Bir Senarist ve Türk Sineması 2: Ahmet Soner (Bölüm 1)

ahmetsoner

Ertekin Akpınar ilk sözlü tarih çalışması olan 10 Yönetmen ve Türk Sineması kitabının ardından yayımlanmasını planladığı 10 Senarist ve Türk Sineması için Selim İleri‘den sonra Ahmet Soner ile röportaj yapmıştı. 25 Mart 2006 tarihinde Soner’in Beşiktaş’taki evinde gerçekleşen bu söyleşinin ilk bölümü paylaşıyoruz. Söyleşinin devam bölümleri de pek yakında Ters Ninja‘da olacak.

AHMET SONER: “SENARİST, YAPIMCININ KİRALIK KATİLİ OLMAMALIDIR.”

 1945 İstanbul-Üsküdar doğumlusunuz. Söyleşiye buradan başlayalım istiyorum.

Üsküdar’da yoksul bir mahallede büyüdüm. Üsküdar çok fakir bir semtti. O yılların Kadıköy’üyle kıyaslanamaz. Yoksulların oturduğu bir yerdi. Ama çok güzel bir çocukluğum geçti tabii, bahçeli evler, ağaçlar, ağaçlara tırmanmak işte erik çalmak şu bu… Üstelik ailece toplu yaşanıyordu o zaman. Teyzelerimiz, halalarımızla, iç içe bir hayat vardı. Bugünkü gibi insanlar kendi apartmanlarına çekilmemişti. Bahçeli iki katlı evler, herkes gelip yatabilirdi, bütün aile misafir gittiği evde kalabilirdi. Bir tür komün hayatı yaşanıyordu. Salça yapılma zamanı, salça yapılır sonra tarhana yapılırdı. Benim gibi çocuklar için mutlu bir hayattı aslında. İşte incir ağacı, erik ağacı, dut ağacı şu bu… Bahçenin içinde bunların hepsi vardı. Mahalle de tabii onun gibiydi, topluca pikniğe gidilirdi. Beykoz’da mısır zamanı, mısır yemeğe giderdik. Böyle çok hoş şeyler hatırlıyorum. Dayım, Karagöz oynatırdı. Tabii durum benim için değişik bir şeydi. Büyük bir yemek masasının etrafı battaniyelerle kapatılıp dış tarafına perde kurulurdu, arkasında mum yakılırdı perde de gölge olması için. Dayım böyle güzel şeyler yapardı. Biz çoluk çocuk o gösteriye birer kuruşa girerdik. Ben aslında bütün bu mahalle anılarımla ilgili bir senaryo yazmıştım. Ama hâlâ çekemediğim bir film o.

Adı neydi?

Yakamoz. Projem, Kültür Bakanlığı’ndan destek almıştı. Üçkâğıtçı bir yapımcı yüzünden çekmedik o filmi. Parayı iade etmek zorunda kaldık. Yani bu mahalle duygusunu anlatan hoş şeyleri film olarak yapmak güzel olurdu. Ateşböceklerini mi anlatsam neyi anlatsam şimdi… İstanbul öyleydi işte. Şimdi göremiyorum hiçbir yerde ateşböceği.

İzleyici olarak sinemayla ilişki kurmaya başladığınız yıllara gelelim.

Zeynep Kamil Hastanesi’nin olduğu mahallede oturuyorduk. O mahalle tamamen istimlâk edildi. Avrupa yakasına geçtik. O istimlâk sayesinde Üsküdarlılığımız o zaman bitti. Beş ya da altı yaşlarındaydım, sinemalara gidebilirdik ama tek başıma yürüyecek durumda değildim. Sinemaya meraklı bir teyzem vardı, beni sinemalara götürürdü. Onunla çok filmi Üsküdar sinemalarında izledim; kovboy filmleri, komediler, melodramlar bir sürü şey hatırlıyorum o yıllardan.

Avrupa yakasına taşındığınızda neler oldu? 

Mecidiyeköy’e taşındık. O civarda geçti bütün yaşantım. Ortaokulu, liseyi Şişli ve Bomonti semtlerinde okudum. O yıllar çok ilginçti, hep azınlıklarla birlikteydik. Bomonti, Kurtuluş, Osmanbey azınlıkların oturduğu yerlerdi. Okuduğum sınıfta Ermeni, Yahudi ve Rumların toplam sayısı Türk öğrencilerden fazlaydı. Öyle bir çevreydi. Sonra bu giderek azaldı. Lise yıllarında da Taksim’de Atatürk Lisesi’ne gitmiştim bir ara. Lisenin ilk bir iki yılında yine o denge vardı, sonra birdenbire yok olup gittiler.

Onlarla ilişkiniz nasıldı?

Çok iyi ilişkilerimiz vardı. Gider gelirdik birbirimizin evlerine, arkadaşlıklar ayırt edilmezdi. Kıbrıs olayları gibi birtakım gösterilerde bazı provokasyonlar olmaz değildi. Türkçü edebiyatı yapan hocalar da olurdu. O kadar öğrencinin önünde bile o çocukların durumunu bir düşünün. Belki de tamamen gitmelerine neden olan şeyler bunlardır. Sınıfta, okulda rahat edemezdi. O yüzden belki bir takım gerginlikler, kırgınlıklar olurdu.

6-7 Eylül olayları…

O yıllarda ortaokuldaydım. 6-7 Eylül’ü hatırlıyorum. Mezarlıkların önünden gidip geliyordum Mecidiyeköy’e. Rum, Ermeni mezarlıkları vardır yan yana. Oradan gidip gelirken bile mezarlıklara saldıranlar olurdu.

Okuduklarınıza gelmek istiyorum.

O yıllarda çok fazla kitap yoktu. Milli Eğitim Bakanlığı’nın klasikleri, hemen arkasından Varlık Yayınları. Ama yayınlanan bir liralık kitaplarla hemen hemen bütün o kitapları okumuşumdur.

Nelerdi onlar?

Rus, Amerikan, Fransız edebiyatının eserleriydi. Tabii okuduğum kitaplardan çok etkileniyordum. Okumayı zaten film çekmeye benzetirim. Yani insan bir öykü veya roman okurken, kafasında da o filmi çekiyordur aynı zamanda. Onu bir mekâna oturtur. Olay Sivastopol’da da geçebilir, başka bir yerde de. İnsan okuduğu veya izlediği filmlerden edindiği bazı görüntüler vardır kafasında. Muhakeme yapar. İzlediğiniz film, New York’ta da geçiyorsa New York’u iyi kötü bilirsiniz o filmlerden, gangster filmlerinden şundan bundan. Film çekmek dediğimde kafasında öyle bir mekânı kuruyor, kişileri de ona göre bir olay örgüsünün içinde bir çeşit film çekiyor. Yani onu canlandırıyor. İşte yürüyor, merdivenden iniyor, vs. vs. Gerçekten okumanın çok büyük yararı vardır. Ben sinema yapmak isteyen insanların çok fazla kitap okuması gerektiğine inanıyorum. Üstelik çok değişik dünyalardan, çok değişik ülkelerden kitap okumak kişisel dünyamızı zenginleştirir.

ladri di biciclette

 BİSİKLET HIRSIZLARI FİLMİNİ İZLEDİĞİMDE ÇOK ETKİLENMİŞTİM.”

Lise yıllarınızda Taksim’e yakın oturuyorsunuz. Beyoğlu sinemalarında neler izlerdiniz?

Üsküdar sinemaları dedik ama o çok kısa süre süren bir dönemdi. Avrupa yakasına geçtikten sonra Mecidiyeköy, Şişli’de sinema salonu yoktu. En yakın sinema Tan Sineması, Pangaltı’daydı. Tan, İnci bir de Kurtuluş’ta bir sinema vardı. Levent diye bir semt yoktu zaten. O dönemde ben Tan Sineması‘na gitmeye başladım. Hatırlıyorum, Vittorio De Sica’nın Bisiklet Hırsızları filmini orada seyretmiştim.

Ne hissettiniz izlediğinizde?

Çok etkilenmiştim ve bende büyük iz bırakmıştı o film. Sonra yavaş yavaş Beyoğlu’na açılmaya başladık. Hele Taksim’de okuduğum zaman her gün sinemaya giderdim. Neredeyse, okula gitmez olmuştum. Daha sonra da Şehzadebaşı sinemalarına gitmeye başlamıştım. Hemen hemen o dönem oynayan filmlerin yarısından çoğunu görmüşümdür. Yerli filmlere fazla gitmezdim. Ailece yerli filmlere giderdik zaten.

Nelerdi onlar?

Zeki Müren filmlerini hatırlıyorum. Ben yerli filmleri izlemeyi tercih etmiyordum o yıllarda. Tek tük iyi bulduğum filmler oluyordu tabii aralarında. Ama genellikle yılda iki ya da üç filmi geçmezdi iyi dediğim filmler.

Okul yıllarınızda hedefiniz neydi? Ne yapmak istiyordunuz?

Ortaokuldayken o çok fazla sinemaya gittiğim zamanlarda kendi kendime, “Yahu ben sinemacı alacağım” diye karar vermiş gibiydim. Sonra da işte onun nedenini aramaya başladım. “Yani nasıl olmalı da sinema yapmalı” diye düşünmeye başladım. Liseyi bitirdiğim yıl Türkiye’de hiç sinema okulu yoktu. Arkadaşlardan duyuyorduk, Roma’da (Centro Sperimentale di Cinematografia), Paris’te (IDECH), Polonya’da (Lodz Sinema Okulu) var diye. Tabii Polonya’da bulunan sinema okulu bana daha yakın geliyordu. Hatta Polonya Başkonsolosluğu’na gittiğimi de hatırlıyorum.

Lodz sinema okulunda okumak için mi?

Evet. Okulunun şartları nedir? Ne yapmam gerekir? Bana “çekilmiş bir filminiz olacak, yazılmış senaryonuz olacak ve bunlarla gideceksiniz daha sonra da bir çeşit mülakat yapılacak” gibi şeyler söylediler. Hem onları görecekler hem de karşılıklı mülakatta sizi alıp almamaya karar verecekler. Böyle bir şey olduğunu öğrendim. Maddi bir rakam da söz konusuydu, okul para almıyordu ama orada yaşamak için para gerekiyordu. Babam muhasebeci olduğu için beni yurt dışında okutmasına imkânı yoktu. O yüzden gidemedim. O sırada koltuğumun altında çektiğim bir kısa film ve senaryolarım da vardı.

Kaç yılından bahsediyoruz?

1968 yılından.

Elinizin altındakiler neydi peki?

İlk çektiğim kısa film Asayiş Berkemal. Samim Kocagöz’ün Teneke diye bir öyküsü vardı, onu uyarlamıştım.

O filmi çekmeye nasıl karar verdiniz?

İlk defa bir kısa film yarışması açılmıştı İstanbul’da, Hisar Kısa Film Yarışması’ndan bahsediyorum. Ona katılmak için o filmi yapmıştım. Yani bir şey olmasa ortalıkta insan film yapar mı yapmaz mı bilmiyorum çünkü ne yapacaksın kısa filmi? Hani sinemalarda gösterilme şansı yok, 16mm çekiyorsun. İşte bu tip yarışmalardan ötürü filmi yapmıştım. Kaldı ki o yıllarda asistanlık yapıyordum zaten.

Ömer Lütfi Akad
Ömer Lütfi Akad

Kime asistanlık yapıyordunuz?

Atıf Yılmaz’ın asistanıydım.

Yeşilçam’la nasıl tanıştınız?

Lise yıllarında hep çift film oynanan salonlar vardı Yeşilçam’da. Bugünkü Yeni Melek’e çıkan sokaktadır. Onun paralelindeki bir alt sokakta salonları vardı oralara gidip gelirdik. Oradan da ara yollardan bizim Atatürk Lisesi’ne ara sokaklardan geliyorsunuz. Az önce size Polonya Konsolosluğu’nda yaşadığım olayı anlatmıştım.

Evet.

Yurtdışına gidememe meselesinden sonra dedim ki, “Bunun başka yolu yok, asistanlık yapmak lazım”. O da bir yönetmenin yanına girip çalışmayı gerektirirdi. Bari o yönetmeni ben seçeyim diye düşündüm. “Kiminle çalışabilirim” diye düşündüm. Bana en uygunu Atıf Yılmaz geldi. Metin Erksan’la çalışmayı düşünmüyordum.

Sizi bu düşünceye iten temel bir nedeniniz var mıydı?

Kendini beğenmiş, sette çok bağıran çağıran ve sert bir yönetmen olduğunu duymuştum. Halit Refiğ hakkında da böyle söylenirdi. En yumuşak insan sanki Lütfi Akad, Atıf Yılmaz olabilirdi. Lütfi Akad film çekmiyordu o yıl. Atıf Yılmaz sürekli çalışıyordu. Rekin Teksoy vasıtasıyla asistanlık yapmak istediğimi ilettim kendisine. “Tamam, gelsin çalışsın” demiş, ben de gittim.

Ah Güzel İstanbul
Ah Güzel İstanbul

Hangi filmdi?

Ah Güzel İstanbul. Sadri Alışık ve Ayla Algan’ın oynadığı filmde asistanlığa başladım.

Atıf Yılmaz’la tanışmanız nasıl oldu?

O yıllarda Sami Şekeroğlu Güzel Sanatlar Akedemisi’nde, Kulüp Sinema 7’yi kurmuştu. Orası, sinematekti. Atıf Yılmaz’ı bazen orada görüyordum. Uzaktan tanıyordum. Atıf abi, her türlü yeniliğe açıktı. Özellikle gençlerle çalışmaya onun kadar can atan yönetmen azdı. Gençlerden bir şeyler öğrendiği için kendisini ayakta, yepyeni dipdiri tutabiliyordu. Yenileyebiliyordu kendisini. Lütfi abi (Akad) öyle değildi. O daha ziyade kendi kuşağının insanlarıyla çalışmayı tercih ederdi. Atıf abi, yenilikçidir. Neyse tanıştık. Bana, “Kadroyu kurduk. Daha önce haberim olsa bir şeyler yapardım ama şimdi boğaz tokluğuna çalışacaksın” dedi. “Fark etmez, çalışırım önemli değil” dedim.

Ne yaptınız, Ah Güzel İstanbul filminde?

İlk gün gittim. Zeki Ökten yardımcısı, Tolgay Ziyal ikinci asistandı. Tolgay hemen senaryoyu elime verdi ve arazi oldu. Sen” dedi “buradan sufle verirsin”. Sufle veriyorum, not alıyorum. İster istemez, kılık kıyafet vs. bakmak zorundasın. Böylelikle işler üstüme kaldı. Daha sonraki filmlerde ben çalıştım asistan olarak, zaten Zeki’de (Ökten) askere gitmişti.

Atıf Yılmaz’la çalışmak size neler öğretti?

Şunu öğretti: Bir film nasıl çekilir. Başından, sonundan, ortasından… Bir filmin karmakarışık çekildiğini öğrendim. Atıf Abi çok renkli bir kişiydi. Senaryoya bakarak, beyaz bir kâğıt üzerinde renkli kalemlerle, cetvellerle, renkli kalemlerle çalışırdı. Sahneyi çizer, kameraları yerleştirir, açıları, şaryoları çizer. Doküpaj yaptığı zaman elindeki kâğıdı verir ve her şey belli olurdu. O sayede hiçbir şeyi atlamazsınız, hiçbir eksik kalmaz sahnede. Öyle bir sistemi vardır. Yani bu tip şeyleri göre göre öğreniyorsunuz. Nasıl ilişkiler kurulur, oyuncular sete nasıl hazırlanır vs. vs. Ben üç dört gün çalıştıktan sonra, “Tamam” dedim “işte sinema bu herhalde”, ben de film çekebilirim. İşte o kısa film çekmeye de o zaman karar vermiştim. Tabii, Hisar yarışması içinde bulunduğum bu durumu tetikledi.

Kısa filminizin çekim macerasından bahsediyorsunuz…

Evet evet. Harun Reşid’in Gözdesi filmini çekmiştik. Yeşilçam’da tarihi filmler furyası vardı. Ajda Pekkan oynuyordu Harun Reşid’in Gözdesi’nde. O filmden, bin beş yüz lira almıştım. Kazandığım paraya hiç dokunmadan gidip on kutu 16mm’lik film aldım. Otuz metrelik film kutusu, yüz elli liraydı. On tanesi, üç yüz metre ediyor. Üç yüz metre film, otuz dakika. Kamera bulmak zor oldu. Aslında ben önce Sabahattin Ali’nin Firar diye bir öyküsü vardı, onu çekmeye niyetliydim. İstanbul’a kar yağsın istiyordum. Erzincan-Erzurum’da filmi çekecek hâlimiz yok, para yok, prodüksiyon yok. O yıl İstanbul’a kar yağmadı. Dolayısıyla değişiklik yapıp, Kocagöz öyküsünü çekmeye karar verdim. Diyalogsuz bir öyküydü. Onu çektim. Erdal Özyağcılar, konservatuarda o zaman öğrenci arkadaşımızdı. Erdal’ın ilk oynadığı başrol oynadığı filmdir.

Film bitirdiniz. İzlediğinizde ne düşündünüz?

Beğenmedim. İyi olabilirdi ama imkânlar çok sınırlıydı. Prodüksiyon çok zayıftı, yapacak bir şey yoktu. El birliğiyle kotarılan bir filmdi.

“HALİT REFİĞ YAZMIŞTI; LÜTFİ AKAD, ATIF YILMAZ, METİN ERKSAN VE KENDİSİNİN YÖNETTİĞİ FİLMLERİN TİCARİ BAŞARI KAZANAMAMASI, YAPIMCILARIN KARŞISINDA BU YÖNETMENLERİ ZOR DURUMDA BIRAKTI.”

Sizinde içinde olduğunuz Yeşilçam’ı o yıllarda nasıl görüyordunuz?

Yeşilçam’a muhalif birisiydim. Kulüp Sinema 7’de çok iyi filmler izlemiştim. Hemen hemen dünya sinemasında yapılan klasiklerin birçoğunu izlemiştim. O yüzden Yeşilçam’ı beğenmiyordum. Ama beğendiğim yönetmenler vardı. İyi filmler yapılıyordu. Metin Erksan’ın, Atıf Yılmaz’ın Halit Refiğ’in çok iyi filmleri vardı. Ticari düzen yüzünden onların yapımlarını da gördük. Ne gibi kötü şeyler yapmak zorunda kaldıklarından bahsediyorum. Buna gerek var mıydı yok muydu bilmiyorum. Belli bir standart hayat düzeni kurmuş yönetmenler onu idame ettirmeyi düşünüyorlar tabii ki. Film çekmek için gelen bütün önerilere katlamak zorundaydılar. Ama ben öyle bir şey yapmazdım diye düşünüyorum. Gerçekten o şarkıcı türkücü filmleri çekmezdim. Metin Erksan dedik biraz onu konuşalım.

Metin Erksan
Metin Erksan

Konuşalım…

Metin Erksan o kadar iyi film yapmasına rağmen bir sürü Emel Sayın’lı Makber’li şarkılı, türkülü filmler yapmak zorunda kaldı. Yapmasa olmaz mıydı? İyi de para kazanıyordu. Kaldı ki kazandığı o paralarla kendi yapmak istediği filmlerini yaptı.

Önemli bir tespitte bulunuyorsunuz.

Tanığıyım bu yaşananların.

Lütfen devam edin.

O film çok daha iyi iş yapsaydı eğer belki o kötü işleri yapmak zorunda kalmazdı, biraz da şanssızlığı olarak bunları görüyorum. O dönem Halit Refiğ yazmıştı; Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Metin Erksan ve kendisinin yönettiği filmlerin ticari başarı kazanamaması yapımcıların karşısında bu yönetmenleri zor durumda bırakmıştı. Yapımcılar, “İşte gördük yaptığınız şeyleri” dedikten sonra önlerine ticari senaryolar koyup, “abi çek şu filmi” dediler.

Bir yönetmen için bu durumun kendisi çok acı verici olmalı…

Yaşamadığım için bilmiyorum o duyguyu ama tanık olmak bile bana acı veriyordu.

İşletmeler tabii ki piyasayı belirliyordu…

İşletmelerin en hâkim olduğu yıllardı. Adana işletmecilerinin dediği olurdu daha doğrusu. En büyük bölge Adana’ydı, en büyük para oradan geliyordu. “Şu yönetmen çeksin” diyebiliyorlardı. “Şu oyuncular oynasın” diyebiliyorlardı. Ve önceden açıklanırdı hangi filmin çekileceği. Eski dergileri karıştırırsanız orada görürsünüz, her firma sezon başında -sinema sezonu başlayacağı zaman- bir liste yayınlardı. On film, sekiz film, dört film… Bu filmlerin hiçbiri çekilmemiş olurlardı. Mesela şunu görmüştüm: “Yılmaz Güney’in oynayacağı İnce Memed.” Hep ilan edilirdi İnce Memed, Lütfi Akad çekecek diye. Ama hiç çekilemedi.

Neden?

Çekilememe macerası tabii sansüre takıldı.

Yeni Sinema Hareketi’nin kurucuları arasında yer alıyorsunuz. O hangi dönemine tekabül ediyor?

Hisar Kısa Film Yarışması, bizi bir araya getiren bir olguydu. On dakikalık kısa filmi yapmış olmam oradaki arkadaşlarla tanışmama sebep oldu. 1968 yılıydı, gençlik hareketlerinin coşkulu olduğu yıllardı. O yıllara denk geldi o genç sinema hareketi. Yani o siyasi hareketin sinemadaki karşılığı gibiydi.

Kimlerle beraberdiniz bu hareketin içerisinde?

Roma’da sinema okulunu bitirip gelen Üstün Barışta ve Engin Ayça. Artun Yeres vardı. Artun, ilk kısa filmlerini yapmıştı. Hatta Çirkin Ares filmiyle ilk yıl ödül almıştı. Yaklaşık otuzu aşkın isim vardı. Tabii Onat’ın da (Kutlar) aralarında olduğu bir grup vardı. Onat, bir çeşit bu hareketi bir araya getirenlerden biridir. Hemen herkesle tek tek konuşur, “Bir araya gelin, dergi çıkarın” diye.

Onat Kutlar neden bir dergi çıkarmayı düşünmüyordu?

Çünkü Onat’ın, Sinematek yöneticisi olarak Türk sinemasıyla kavgalı dönemiydi. Alternatif bir sinema dergisi olsun istiyordu. Dergiye yardımcı olmak istiyordu. Bildiğimiz Yeşilçam sinemasına büyük itirazları vardı. Bir tarafıyla da kendilerine bağlı bir dergi olsun istiyordu. Tabii ki biz asi gençler olarak (gülüşmeler) Eczacıbaşı sermayesine bağlı bir dergi düşünemiyorduk. (gülüşmeler).

Devamı: Bir Senarist ve Türk Sineması 2: Ahmet Soner (Bölüm 2-TANIDIĞIM YÖNETMENLER ARASINDA ATIF YILMAZ EN ALÇAKGÖNÜLLÜ OLANIYDI)