Bir Manidar Zamanlar Hikâyesi: Fare Kral

Fare Kral

Okumanın bir düzene gereksinim duyduğu öne sürülür. Her eylem gibi okuma da program ve disiplinle daha doğru sonuçlar verebilir, kabul. Hem somut, test edilebilir bir durum bu. Tersi örnekler de yok değil ama, çok bilineni Da Vinci. Rönesans aydını, bu sıfatı disipline edilmiş okuma sistemine değil, kestirmeden söylersek disipline edilememiş öğrenme ve aydınlatma tutkusuna borçlu.

suat-duman Suat Duman

Edebiyat okumalarındaysa program oluşturmanın ve bu programa bağlı kalmanın, okuma eyleminin önceliklerinden bizi uzaklaştıracağını düşünürüm hep. En azından ilk okumalarda romanın/hikâyenin vadettiği serüveni, programın önceliklerine feda etmek istemem. Bu hem, bütün o serüven, hikâye, izlek, gerçeklik ve diğer ‘ortalama’ bileşenleri reddeden edebiyat için de geçerli. Sözgelimi Kafka okurken de, Faulkner okurken de geçerli. Bu yazarlar serüvene teslim olmasa bile, dile yaşattıkları serüven yeterince baştan çıkarıcıdır. Ayrıca Samsa’yı sabah sabah o vaziyette bulmanın eğlencesinden de kimse geri durmaz bana kalırsa, durmamıştır.

Gelgelelim bir de zamanında nasıl farketmemişim, dediklerimiz var. Nasıl olmuş da gözümden kaçmış ya da buralara neden bu denli geç uğramış diye hayıflandıklarımız. Yani okumanın bizim programımızdan bağımsız bir zamanı var. Dolayısıyla okumalarımız bir yandan güncele bağlı ilerlerken bir yandan da zamanı adeta devre dışı bırakmış yapıtların izini sürerek ilerliyor. Çoktan geride bıraktığımız, tümünü değilse de bütün iyi örneklerini okuduğumuzu varsaydığımız bir edebiyatın atlanmış, ihmal edilmiş bir temsilcisi ansızın karşımıza çıktığında ise herhalde bütün hislerimiz birbirine karışıyor. Bir risk alıp, en belirgin iki duyguyu seslendirebilirim: bir, yine mi, iki, yaşasın!

Fare Kral ikinci duyguya karşılık geliyor, benzer bir tadı ancak Chandler  ya da Markaris gibi ustalarda bulabileceğimiz, klasik polisiyenin dört başı mamur günlerini bütün ayrıntılarıyla getirip karşımıza bırakıyor. Türün tutkunlarının yağmurlarında yıkanmak isteyeceği o kirli yurdun kapılarını sonuna kadar açıyor kitap.

AVT_Michael-Dibdin_2226

Büyük sermayenin anatomisi olarak da okunabilir roman, 80’li yılların İtalya’sının kesiti olarak da. Sanayi devi bir ailenin başı, yaşlı Ruggiero’nun kaçırılması davası çıkmaza girince, soruşturmayı yürütmesi için dedektif Zen görevlendirilir. Üstüne vazife olmayan detaylara ilgisi ile bilinen, denetlenmekten hoşlanmayan Zen, davayı çözeceği umuduyla tercih edilmiş değildir. Epeydir masa başına çekilmiş olan dedektifin pasları çözülmemiştir bile. Bu haliyle olsa olsa davanın yavaş yavaş unutulmasına bekçilik edeceği düşünülmüştür. Fakat Zen paslanmamıştır, mekanizmanın inadına sağlam kalmış dişlilerindendir Zen, belki sadece biraz yorgundur.

O yılların, 80’ler, modadan, yemeğe tüm tüketim biçimlerine, bugünden bakılınca zor ama tercih edilir görünen teknolojik altyapısına dek (cep telefonlarının olmadığı, bilgisayarın ilkel şekliyle devlete girmeye başladığı günlerden söz ediyoruz) günlük hayatın bütün ayrıntıları romanda var haliyle. 35 yaş ve üzerindekiler için nostaljik bir 80’ler turu bile diyebilirim. Yaşı tutmayanlar içinse kasvetli bir eski dünya panoraması. Günlük hayat ne kadar girmişse romana, politik figürler, sermaye, yakın tarihin çözülmemiş sorunları, sağaltılmamış yaraları da o kadar ön planda.

Roman belli bir politik hat esas alınarak yazılmamış. Yazarın siyasi duruşu hikâyenin dile getirilişine doğrudan yansımamış. Ya da şöyle söyleyelim, yazarın, hikâyenin bir yerinden dokunduğu, diyelim kızıl tugaylar hakkında ne düşündüğünü bilmemiz imkânsız, uyanık bir girişimcinin yaptığı yatırımlarla bir yandan İtalya’nın en büyük sermayedarlarından birine, bir yandan da emekçi halkın kanını emen bir sülüğe dönüşmüş olmasına nasıl baktığını da. Fakat bu, romanın politik polisiye sınırlarında dolaşmasını engellemiyor. Zira roman, siyaset, sermaye, yargı, polis ve diğer tüm mekanizmaların nasıl ve ne düzeyde yozlaştığını, 80’lerin bu ölü bedenine attığı bir kesikle göstermeyi başarıyor. Nesnelliği en büyük meziyeti oluyor. Bu dakikadan sonra dedektif Zen’in terfi peşinde türlü kurnazlıklar yapan, alelade bir memur olup olmadığı tartışması önemini yitiriyor.

Michael_Dibdin_292001a

Siyaset yapmayan, siyaseti nesnel bir şekilde gösteren bir roman okuyoruz. Kaldı ki yalnızca adı bile – Fare Kral – dönemini aşan, bugüne ve buraya kolaylıkla uyarlanabilecek politik tespit addedilmeli. Bir arada yaşayan ve kuyrukları bir şekilde birbirine dolaşmış bir fare sürüsünün bu pozisyona uygun davranmasını, tek bir fare gibi hareket etmesini anlatıyor Fare Kral, bu sürünün oluşturduğu kolektif vücudun adını imliyor. Bir yanıyla başımıza her türlü çorabı ören bu illet sistemin ele avuca sığmaz, bileşenlerinin tekil vücutlarından beslenen ama bileşenlerinden ayrı, haliyle tespit edilemez ve ele geçirilemez olduğunu savlıyor; bir yanıyla da onu somutluyor, sistemi nefes alıp veren bir canlı gibi tüm uzuvlarıyla resmediyor. Sonuç olarak,herkesin ve her şeyin her an onun bir uzvuna dönüşebileceğini, sistem topyekûn imha edilmezse kendisini yeniden üretmekte zorlanmayacağını anlıyorsunuz!

Büyüdükçe çürüyen sermayenin, devlete ve halka çıkardığı maliyetin yanında kendi tabanını nasıl erittiğini göstermesi açısından da kayda değer bir roman Fare Kral. Başbakanların ve din adamlarının üzerindeki ezici nüfuzu bir yana, bütün insani ilişkileri yıkıma uğramış, kendi bedenine saygısını ölçüsüzce yitirmiş, her bir bireyi kelimenin ilk anlamıyla bir caniye dönüşmüş, insanı kendinden utandıran acınası bir güç –pençeden ibaret bir aslan! Sermaye sınıfının böylesine çıplak bırakıldığı nadir polisiyelerden, her satırına işlemiş edebiyat sevgisi, bütün cömertliği ile okurunu doyurduğu macera duygusunun yanında, bu yönü de unutulmasın.

İhalelerle yükünü tutmuş, gizli kasaları, ele geçirdikleri yargı mensupları, denetledikleri her türden şiddet mekanizmalarıyla buralardan çok uzak, işitip görmediğimiz, büsbütün yabancısı olduğumuz bir dünyayı tanımak için bile okunabilir! Neyse ki ahlak abidesi, erdem timsali siyasetçilerin ülkesi burası, politik polisiyenin bu çapta örnekleri belki de bu yüzden yazılamıyordur bizde kim bilir!

***