
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.


Bir mahallenin olsa olsa en fazla iki bakkalı olur ve bu bakkallardan mutabık kalanının önünde toplanırdı gençler.. Bundan tam kırk yıl önce.. Günün okul, iş çıkışı gibi belli saatlerinde ya da tatil günlerinde nüfus artışı gözlenebilen bu güruhun bir de devam konusunda süreklilik gösteren elemanları göze çarpardı..
Gizli ya da açık işsiz güçsüzlükleriyle maruf, genelde de psikopatlıkla taltif edilmiş -nispeten yaşlı- bu tipler, bakkal önüne takılarak -çok lazımmış gibi- racon kesmenin püf noktalarını hevesle öğrenmeye çalışan bıyığı yeni yeni terlemişlere, kendi zavallı hallerine bakmadan öğütler verirlerdi..
Bu hıyarlar, bir yandan ‘memeleri yeni tomurcuklanan’ kızlar da dahil, mahallenin henüz evlenmemiş dişi nüfusuna ‘sahip çıkma’ ayağına musallat olurlarken; diğer yandan, avucuna aldığı genç erkeklere, oradan tesadüfen geçmekte olan ya da kızları takip ederek mahalle sınırına tecavüz eylemiş ‘yabancı’ delikanlıları hedef gösterirlerdi..
Üstelik bir de bu tipleri, mahalle namusuna halel gelmesini önleyici birer milli kıymet olarak görme yönünde, öteden beri süren bir şartlandırılmaya uğramışızdır ki bu kadar olur yani..
Pek sanmıyorum ama- belki de çok eski devirlerin mahallelerinden ve insanlarından kaynaklanan bir yanılsamadır günümüze dek gelen bu yanlış algılama..
Dikkat buyurunuz.. Kırk yıl önceden bahsediyorum..
Yazılı belge varsa eğer tartışırız, o ayrı da; “Car car ötüyorsun ama yüz yıl önce durum çok farklıydı.. Sen bu işlerden ne anlarsın düdük?” diyecek birilerini de ciddiye alacak halim yok.. Binaenaleyh, bu böyledir diyorsam böyledir..
Hiçbir zaman o ‘ağır’ ağbilerden olamayan ve henüz çömez iken, SSK’dan önce ‘mahalle kurumundan’ direkt emekliye ayrılmış biri olarak, şimdi bizim oralarda durum nedir bilemiyorum ama.. Benzer koşullardaki yerlerde kırk yıl sonra da pek bi şeyin değişmediğini, Bornova Bornova filmiyle ve de ibretle görmüş olduk..

Belki de tek fark, değişen hayat şartları neticesinde oluşan ortamın, o ağbilerin, gerçek yüzlerini gizlemelerine artık pek ihtiyaç bırakmamış olmasındadır..
Salih ve Hakan, tam da benim yukarıda tarif etmeye çalıştığım ‘ağbi-çömez’ ikilisine karşılık gelen ‘geleneksel’ mahalle tiplerimizdendir..
Salih (Kadir Çermik), okumuş yazmış kaliteli bir aileden gelmesine rağmen işi serseriliğe vurmuş, davranışlarıyla da çevresindekilere korku salmış biridir..
Canı sıkıldıkça motor tamiri işlerine bakan; fakat, çoğunlukla köşedeki bakkalın önüne rastlayan alçak duvarın orada çiğdem çitleyerek takılan, kah genç oğlanlara akıl veren, kah oradan geçen kızlara laf atan bu herifin asıl geçim kaynağı, öğrenciler başta olmak üzere mahallenin müptelalarına uyuşturucu tedarik etmektir..
Hakan (Öner Erkan), futbolculuk sevdasına bir lise diploması edinememiş, üstelik ağır bi sakatlık geçirerek belki de bir ihtimal hayatını kurtarabilecek futbolculuk kariyerini de daha başlamadan noktalamak zorunda kalmış, temiz kalpli -aptal demek ağır kaçabilir belki ama- kafasının biraz yavaş çalıştığını sandığımız genç bir oğlandır..
Askerlik vazifesinin ardından, Salih ağbisinin yanında ‘bakkal önü’ nöbetine takılan, hiçbir mesleği olmadığından kelli taksi şoförlüğünü dahi hayalindeki bir iş olarak görebilen Hakan, öte yandan da mahallenin güzel liselisi Özlem’e aşıktır..
Hakan’ın kendi deyimiyle ‘hasta olduğu’, bir defa göz göze geldiğini cümle aleme duyurmasına karşın onunla tek kelime konuşmaya dahi cesaret edemediği Özlem (Damla Sönmez), bir süre önce başından geçen ve bu filmin de ağırlık merkezini oluşturan iğrenç bir saldırının travmasıyla olsa gerek, cigaralık tüttürerek ve haplanarak ‘kafa iyi’ dolaşan ‘isyankar’ bir kızdır..

Orta halli bir ailenin kızı olarak ‘normal’ lisede okuyan Özlem’in, halihazırda Anadolu lisesinden vaziyeti iyi bir sevgilisi olduğundan; şu bizim işsiz-güçsüz ayrıca da ‘medeni’ cesaretsiz
Hakan’a, bu kızı tavlama hususunda pek bi şans veremiyoruz maalesef..
Yine de: “Zaman neler gösterir belli olmaz sevgili Hakan” demek de boynumuzun borcudur tabii..
Filmin size tanıtmak istediğim son kişisi: Felsefe okuduğu halde (Ya da okuması yüzünden) bir iş bulamamış, hayallerinde ise çekmedik belgesel film bırakmamış olan Murat’tır..
Filmin en tembel-entel, en keş-perişan görünümlü ve tuhaf bi şekilde de en aklı başında kahramanı olan Murat (Erkan Bektaş), porno dergilere fantezi hikayeler yazarak geçimini zar-zor sağlayan evli bir adamdır..
Lümpenliğin mahalli temsilcisi olan serseri Salih’le beş yaşından beri gelen arkadaşlığını uzun bir süredir ‘bakkal önü’ seviyesinde sürdüren Murat, hikayelerini yazarken en önemli ilham perisi olarak yine de bu arkadaşının fantezilerini kullanmaktadır..
Hem de mahallede vuku bulmuş ‘cinsellik’ kaynaklı bir olayın yarı gerçek, yarı palavra hikayesini bu yolla duyan Hakan’ın kaderi nasıl şerit değiştirdiyse; yine bu minval üzre uydurulmuş bir hikayeyle de Salih’in dünyası tamamen değişecektir..

Altın Portakal’dan ‘En İyi Film’ ödüllü Bornova Bornova’nın senarist ve yönetmeni olan İnan Temelkuran‘ın, gençliğinin yanı sıra, bir Bornova Anadolu Lisesi mezunu olarak da anlattığı konuya hakimiyeti tartışılmaz..
Film, genç olmanın zaten kendiliğinden üzerine yıktığı bireysel problemlerle cebelleşen genç insanların, bir de içinde bulundukları ilgisizliğin, işsizliğin ve geleceksizliğin iyice kararttığı bir ortamda baş gösteren toplumsal sorunlarla bunalmışlığını da gayet yetkin bir dille anlatıyor..
Başlangıçta nispeten belli bir iyimserlik ve yumuşaklıkta ilerleyen filmin, Hakan’ın zaman ilerledikçe değişim gösteren (Su yüzüne çıkan da denebilir) karakteriyle koşut olarak sertleşmesi gayet ustaca başarılmış..
Filmde lafı edilen, “Deli mi sikti oğlum seni” sorusuna cevap gibi duran ‘sürekli değişen ruh hallerini’ inanılmaz bi şekilde yansıtan Öner Erkan’ın -zaten ödüllendirilmiş- oyunculuğuna şapka çıkarırken; hemen hemen tüm oyuncuların performanslarını sürekli zirvede tutma başarısı gösteren oyuncu yönetimi için de Temelkuran’ı ne kadar övsek yeridir..
Bunun gibi ‘bol konuşmalı’ filmlerin aksine, demek istediklerini laftan ziyade görüntülerle anlatmasını bilenleri tercih etmişimdir hep.. Buna rağmen bu filmin, özümde bir sıkıntı veya rahatsızlık yarattığını söylemem mümkün değil..
Nerede olursa olsun, birbirini bulan kahramanlar arasında coşan, bazen monoloğa bile evrilen sohbetler, aynı anda ortaya konan güçlü ama doğal oyunculuk gösterisiyle ve etkileyici, yenilikçi ‘flashback’ yöntemleriyle süslenerek öylesine ilginç bir hale geliyor ki, ‘konuşma bolluğu’ işte bu yüzden bir problem yaratmıyor..
Şimdiki zaman görüntüleriyle oluşan kadrajın ortasında bir yerde açılan küçük pencerelerde önceden yaşanmış olayların bir kolaj gibi gösterilmesi çok da yeni bir şey değil belki ama; eskiden olup bitmiş dehşet dolu bir olayı o günkü haliyle ‘resmen’ yeniden yaşayan kahramanın, olanları -hem geçmişte hem de günümüzde- aynı anda yaşıyorcasına yansıtması oldukça özgündü..
Bi nevi ‘yabancılaştırma efekti’ etkisi de yaratan bu kurgusal teknikler, filmi, yapısı itibarıyla içine düşmesi muhtemel durağanlıktan da uzak tutuyor..
Ayrıca, bu numaraları birden fazla kez tekrarlamayarak, işin bokunu çıkarma sıkıcılığına düşmemesi de Bornova Bornova’nın başka bir artısı..
Bir sokak köşesini ana plato olarak kullanan; burayı çevreleyen sıradan bir mahallenin belli mekanlarını dolaşarak ve burada yaşayan bir grup insanın arasında gidip gelerek olanları kaydeden aktüel bir kamera -istenildiği gibi- ‘gerçekçi’ bir hava yaratmakta gayet başarılı..
Son jeneriği de içine alan finaldeki sabit kameralı, uzun süreli sahne ise Haneke’nin Caché filminin finalini hatırlatmasıyla da ayrıca dikkat çekiyor..
"Bir Hikaye İşittim Kaderim Değişti: Bornova Bornova" için 4 Yanıt
Bu yazıya yorum mu olur? Filmin zayıflıklarını, filmin "avantajları" diye sunan bir eleştiriye "pes" denir.
Ne zaman eleştiriyi "eleştiri namusu" ile yazacaksınız? Ya da o zamanlar gelecek mi?
"eleştiri namusu" yumuşatılmış bir ifade galiba. bence namus bütünseldir; eleştirirken de geçerlidir, günlük hayatta da, siyasette de, dinde de. bu yüzden birine "eleştiri namusu"n yok demek, direkt namussuzsun demekle eş değerdir.
önce kişisel şehadetimi belirteyim: numan serteli'yle kişisel tanışıklığım ve dostluğum bir yana, tanışmadan önce de yazılarında "namussuz"ca bir tavır görmedim. anlayış, kavrayış, bilgi düzeyi açısından farklılıklar olabilir tabii -onun lehine ya da okuyanın lehine. bu tür durumlarda ya önemsemem ve yorumda bulunmam ya da neden farklı düşündüğümü usturuplu biçimde anlatmaya çalışırım.
recai birsen'in yazdıklarından anladığım kadarıyla aslında ortada belli bir bakış/anlayış farklılığı var. tam emin olamıyorum, çünkü sadece filmin zayıflıklarının filmin "avantajları" olarak sunulduğunu söylemiş, fikirlerini açma ihtiyacı hissetmemiş, yazara namussuz demeyi yeterli görmüş. bir de namuslu olacağı zamanlar gelecek mi diye sormuş. demek ki numan serteli'nin yazılarını yeterli bir süre okumuş ve artık ümidi kesmiş.
birisine namussuz demeden önce iyi düşünmek gerekir. mesela bakarım bu numan serteli ne yazıyor ve nerede yazıyor diye. çarkların dost/ahbap/çıkar ilişkileriyle döndüğü kartel medyasında yazan, birilerini pohpohladıkça ya da yerin dibine batırdıkça değeri ve konforu artan biri mi numan serteli? yazdıklarının odağı filmin kendisi, beğenisi, hayat görüşü mü, yoksa başka dertleri mi var?
böyle uzun boylu düşünürüm, çünkü namusa değer veren biri -tutarlılık açısından- sadece kendisininkine değil, başkalarının da namusuna özen gösterir ve değer verir. namuslu bir insana namussuz demek kişiyi direkt namussuz yapmaz elbette, ama diğer nedenler de pek hoş tanımlamalar sağlamıyor, kişiliği ve zekası açısından hoş düşünceler uyandırmıyor insanda.
recai birsen, "bu yazıya yorum mu olur?" diyerek yazmış. bu durum tutarsızlık olarak değerlendirilebilir, "madem bu yazıya yorum olmaz, neden yazdın" diye. ama öyle değil, çünkü recai birsen'inki yorum değil, hakaret. kendisi bunun farkında değilse eğer, hiç şaşırmam.
"Eleştiri namusu"ndan bahsetmek kimseye hakaret etmek değildir. Asla böyle bir niyetim olmadığı gibi, böyle anlamak ta büyük bir ayıptır!
"Eleştiri namusu" deyimi , eleştiri yazısı yazarken "kayırmacı" etkilenmelerde bulunmamak, başka bir deyimle nesnel olmak, eleştiri ölçütlerinden ayrılmamak demektir.
Bir örnek vermek gerekirse eskilerde "aydın namusu" diye bir kavram vardı. (Şimdi pek kullanılmıyor nedense?)
Ne anlama gelir sizce, bir yazarın yazısı için kullanılınca?
Yazara mı hakaret ediyorsunuz yoksa yazarın-burada "aydın'ın"- aydın olma kurallarına uymadığını mı söylemek istiyorsunuz ? Yani doğru bilgilere sahip olduğu ya da sahip olma yeteneği olduğu halde duygusal, kişisel, cemaatsel etkilerle değerlendirmesini yanıltıcı verilerle yapan "aydın"a mı?
Gelelim şimdi "eleştiri namusu"na…
-Oyuncularının büyük çoğunluğu başarısız performans sergileyen bir filmde eleştirmenimiz "oyun"lardan bahsederken şöyle yazarsa;(örnektir, alınmayın!)
"M.A.'nın en herzamanki ustalığıyla boy gösterdiği…filminde görüntüler de…." !….
Bu sizce nedir mesela?
Şimdi ben mi hakaret ediyorum böyle yazan eleştirmen mi bir halt yiyiyor sizce?
Ya da yönetmen dar bütçeli filminde, geniş alan düzenlemeleri, zengin kamera hareketleri kullananamış ve haklı olarak elindekilerle yetinmişse, bu da filmin sinematoğrafik değerini azaltmışsa ama siz şöyle bir eleştiri okursanız ; " (…) yönetmen senaryodaki muhteşem diyalogları , oyuncularının yüksek performansları ile değerlendirerek yeni bir sinemanın öncüsü oluyor vs.vs."
Bu durumda;
Ya eleştiriyi yazanın sinema bilgisi, görgüsü kıtttır.
Ya da sinema bilgisi, görgüsü vardır amma…Heyhat!
Fikrini , duygusal, arkadaşsal, cemmatsal, gurupsal etkilere tercih etmiştir….
Bir de üçüncü şık var ki hem bilgisi , görgüsü kıttır hem de "ana akım" ne derse guguk kuşu gibi onu tekrarlıyordur!
Hakaret etmekle suçlandığım için uzun uzun yazdım ve şunu da eklemek istiyorum. Geçen yıl iki yabancı eleştirmen bir toplantıda "Yeni(!)" sinemamızı değerlendiriyorlardı. Çevirmenin yalancısıyım, her halde daha uygun bir ifade bulamadı, yabancı eleştirmenin birinin sözlerini çevirirken yaklaşık olarak şunu dedi…" (..) filmlerinizdeki kahramanların uzun uzun birbirlerine veya bir yerlere baktığı planlar…Eveet…kahramanlarınızın konuşmaması ve..yani…yani zaman zaman "Öküzün trene baktığı" gibi de adlandırılabilir olan bu uzun bakışmaların…." !
Yok canım o İngiliz eleştirmen kimseye hakaret etmedi!
Ama hakaret etmişse eğer, burayı iyi okuyun, kahramanları öküzün trene baktığı gibi uzun uzun oraya buraya bakan filmlerimize "şaheser" diye döktüren eleştirmen takımına etmiştir birazıcık!
Umarım benim -ne haddime ayrıca- kimseye hakaret etmediğim anlaşılmıştır!
son yorumumun recai birsen tarafından okunması durumunda benim için iki ihtimal vardı. bunlardan biri mantıksal, diğeri de önyargısal: ya cevap vermeyecekti (cevap verme gereği duymayacaktı, verecek cevabı olmayacaktı, vakit bulamayacaktı vs.) ya da aslında cevap olmayan bir cevap verecekti (bu recai birsen’i hiç tanımayan zatımın genelde internet ortamında rastladığı bir durum olması nedeniyle sahip olduğum bir önyargıdır bu). önyargım haklı çıktı.
buna rağmen recai birsen’in son yorumunu okuduktan sonra numan’ın yazısını, kendi yorumumu, son olarak recai birsen’in yorumunu tekrar okudum.
ben neden “eleştiri namusu yok” demenin “namussuzsun” demeye eşdeğer olduğunu açıklamışım. recai birsen eleştiri namusundan yoksunluğu aydın namusu ile özdeşleştirip şöyle bir açıklama yapmış: doğru bilgilere sahip olduğu ya da sahip olma yeteneği olduğu halde duygusal, kişisel, cemaatsel etkilerle değerlendirme…
bir insan doğru bilgilere sahip olduğu halde duygusal, kişisel, cemaatsel etkilerle (bunlarda hep bir “çıkar” güdüsü olsa gerek) değerlendirme yapıyorsa, doğruyu söylemiyorsa yalan söylüyordur ve daha ötesi namussuzdur. daha önce de demiştim, bana göre namus bütünseldir; dinde de, aşkta da, siyasette de, günlük hayatta da geçerlidir diye. yani “eleştiri namusu”n yok demek hakarettir, hem de büyük hakarettir.
recai birsen’in bahsettiği diğer ihtimale bakalım: doğru bilgilere sahip olma yeteneği olduğu halde duygusal, kişisel, cemaatsel etkilerle değerlendirme yapmak. bu durumda bir insan kendini kandırıyordur (psikolojik olarak nedenleri tartışılır), yanlış yaptığının farkında değildir (ideolojik olarak körleştirilmiştir, kandırılmıştır) vs. böyle bir insan namussuz değildir elbette, ama bu ihtimali “eleştiri namusu” kavramı içine alamazsınız. neden mi? birinin namussuz diyebilmek için o kişinin bunun bilincinde olması gerekir. yani o kişi yaptığı edimin, aldığı tavrın namussuzluk olduğunu bilmelidir.
namus kavramını sanırım ikiye ayırmak doğru olur: kültürel ve etik. kültürel namus kavramı içine doğduğumuz toplumun kodlarıdır. gazetelerden okuduğumuz namus cinayetleri (kendisini aldatan eşini 35 yerinden bıçakladı vs.) genelde kültürel namusun eseridir. bir insanın çok sevdiği biri tarafından aldatılınca psikolojik olarak cinnet geçirmesinden bahsetmiyorum. içinde bulunduğu toplum tarafından ayıplanmaktan, dışlanmaktan, hakarete uğramaktan çekindiği/korktuğu için ya da o kültürel namus kavramını gerçekten benimsediği için öldürenlerden bahsediyorum.
etik namus ise bireyin inandığı, savunduğu hayat görüşünün, ideolojinin, inancın değerleriyle oluşturduğu namustur. örneğin bir ari ırk neferi (bu inancı dayatıldığı, öğretildiği, içinde bulunduğu toplumun doğal bir sonucu olduğu için değil, bireysel olarak tercih etmiş) gidip bir yahudiyle haşır neşir oluyorsa namussuzdur.
her iki durumda da ortak olan bir şey var: karşınızdakini kendi namus anlayışınızla değerlendiremezsiniz. karısını misafirlerine sunan bir eskimo’ya da, sizinle aynı etik anlayışa sahip olmayan birine de namussuz diyemezsiniz. birine namussuz diyebilmeniz için o kişinin bunun bilincinde olması gerekir. mesela tecavüz eden birine namussuz diyebilirsiniz, çünkü o kişi (büyük ihtimalle) bunun bilincindedir. yok, bilincinde değil ya da ruh hastası olduğu için bunu yapmışsa namussuz diyemezsiniz.
recai birsen daha sonra bir örnek verip üç ihtimal sıralıyor:
- Ya eleştiriyi yazanın sinema bilgisi, görgüsü kıtttır.
- Ya da sinema bilgisi, görgüsü vardır amma…Heyhat!
- Hem bilgisi , görgüsü kıttır hem de “ana akım” ne derse guguk kuşu gibi onu tekrarlıyordur!
1. ve 3. ihtimallerde yazarın bilgisi, görgüsü kıttır dendiğine göre buradan hareketle yazarın “eleştiri namusu” değerlendirilemez. bunun nedenini yukarıda uzuuun uzun anlattım. yazar bilgisi, görgüsü oranında yazmıştır.
ama 2. ihtimal… evet, o ihtimal namussuzluktur.
peki, recai birsen acaba bu üç ihtimal içinden neden 2′ncisini uygun gördü numan’a? hangi verilerle numan’ın kişisel, duygusal, cemaatsal, grupsal etkilere kendini teslim ettiğini söylüyor? yazılarında tutarsızlıklar mı tespit etmiş; bir filmde “güzel” dediği bir unsura, başka bir filmde “kaka” mı demiş? numan’ın belli bir topluluğa ya da kişiye yaranmaya çalıştığını mı görmüş? nedir?
recai birsen’e ettiği lafın bir hakaret olduğunu ilk yorumumda yazdım, ama dikkatle okursa “numan namusludur, sen ona namussuz dedin, bu yüzden asıl sen namussuzsun” gibi bir ithamda bulunmadım. hatta son cümlem şu: “recai birsen’inki yorum değil, hakaret. kendisi bunun farkında değilse eğer, hiç şaşırmam.”
recai birsen’in cevabı üzerine ettiği hakaretin farkında olup olmadığını söylemem güç. belki de hakaret etmediğine gerçekten inanıyor, belki de hatasını kabullenmek istemiyor, bilemiyorum. ama her iki halde de ilk yazdığı yoruma bir daha bakmasını tavsiye ederim. bir insana “eleştiri namusu”n yok derken en azından “namus”uyla bir değerlendirme yazsaydı keşke de, bizler bundan nasiplensek ve numan’ın değerini tescil etseydik.
bu kadar uzuuuun (her halde bir ters ninja rekorudur bu) yorum yazdıktan sonra derdimi açıkladığımı düşünüyorum. recai birsen’in bunları okuduktan sonra hatasını kabullendiğini, en azından kastını aşan cümleler kurduğunu anladığını ve numan’dan özür dilediğini görmek güzel olurdu.
Yorum Yazın