinema filminde oynama teklifi almak için.

Tüm bunları derginin 1968’de gerçekleştirdiği Sinema Artisti Yarışması’nı kazanan Uğur Güçlü de çok iyi biliyordu. Zapdedilmez derecede mutlu, umutlu ve heyecanlıydı bu yüzden. Bir zamanlar kendisi gibi sıradan olan insanlar, şimdi Türkiye’nin en tanınmış isimleriydiler. Yeşilçam’ın starlarından biri olma hayallerine şimdi o da çok ama çok yaklaşmıştı. İlk röportajını verdiği Ses dergisine şöyle diyordu:

“Sinema artisti olmak çok cazip bir şey… Milyonlarca insan tarafından tanınmak ve sevilmek, muhakkak ki insanı mutlu yapacak sebeplerin başında geliyor. Şöhret ve servetin insanı, eğer gücü varsa, saadete, mutluluğa götüreceğine inanıyorum. Bu inançla Ses’in yarışmasına giredim ve… Evet ve kazandım işte.”

Uğur Güçlü 27 Mayıs 1942’de Adana’da, Reşatbey Mahallesi’nin 248’inci sokağında bulunan 31 numaralı evde doğmuştu. Çitftçilikle uğraşan beş çocuklu babasının tek erkek evladıydı Uğur. Babası vefat etmeden kısa bir süre önce İstanbul’a gelip Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılı okumaya başladı. Ses’in yarışmasına katıldığında hala öğrenciydi Güçlü. Kadıköy Özel Mühendislik ve Mimarlık Okulu’nun dördüncü sınıfına gidiyordu. Bitirdiğinde mühendis çıkacaktı. Ama gözü mühendislikte falan değildi bu yakışıklı, boylu poslu, kara yağız Anadolu delikanlısının, o “sinema artisti” olmak istiyordu.

“Mühendisliği her zaman yapabilirim. Ama, artistlik, hele bizim sinemada jönprömiyerlik ile başlıyor. Bu da belli bir yaştan sonra mümkün olmuyor tabi.”

Uğur Güçlü “her zaman yapabileceğine” inandığı mühendisliği çok kısa bir süre için yapma fırsatı bulacaktı. Oysa ensesinden giren iki kurşunla öldürüldüğünde son oynadığı filmin üstünden 4 yıl gibi uzun bir süre geçmişti.

Yarışmadan sonraki ilk aylarda her şey yolunda gitmişti. Yücel Uçanoğlu’nun yönettiği Yedi Adım Sonra’da Özcan Tekgül’le kamera karşısına geçti. Yılsonuna kadar 8 filmde daha oynadı Uğur Güçlü. 1969 yılını da aynı sayıda filmle kapadı. Hiç de fena rakamlar değildi bunlar. Ama ne çok yetenekliydi Uğur Güçlü ne de gişesi yüksek bir oyuncuydu. Oynadığı film sayısı 1970’de oldukça geriledi ve 4’e düştü. (Bu yıl içinde rol aldığı İki Aşk Arasında filminin yönetmeni Bilge Olgaç ile aralarında bir aşk ilişkisi vardı. Ama şöhretin pırıltıları ve yakışıklılığı diğer kadınları da Güçlü’ye doğru çekiyordu. Uğur Güçlü itiraz etmeden kabul ediyordu bu tür davetleri. )

Kendini geliştirmek için elinden geleni yapıyordu aslında. Zamanın ünlü atletik jönlerinden geri kalmamak için evde vücut geliştirme egzersizleri, salonlarda karate antrenmanları yapıyordu. Yıl sonunda Ses dergisinde yayınlanan ve ısmarlama bir iş olduğu her halinden belli bir röportajda bol bol Türkçe ve İngilizce sinema kitapları okuduğundan söz ediyordu. Röportaj 1971’in Uğur Güçlü’nün yılı olacağı öngörüsüyle bitiyordu. Ama ertesi yıl da öncekinden pek farklı olmadı: Uğur Güçlü yalnızca beş filmle, o da hayli vasat yapımların afişlerinde boy gösterdi. Ama filmleriyle ses getiremeyen yakışıklı aktör, rakipsiz bir şekilde başrolünü üstlendiği bir gazete haberiyle bir kez daha isminden söz ettirecekti.

UĞUR GÜÇLÜ TUTUKLANDI

Gazeteler böyle vermişti haberi. Anlatılanlara göre Uğur Güçlü evine yemeğe gittiği film prodüktörü, fabrikatör İsak Bernadete’yi ve onun arkadaşı Ali Rıza Boyel’i silahla tehdit etmiş, alıkoymuştu. Ama o sırada çalan telefonu Uğur Güçlü açıp konuşmaya başlayınca onun bir anlık boşluğunda yararlanan İsak Bernadete evden kaçmış ve durumu polise ihbar etmişti. Güçlü, sorgusunda sarhoş olduğu için tehditi hatırlamadığını, tabancayı ise Bernadete ile araları açık olduğu için yanına aldığını söylemişti. Bir komploya kurban gideceğinden korkuyordu sözde. Yeşilçam daha üç sene öncesine kadar film artistlerini yalnızca beyazperdede, gazete ve dergilerde göeüp iç geçiren o mektepli delikanlıyı nasıl bu hale getirmişti?

Uğur Güçlü bir süre sonra salıverilse de yaşanan bu olay onun düştüğü sıkıntılı durumu yeterince anlatıyordu. Bir süreliğine de olsa o çok arzuladığı şöhrete sahip olmuş, hayalini kurduğu gücün tadına varmıştı. Şimdi tüm hayallerinin ellerinden hızlı bir şekilde kaydığını görüyor ve çaresiz çırpınışlarla bu durumdan bir çıkış yolu arıyordu. Yeşilçam’ın kaybedenlere karşı takındığı acımasız yüzü karşısında eline silah alıp hoyratlaşmaya bile vardırmıştı işi. Tabi bu fazla Adanalı, fazla Yılmaz Güney’vari hareket, durumunu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramadı. Zaten az olan film teklifleri tamamen kesildi. Bir yapımcıya silah çekmek akıl karı bir davranış biçimi değildi o zamanın Yeşilçam’ında. Suphi Kaner bundan çok daha azı için intihara sürüklenmemişmiydi.

TÜRK FİLMİ GİBİ NİŞAN

Uğur Güçlü yalnızca sektörde değil, kamuoyu nezdinde de zedelenen imajını tamir etmek maksadıyla sürpriz bir nişan yaptı. Rica minnet yaptırıldığı abartılı dilinden de belli olan Milliyet haberinde bu olay şu cümlelerle yer aldı.

“1968 yılından bu yana 26 filmde başrole çıkan tanınmış aktör gönlünü kaptırdığı 25 yaşındaki güzel bir eczacı kızla beklenmedik anda nişanlanmaya karar vermesi, Yeşilçam’da büyük bir sürpriz yarattı.”

Uğur Güçlü bu nişanın hikayesini de şu sözlerle anlatıyordu:

“Emel’le ben Adana’da doğduk, büyüdük. Çocukluğumuz bir arada geçti. Geçen yıl bir iş nedeniyle Adana’ya gittiğimde karşılaştım. Yıllar sonra çocukluk arkadaşımı görmek beni pek mutlu kılmıştı. Bu mutluluk daha sonra beni bambaşka bir mutluluğa itiverdi.” (03.10.1971)

Tüm bu PR manevralarına rağmen Uğur Güçlü’nün adı bu haberden sonra artık pek duyulmayacaktı. 1972’de hiçbir filmde oynayamadı. 1973’te rol aldığı tek film Müşerref Tezcan’la birlikte oynadığı Meryem oldu. 1974’de ise kariyerinin son filmi olan Yüreğimde Yare Var’danın afişinde ismi diğer yanrollerde yer alanlardan biraz daha büyük yazılmış olsa da, Türkan Şoray ve Hakan Balamir’in başrollerini paylaştığı filmde yalnızca yardımcı oyuncularından biriydi. Böyle sessiz ve sakin sinema sahnesinden çekilen Uğur Güçlü hayat sahnesinden ise 1978’de ama bu kez ses getirerek çekilecekti.

“Ben onu öldürmeseydim, o beni öldürecekti.”

Fatih otobüs durağının yakınındaki Kilim Pastanesi’nin önünde gerçekleşti olay. Gazeteler önce bir kadının kullandığı arabadan açılan yaylım ateşiyle öldürüldüğünü yazdı Uğur Güçlü’nün. Enseden iki, bacağından bir kurşunla vurulmuştu. Mercedes marka araba olayın ardından hızla Saraçhane yönüne doğru uzaklaşmıştı görgü tanıklarının ifadesine göre. Cerrahpaşa hastanesine kaldırılan Uğur Güçlü kurtulamamıştı.

Polis kısa süre içinde 34 YY 003 plakalı Mercedes’i kullanan kadını buldu. Kadının adı Serpil Yaşar’dı ve Uğur Güçlü’nün iki yıldır ayrı yaşadığı karısıydı. Uğur Güçlü’yü vuran ise soyadı benzerliğine rağmen aralarında hiçbir akrabalıklarının bulunmadığı Kars doğumlu Selahattin Güçlü’ydü. S. Güçlü Beşiktaş Ortabahçe’de kulüp ve kahvehanesi olan; daha önceden olay çıkarmak ve silah taşımak suçlarından sabıkaya sahip bir adamdı. Güçlü ve Yaşar, Uğur Güçlü’nün silahını çekip kendilerine saldırdığını iddia ettiler. Yaşar polisteki sorgusunda şunları söyledi:

“Bir sorunum için adliyede bulunuyordum. Dışarı çıktığımda ölen eşimin çok iyi, benim ismen tanıdığım Selahattin Güçlü’ye rastladım. Bana ‘Beni Fatih’e bırakır mısn?’ dedi. Ben de, ‘Olur,’ dedim. Kilim Pastanesi’nin yakınında eşim Güçlü yolumuzu kesti. Bana: ‘Bu adamla dolaşmaya utanmıyor musun?’ dedi. Ben de açık olan camı kapattım. Bu kez Selahattin’in yanına dolaştı. Tartışmaya başladılar. Selahattin dışarı çıktı ve ateş etti.”

Selahattin Güçlü’nün versiyonu biraz daha farklıydı:

“Bizi arabada görünce tabancasını çekerek bana kendi arabasına geçmemi söyledi. Ben arabadan çıktıktan sonra kendisiyle boğuştuk ve elinden tabancasını aldım. Boğuşma esnasında tabanca ateş aldı ve Uğur yere yıkıldı. Eğer ben onu öldürmeseydim o mutlaka beni öldürecekti.

Oysa olayın bu anlatılanlardan oldukça farklı olduğu daha sonra anlaşılacaktı. İkili Fatih’e Uğur Güçlü’yü öldürmek içim gelmişti. Serpil Yaşar kimine göre kullandığı Mercedes’i paylaşamadıkları için, kimine göreyse Uğur Güçlü’nün kendisini terk etmesinin intikamını almak için S. Güçlü’yü bu cinayeti işlemeye azmettirmişti. O, eski kocasıyla pastanenin önünde konuşurken üç dört metre ileride bekleyen Selahattin Güçlü silahını ateşlemiş ve Uğur Güçlü’yü vurmuştu.

Ancak polis kadını hemen tutuklamadığı için 7 aylık cezası kesinleştiğinde Serpil Yaşar çoktan yoklara karışmıştı bile. Tetiği çeken Selahattin Güçlü ise 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 4 yıl sonra, 1982’de yargıtay az bulduğu bu cezaları artıracak, Güçlü’nün hapis cezasını 24 yıla, Yaşar’ın cezasını ise 7 aydan 12 yıl ağır hapse çevirecekti. Serpil Yaşar hala firarda olduğu için bu karar gıyabında verilmişti.

Serpil Yaşar 7 yıl boyunca yakalanmamayı başardı. Ama 1985’te şansı bu kez yaver gitmeyecek ve paçayı ele verecektir. Malatya’da annesi ve kızkardeşi ile kaldığı otelde asayiş şubesi ekiplerinin kimlik kontrolü sırasında Vasfiye Tülin Ulusoy adına düzenlenmiş sahte nüfuz cüzdanı ile yakalanır Şevkiye Serpil Yaşar. Kadının yakalandıktan sonraki soğukkanlılığı insanı ürpertecek cinstendir. “Yanımda annem ve kızkardeşim olmasaydı, yine izimi kaybettirebilirdim” der önce, sonra kendisine yöneltilen bir soruya herkesi şaşırtan bir yanıt veriri: “Kocamı öldürttüğüme pişman değilim.”

Adanalı delikanlının büyük hayalleri vardı. Bu hayallere onlara dokunabilecek kadar yaklaşmasına izin verilmişti. Sonra ihsan ettikleri her şeyi verdikleri gibi geri almışlardı. Uğur Güçlü öldürüldüğünde artık çoktan umudunu kesmişti sinemadan. Kısa bir süre önce Devlet Demir Yolları’nda mühendis olarak işe başlamıştı. Hayatını düzene sokma arefesindeydi. Ama Yeşilçam melodramlarını aratmayacak bir sonla hayata veda etti. Hayalleri ise ondan çok daha önce ölmüştü. Adana’da toprağa verildi Uğur Güçlü. Ne hazindir ki, o koca bedenin, uçsuz bucaksız hayallerin üstünü örtmeye bir avuç toprak yetmişti.

UĞUR GÜÇLÜ FİLMOGRAFİSİ

Yüreğimde Yare Var (1974)
Meryem (1973)
Ayşegül (1971)
Bicirik İş Başında (1971)
Elvan (1971)
Gurur Ve Kin (1971)
Bicirik İş Peşinde (1971)
Aşk Sürgünü (1970)
Firari Aşıklar (1970)
İki Aşk Arasında (1970)
Üç Kral Serseri (1970)
Ana Yüreği (1969)
Anadolu Soygunu (1969)
Bir Sevgili Uğruna (1969)
Çılgınlar Cehennemi (1969)
Evvel Allah Sonra Ben (1969)
Galatalı Fatma (1969)
Kanlı Gelinlik (1969)
Kapıcının Kızı (1969)
Kirli Yüzlü Melek (1969)
Kara Bahtım (1968)
Acı Yıllar (1968)
Aşkların En Güzeli (1968)
Bağdat Yolu (1968)
Çingene Güzeli (1968)
Leylaklar Altında (1968)
Talihsiz Meryem (1968)
Yaratılan Kadın (1968)
Yedi Adım Sonra (1968)