Bir Senarist ve Türk Sineması 3: Hüseyin Kuzu (Bölüm 1)

huseyin.kuzu2

Ertekin Akpınar‘ın ilk sözlü tarih çalışması olan 10 Yönetmen ve Türk Sineması kitabının ardından yayımlanmasını planladığı 10 Senarist ve Türk Sineması için Hüseyin Kuzu ile yaptığı röportajın ilk bölümüyle, bu hafta da kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ertekin-Akpınar Ertekin Akpınar

HÜSEYİN KUZU: “İYİ SENARYOYU ÜRETİM İLİŞKİLERİ YAZDIRIR. İYİ SENARİSTİ DE ÜRETİM İLİŞKİLERİ YETİŞTİRİR.”

1955 yılı Balıkesir doğumlusunuz. Nasıl bir sosyal çevre içerisinde büyüdünüz?

Kafkasya’dan göçüp Anadolu’nun en batısına giden iki Gürcü köyünden birinde (Armutalan) doğdum. Her zaman içinde doğduğum ortamın feodalizmden kapitalizme geçiş süreci olmasını kendim için bir mutluluk saymışımdır. Büyük aileden sadece biz kentteydik. Ben kentte büyüdüm. İlk ve orta öğrenimimi Balıkesir’de tamamladım. Ama Orta-2’ye kadar her yaz başı okulun kapandığı gün köye gider, açılmadan birkaç gün önce dönerdim. Bu yüzden dedem ve özellikle ninemin üzerimde büyük emekleri vardır. Köyde sadece bizim aile büyük çapta bahçecilik yapar ve kente sebze satardı. Bir beygirin dolaşarak su çektiği bostan kuyusu, o bahçeyi-bostanı hala anılarımda canlı tutuyorum. Annem yazları köydekilere yardıma gelirdi. Ben hep ikinci bir ilk öğretmenim olarak amcamı görürüm. Çünkü taşı-toprağı, börtü-böceği ondan öğrendim.

Babanız…

Babam sanat enstitüsünü bitirmişti ve ben çocukken karayollarında memurdu. Ama oldukça sert ve muhafazakârdı. Babamın baskısından dolayı yazları köye kaçıyordum. Ben ilkokul üçüncü sınıftayken babam, “Memurluk bana göre değil” diye işini bırakıp İsviçre’ye çalışmaya gitti. Oradan beş yıl sonra döndü ve kendisine bir kaynak atölyesi açtı. Orta-2’de ninem ve dedem arka arkaya ölünce köye gitmemin büyüsü ortadan kalktı. Zaten amcam kente taşınmıştı. Gariptir, ülke kapitalistleştikçe babam daha çok tutuculaşmaya başlamıştı. Babamla ilişkimiz biraz Paolo ve Vittorio Tavianni kardeşlerin Babam ve Ustam filmine benzedi ve tıpkı filmdeki gibi ilişkimiz aksi istikametlere doğru gitti. Babam o yıllarda benim mühendis olmamı istiyordu.

Taviani Kardeşler
Taviani Kardeşler

O zamanlar neler okurdunuz? Nelere ilgi duyardınız?

Herkesin özel bir tarihi oluyor! Bizim evde Milli Eğitim Bakanlığı’nın tam seri klasik eserleri vardı. Babam memurken onları indirimli olarak almış ama okumamıştı. Babam yurt dışından döndükten sonra evden pek çıkamaz oldum. O klasikleri okumaya başladım. Balzac, Stendal, Dostoyevski, Daudet, vs. vs. her şey vardı. Bir şekilde yaşadığım kapalı dünyadan o kitaplar sayesinde dünyaya açılma fırsatını buldum. Hatırlıyorum, Bergson, Gourmont, Schiller ve diğer düşünürleri okumaya başlamıştım.

Babamın İsviçre’de çalıştığı yıllarda not ortalamam 9,7 idi. Fakat O, İsviçre’den dönünde bana, “Ders çalış!” dedi ve kitap okumamı yasakladı. O yıldan sonra ortalamam hızla düşmeye başladı ve Lise 2’de sınıfta kaldım. Bu bir tepki miydi? Bunun üstüne sonradan düşündüm ve bunun bir tepki olmadığına karar verdim. O zamanlar ben sadece keşfettiğim yeni dünyaların peşine takılmıştım. Ben büyüdükçe baskı daha artıyordu ama ben Jack London’la çoktan dünyaya yelken açmıştım. Mühendis değil edebiyatçı veya ressam olmak istiyordum. Ama bunları babama telaffuz etmem mümkün değildi. Lisedeki edebiyat öğretmenim Sevinç (Eryaşar) hanımı ve resim öğretmenim Merih hanımı çok seviyordum. Aslında edebiyat derslerim vasattı ama kompozisyon yazmaya bayılıyor ve sürekli en yüksek notları alıyordum. O zamanlar müzik ve resim dersleri seçmeliydi. Sınıfın genellikle dörtte biri resim dersini seçerdi. Herkes her sömestr ödev için üç ya da dört resim ödevi yapardı. Merih Hanım ödev için benim dosyama bile bakmazdı. Çünkü ben sınıfın toplamı kadar resim yapardım. Hocalarımın bazıları yaptığım bazı kopyaları alıp evlerine asardı. Merih hanımın teşvikiyle sanat tarihi okuyordum. Özellikle empresyonistleri çok seviyordum. Her iki hocam bir gün benim edebiyatçı veya ressam mı olacağımı tartışırken bir başka öğretmenim araya girip, “Hüseyin sinemaya da çok gidiyor. Sinemacı olmayacağı ne malum?” demişti. Şimdi düşünüyorum da ben o zamanlar yine de çok mutluymuşum!

milli eğitim bakanlığı klasikleri
milli eğitim bakanlığı klasikleri

Peki ya üniversite?

Üniversite seçimlerimde mecburen iktisat fakültesini yazdım ve o bölümü kazandım. O zamanlar her öğrenci tıp, mühendislik veya iktisat okumak isterdi. Babam bu başarıma biraz şaşırdı. Kazanmıştım ama orada okumak istemiyordum. Babama edebiyatı telaffuz edemedim ama zamanın Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlı Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu’nun sınavlarına gireceğimi söyledim. İktisatı kazandığımda babam benim bölümü değiştirebileceğimi düşünmedi. Üstelik okulun adındaki ‘endüstri’ sözcüğü yüzünden ve benim tekstil mühendisi olacağımı sanarak, bana izin verdi. Sınavlar için okula gidip gündüz grafik bölümüne kayıt yaptırdım. Kayıt sonrasında bir memur, “İsterseniz gece bölümüne de kayıt yaptırabilirsiniz” dedi. Gece bölümü için tekstil bölümüne kayıt yaptırdım. Aslında grafik veya tekstil konusunda pek açık bir fikrim de yoktu. Benim derdim Akademi’ye yakın olmaktı. Heyecanlanıp gündüz sınavı için kötü resimler çizdim ama gece tekstil bölümünü kazandım. Yıllar sonra düşünüyorum da, kayıt memurunun farkında olmadan söylediği öneri benim için bir yol ayrımı olmuştu…

Babanız bu durumu nasıl fark etti?

Okulun üçüncü yılında! Bir gün okula geldi ve öğrendi. Tabii çok kızdı ve hemen para göndermeyi kesti. Ama ben artık İstanbul’daydım ve gece bölümünde okuyordum. Son iki yıl mecburen çalıştım ve başımın çaresine baktım.

Bütün bunlar 1974-80 yıllarında oldu değil mi?

Evet… Ama dönem, “Biz devrimi çok sevmiştik” dönemiydi. Toplumsal dalga yükseliyordu. Ben de onun kıyısındaydım. Hatırlıyorum bir gün Beyazıt’a sahaflara giderken Cağaloğlu yokuşundan bir kalabalık marşlar söyleyerek aşağı inmeye başlamıştı. Öldürülen bir öğrencinin cenazesiydi. Ben inatla yukarı yürümeye çalışıyordum ama kalabalık buna engel oluyordu. Sonunda kalabalığa kendimi bıraktım, kalabalık beni Sirkeci Meydanı’a geri sürükledi. Tabut elden ele bütün Sirkeci Meydanı’nı geçti ve arabalı vapura ulaştı. Vapurun iskeleden ayrılırken çaldığı düdük tüylerimi diken diken etti. Galiba İstanbul’a tam olarak o gün ayak bastım!  Ve o günden sonra artık ben de o dalganın içindeydim.

“BİR GÜN RESİM TABLAMI ALIP DEVRİM ERBİL’İN ATÖLYESİNE GİTTİM. EĞER BİR ASİSTAN BENİ GÖRÜP, ‘GEL’ DESEYDİ HAYATIM BELKİ DE BAMBAŞKA OLACAKTI.”

O yıllar bir şeyler yazıyor muydunuz?

Özgün şeyler yazmıyordum. Yazmıyordum ama liseden beri devam eden edebiyat sevgim hala devam ediyordu. Oldukça sistemli ve külliyat halinde okuyordum.

Neleri?

Yaşar Kemal, Marquez, Latin Amerika Edebiyatı, modern Amerikan edebiyatı vs… Yazmıyordum ama kendime özgü bir not alma biçimim vardı. Okurken uzun ve ayrıntılı notlar alıyor, ama not aldığım imgelerin izini sürüp gidebildiğim yere kadar gidiyordum.

Devrim Erbil
Devrim Erbil

Akademi’de neler yapıyordunuz o sırada?

Sadece Akademi’den gelen, hepsi tanınmış usta ressam ve hocalarımızın geldiği temel tasarım dersinde resim yapmayı sürdürüyordum. Bölümde herkes endüstri tasarımcılarının bu kadar klasik resim dersi almasından şikâyetçiydi ama o dersler benim için büyük keyifti. Orada da istenen ödevlerden çok daha fazla çiziyordum. Herkes teneffüste sınıfı boşaltır ama ben çıkmazdım. Devrim Erbil, Mustafa Ata beni teşvik ederlerdi. Özellikle Kemal Bilensoy’u unutamam. Karakalem resmin sırlarını teneffüslerde Kemal Bey öğretti bana.

Edebiyata büyük bir haz olarak devam ederken, resim de yapıyordum. Bizim okul Akademi’ye bağlı olduğu için, resim bölümündeki derslere gelen hocalar bizim derslerimize de geliyordu. Orada bir anım var.

Dinlemek isterim.

Bu hocalar bir gün başıma toplanıp, “Senatoya bir dilekçe yaz. Seni Akademi’nin resim bölümüne alalım” dediler. Çünkü akademinin her yıl tekrarlanan ‘Yıllık Karma Sergisi’ne, okuldan bir tek benim karakalem çalışmalarım seçiliyordu. Hatta bana, “Yarından itibaren gel atölyelerimizden birinde çalışmaya başla” dediler. Ertesi gün tablamı aldım ve Devrim Erbil’in atölyesine gitmeye karar verdim. Ama hala taşralı bir gençtim. Defalarca girip çıktığım Akademiye o gün giremedim. Bahçede bir bankta oturdum ve geri döndüm. İkinci gün gittim ve bu kez, girdim. Üst kata çıktım ve koridordaki atölyenin kapısından içeri baktım. İçeride, öğrenciler bir modeli çiziyorlardı. Bir asistanla göz göze gelseydim, o bana “Gel” deseydi mutlaka girecektim. Beni bir sıkıntı bastı ve içeri giremedim.

Belki de hayatınız değişecekti…

Kesinlikle… O gün o kapıdan girememem tam bir yol ayrımıymış. Yoksa şimdi bir ressamdım.

Peki, sinema sizin dünyanıza ne zaman girmeye başladı?

Okulda tekstil okuyordum. Birinci yılın sonunda, okulda kurduğumuz Sinema ve Fotoğraf Kulübü’ne gitmeye başlayınca, tekstil dizaynıyla hiçbir ilgim kalmadı ve sadece yüksekokul mezunu olmak için okula devam ettim. İlk yıl iki arkadaşımla Sultanahmet’te kalıyordum. O semt beni adeta büyülüyordu. O yıllarda semtte hala “68 İsyanı”nın son izleri vardı. Belki de bu yüzden, yıllar sonra ödül alan bir öyküme Kaliforniya ile Katmandu’nun Arası adını verdim. O yıl iyi de bir fotograf makinem oldu. Kulüpte iki iyi arkadaş edindim. Salih (Kalafatoğlu) ile daha çok sinema, Tufan (Atalayman) ile fotoğraf ağırlıklı bir yaşamım vardı. Kendimize, ‘her gün bir rulo film çekmek’ diye iddia koymuştuk ama bize çok pahalıya mal oluyordu. O yüzden kutuyla uzun film alıp, kesip kasetlere sarıyorduk. O yıllarda çok fazla öğrenci öldürülüyordu. İki üç günde bir mutlaka bir cenaze olurdu. Tufan’la ikimiz bu cenazelerin çoğunu fotoğrafladık. Bu arşivi daha sonra çıkardığımız Yeni Gündem dergisinde verince herkes çok şaşırmıştı. Dönemin yaşantısına uygun, her yerde kolayca sergilenebilecek bir format bile geliştirdik. Sergi bir klasöre sığıyordu. İstanbul’dan başlayan sergi kendiliğinden Anadolu’nun kent ve kasabalarına gidiyordu. Bir zaman sonra biz de izini kaybediyorduk ama duyuyorduk ki klasör yolculuğunu sürdürüyordu. Okuldaki hocamız Mehmet Bayhan, İFSAK’ın kurucularındandı ve bizim kulüple yakından ilgileniyordu. Oldukça da iyi fotoğraflar çekiyordum ama giderek daha çok sinemaya ilgilenmeye başlamıştım. Mehmet Bey beni son kez, “Önce iyi bir fotoğrafçı ol. Sonra sinemaya geç. Böyle yaparsan ilerde maddi olarak zorluk çekmezsin” dedi. Onu dinlemedim ve zaman O’nu haklı çıkardı. Daha sonra O’nun dediğini yapmaya çalıştım ama artık çok geçti.

Az önce Sinema ve Fotoğraf Kulübü’nden bahsettiniz. Orada neler yapıyordunuz?

Kulüpte teorik sinema veya izlediğimiz filmler üzerine konuşuyor ama pratik yapamıyorduk. Yapamıyorduk çünkü sinemanın üretim araçları şimdiki gibi elimizin altında değildi. Film çekmek pahalı ve zordu. Bilirsin, önce 8 mm bir kamera ve film bulacak sonra kısa da olsa bir film çekecek daha sonra bu filmleri yurt dışına gönderip yıkatacaksın vs. vs… Aslında yine de yapabilirdik…

“FOTOĞRAF MAKİNEM ÇALININCA FOTOĞRAFA İLGİM AZALDI”

Maden

Ben de üniversite birinci sınıfında 8 mm film çekip Yunanistan’da banyo ettirmiştim. İlginç ve heyecanlı deneyimler onlar.

Kesinlikle. O yıllarda, birçok etkinliğe katılmaktan sinema yapmaya pek konsantre olamıyorduk. Belki daha sonra anlatırım, çünkü enerji, akıl ve duygularımızın bir kısmı başka yönlere kayıyordu. Bu arada düzenli olmasa da Cağaloğlu’nda küçük reklam şirketlerinde çalışıyordum. O sırada fotoğraf makinem çalınınca, fotoğrafa ilgim giderek azalmaya başladı. Salih’le birlikte Yeşilçam’a da gidiyorduk ama okula devam etmek zorunluluğu yüzünden sisteme girmek mümkün değildi. Herkesle de çalışamazdık zaten. Hatta bir yaz  Yavuz Özkan’ın yanına, Azmi’nin Kahvesi’ne gidip geldik. Ama o da Maden filmi için koşulların olgunlaşmasını bekliyordu. Bu arada Sinan Çetin’la tanıştık. Onunla filminin öyküsü ve senaryosu için çalıştık. Çalışıyorduk ama o filmin kaderi de belli değildi. Şimdi hatırlamıyorum ama daha sonra ben bir nedenle ayrılmak zorunda kaldım ama Salih o filmde çalıştı.

Bu arada, Tekstil Dizayn Bölümü’nü bitiriyorsunuz?     

Evet… Buna hala şaşıyorum ama hem de hiç dönem kaybetmedim. Sadece diploma projesini Haziran ayında değil Eylül ayında verdim. İyi ki bölümü bitirmişim. Hemen arkasından ‘12 Eylül’ oldu. O dönem, bitiremeyen bazı arkadaşlar yıllarca bitiremedi. Çünkü bunun mutlaka anlatmam gereken çok önemli bir nedeni var.

Nedir?

Akademi’de yaptığımız bir ‘boykot’, Kenan Evren’in ilk sıkıyönetim bildirisine girmişti. Olay şuydu. Biz o dönem okulda öğrenci temsilcisiydik ve çağdaş endüstri tasarımının nasıl olması gerektiğini sorguluyorduk. Ama bunu hocalarımıza bir türlü anlatamıyorduk. Bu yüzden bazı çalışma grupları kurup altı ay kadar sorunu araştırdık. Okulun genç kadroları bizi destekliyordu. Sonra da okulu iki haftalığına boykota götürdük. Bu kez çalışma gruplarında çalışan arkadaşlar tahtaya geçti ve anlatmaya başladılar. Hocalarımızı dinleyici sıralarına davet etmiştik. Bir sorun yoktu aslında. Olayın adını ‘boykot’ olarak koymamıştık. Çünkü eğitim sürüyordu. İki hafta sonra zaten normal eğitime dönecektik. Ama bu kez öğrenciler eğitimin böyle sürmesini istemezler mi?  Bir hafta onları ikna etmekle uğraştık. Bu arada akademinin şişkin kadrosu içine konmuş bazı gereksiz dersleri kaldırdık. Bu uygulama içeriden dönüştürme modeliydi. Ve bu uygulamanın asıl büyük etkisi, diğer üniversiteler üstünde oldu. Gelip, “Bunu nasıl yaptınız” diye sormaya başladılar. Biz de anlatmaya başladık. O yıllarda herkes, “Bu düzen değişmeli” diyordu. Ama bu uygulamamız daha sonra 12 Eylül bildirisine, “öğrenciler nasıl olup da tahtaya geçer, düzeni alt üst edebilirler” diye geçti. Açıkçası zamanın öğrenci temsilcileri olarak, “Şimdi hapı yuttuk” diye bir zaman tutuklanmayı bile bekledik ama bir şey olmadı.

O zamanlar yine Akademi’ye bağlı olan Sinema-TV Enstitüsü’ne başvurdunuz? O zamanlar tek okuldu. Giriş zor olmadı mı?

İki aşamalı seçmeli bir sınav vardı. On kişi alınacaktı ama bin beş yüzün üstünde öğrenci geldi. Ben açık ara birinci oldum. Çünkü ikinci aşamada, ‘Ömer Lütfi Barkan kimdir?’ sorusunu sadece ben cevaplamışım. Ama üstüne Tekstil Dizayn Bölümü’nde okurken birinci yıl Sinema-Fotoğraf Kolu’na girdim. Orada çalışmalar yapmaya başladım. Bu konuda çok faal bir öğrenciydim. Dönem itibarıyla her gün siyasi sayılabilecek cenaze törenleri yapılıyordu. Yaklaşık yirmi ya da yirmi beş tane cenaze törenini başlangıcından sonuna kadar bütün yönleriyle fotoğrafını çekmiştim. Ama film çekmek zordu. 8 mm kamera, film bulup çekip o filmleri daha sonra yıkatacaksın vs. vs… Ekonomik olarak da pahalıydı tabii bu işlemler. Zamanla fotoğrafa olan ilgim giderek azaldı ve sinemaya olan ilgim artmaya başladı. Birinci yılı tamamladıktan sonra tekstille hiç ilgilenmedim. Ama tekstili bitirdim. Tekrar sınava girdim işte o zaman Sinema-TV Enstitüsünü kazandım.

Bu noktaya gelmeden önce 1980 öncesi dönemden bahsedelim istiyorum. Bu dönem tam olarak sizin ruh halinize nasıl yansıyordu?

Taşra kentinden gelmiştim. Üzerimde, metropolde büyümemiş olmamdan gelen bir ürkeklik ve olaylara mesafeli duran bir duruşum vardı. Az önce verdiğim atölye örneği sanki aleyhime çalışan negatif bir örnek gibiydi. İşte bu mesafe o dönem beni birçok olaydan koruyordu. Benim süreç içerisinde en çok etkileyen olgu Birikim dergisidir. Dergiyle, İstanbul’a geldiğim ilk yıl karşılaştım ve yirmi yaşındaydım. Politik bir tip değildim. Bir gün Beşiktaş iskelesinde tesadüfen derginin ilk sayılarının birinin kapağında, Murat Belge’nin ‘12 Mart Romanı ve Sevgi Soysal’ üzerine bir başlığını görüp aldım. Edebiyatı yakından takip ediyordum. Eve gidip yazıyı okudum ve anlamadım. Kendi kendime anlamadığım için sinirlendim. Yazıyı birlikte kaldığım arkadaşım Salih’in önüne koyup, “Şu yazıyı bir okusana. Allahaşkına ben neden bu yazıyı anlamadım” dedim. Okudu ve “Tarihten bahsediyor!” dedi. “O kadarını ben de anladım ama neden bu yazı aklımda kalmıyor” dediğimde, “Çünkü soyut ve teorik” dedi. Dolayısıyla soyutlama yapmayı bilmediğimi fark ettim. Bu olaydan sonra inat ettim ve derginin diğer sayılarını takip etmeye başladım.

Sizin için önemli bir deneyim olmuş…

Kesinlikle. Kafa göz yararak, başka kitaplar vs. de okuyarak, teorik yazı okumayı öğrendim. O yıllar da Cağaloğlu’nda bir reklam ajansında grafiker olarak çalışıyordum. Edebiyat ve resim alanında gelecek görmediğim için grafiğe yönelmiştim. Dergi ayın ilk günleri bayiye gelmiyordu. Bir gün derginin önünden geçerken yeni sayıyı sormak için Birikim’e uğradım. Bir odalık yerdi. Kapıda beni, sonradan arkadaş olacağım Süleyman (Bilgi) karşıladı. Bana eski sayıları denkleştirirken ağzımı da arıyordu. Çay söyledi ve edebiyat konuştuk. O günden sonra dergiyi hep gidip çıktığı yerden almaya başladım. Bu iki yıl böyle sürdü. Daha sonra derginin çevresinde toplanan gençlerle tanıştık. İki üniversite okudum ama benim asıl okulum Birikim oldu. O zamanlar hep ‘entelektüellik’le suçlanırdık ama özellikle bilen bilir ki ‘iç savaş’ tezi yüzünden hep somut alanda vardık. Çoğu kişi bize, ‘Birikimci’ demek ister biz ise bunu ret ederdik. Ama biri gelip de, “Ben Birikimciyim” derse o zaman da anlardık ki o arkadaş bizden değildi!

1980 baharında TUSIAD’ın bir bültenindeki bir paragraf açıkça darbe çağrısı yapıyordu. O günden sonra darbe bekledik. O yıllarda 1 Mayıs hep sancılı geçiyor ve ortalık karışıyordu. Mayıs’ta ortalık karışınca mazeret olur ve ‘darbe olur’ diye düşündük. Karışmasın diye çok çabalar sarf edildi. Mesela o yaz, bütün sol gruplar devrim yolunda ilerlediğini sanırken, biz darbe olunca ne yapacağız diye tartışıyorduk. O yazdan aklımda kalan bir cümle vardır. “Birbirimizi dahi göremeyebiliriz. O zaman herkes tek başına kendi alanının sorumlusudur.” Ben bu cümleyle o yazdan çıktım ve Sinema-TV Enstitüsü’ne okumaya gittim. Bu arada ekleyeyim. Bizi o zamanlar ‘entel’ diye suçlayanlar daha sonra Birikim ciltlerini fotokopisini hapishaneye sokup hepsini okudu. Ama artık çok geçti!

Dört yıl okudunuz.

Hayır. Okulu bitiremedim ben. Biraz kuraldışı bir öğrenciydim. Çünkü sınıf arkadaşlarım liseyi yeni bitirmiş gelmişti ben ikinci kez üniversiye okuyordum. Doğal olarak akademide okuduğum derslerin birçoğundan muaftım. Ama zorunlu olmadığım halde Sezer Tansuğ’un, Sanat Tarihi derslerine girerdim. İlk yıl sınıfla pek diyaloğum olamadı. Ama ikinci sınıfta okuyan ve o yıl çekilen Yorgun Savaşçı filmine giden izinli dört öğrenci ertesi yıl bize katılınca, okulun ‘efsane sınıfı’ ortaya çıktı. Okullarda bu tür sınıflar sorunlu olur. Bu da böyleydi. Yıllar sonra aynı dönemden okulda öğretim üyesi olarak kalan bir arkadaşım, koridorda kendisine yaklaşırken yanındaki öğrenciye beni, “Hani size bir sınıftan bahsederim ya. İşte o sınıfın elebaşçısı” diye takdim etmişti.

Türk Sineması’nın ustalarından dersler aldınız.

Evet, Lütfi Akad, Metin Erksan, Duygu Sağıroğlu, Halit Refiğ, Sezer Tansuğ, İlhan Arakon, Sami Şekeroğlu vb. Türk sinemasının köşe taşı hocalarımız ve eğitmenlerimiz vardı. Lütfi hocayı çok sevmiştim. Hala hepsine nedense “Bey” derim ama sadece Lütfi Akad’a, “Lütfi hoca” derim. Hepsi zor insanlardı ve bizi de zora koşarlardı. Bu çoğunluk iyi bir şeydi ama tezleri de olan insanlardı. Mesela okurken, hiç de doğru bulmadığım bir şekilde, “Sektörde kötü alışkanlıklar kaparsınız” diye bizim sektörde çalışmamız yasaktı. Gerçi kendileri farklıydı ama onlar sonuçta eski Yeşilçam’dan geliyorlardı. Hangi kötü alışkanlığını kapacaktık ki? Birkaç arkadaş yazları gidip filmlerde çalıştık.  Ama bu bize pahalıya mal oldu. O sırada, ‘Not ortalaması %65’i tutmayanlar 3. sınıfa geçemez’, diye bir yasa çıktı. Oysa biz, hele ben not ortalamasına pek aldırmadan okuyordum. Ortalamayı tutturamayanlar arada bir yıl daha okuyacak ve otomatik olarak 3. sınıfa geçecekti. Herkes geçti ara sınıfta iki kişi kaldık. Bu kez iki kişiye ders programı yapılamadı. Bir sömestr bekledim ve ben de sektöre gittim. O sırada okula arada bir uğramaya başladım. Baştan beri sorunlu bir öğrenciydim. Sanırım maraza çıkarmadığım için de beni rahat bıraktılar. Başlangıçta Sami Bey (Şekeroğlu) biz öğrencileri sektöre göndermemek konusunda inat ediyordu. Lütfi Hoca (Akad) ve Metin Bey (Erksan) beni kenara çekip, “En iyisini yapıyorsun. Devam” demişlerdi.

FILM-MARKET

Siz de gidip bir dergide çalışmaya başladınız?

Evet, gidip Film Market dergisinde çalışmaya başladım. Yazı işleri müdürümüz Kadri Bey (Yurdatap) aynı zamanda derginin kurucularındandı. Derginin asıl sahibi Mimeray Matbaası’nın sahibi olan Erol Ağakay’dı. Mimeray Matbaası babadan oğula, Türk sinemasının afişlerinin tamamını basan bir matbaaydı. Arşivi elimizin altındaydı. Bir buçuk yıl sonra, önce Hayri Caner sonra Sungu Çapan ayrılınca derginin bütün işlerini bana kaldı. Bunun anlamı neydi biliyor musun?

Neydi?

Erol Bey o sırada Sineray laboratuvarını kurmuştu. Oraya sık sık gidip geliyordum. Dergide çalışmaya başladıktan sonra Kadri beyin film şirketi Mine Film’de de bir masam oldu. Başlangıçta Kadri Bey’in beni röportaj yapmam için gönderdiği sinemacılar beni bir anlamda uyutuyorlardı! Mesela, Türkan Şoray’ın bir yapımcıyla film çekeceğini duyan bir yönetmen bana, “Türkan Şoray’la film yapmayı düşünüyorum” diyordu. Sorularımı hazırlıyor sonra cevaplarımı alıyordum. Her şey yolundaydı. Ama o sinemacının o filmi çekeceği filan yoktu. Aslında diğerinin işini bozmak için benim üstümden yalan haber yaymış oluyordu aslında! Kadri Bey cevapları okuyup, ilgili kişinin tüm bağlantılarını ve gerçeği bana kısaca anlatıp, “Şu soruları doğru dürüst cevaplasın” diye telefon edip, beni bir kez daha gönderirdi. Kısacası Yeşilçam’ın kafa sesini ben Kadri Bey sayesinde öğrendim. Kadri Bey titiz bir arşivcidir. Onun arşivi de elimin altındaydı. Bu arada Mine Film’in basın ilişkilerine de yardımcı olmaya başlamıştım. Farkına varmadan Yeşilçam’la ilgili bilgilerin tam merkezindeydim. Hatta gün geldi tüm Cağaloğlu basını, Yeşilçam veya filmlerle ilgili haberler için, “Doğru mu? Yanlış mı?” diye bana doğrulatır olmuştu.

Dergi okuldan kopmanıza yol açtı?

Yok hayır. 1983 yılında dört ay askerlik yapmak için okuldan ve dergiden izin aldım. Dönüşte anladım ki, okul benim için önceliğini kaybetmişti. Bazı pratikler dışında okuldan alacağımı almıştım zaten. Dergiye geri döndüm.

Sinema piyasası ne durumdaydı?

Türk sineması, korsan video dönemini yaşıyordu. Sinema salonları hızla kapanıyor ve sinemanın üretim ilişkileri hızla değişiyordu. Bu yüzden dergi de kısa süre sonra kapandı. Mine Film’deki masamda kaldım. Arada bazı filmlerde yavaş yavaş senaryo, reji asistanlığı, prodüksiyon gibi alanlarda yardımcı olarak çalışmaya başlamıştım.

Reji asistanı olarak hangi film de çalıştınız?

İkinci asistan olarak çalıştığım ilk film Şerif abinin (Gören) Tomruk adlı filmiydi. Bölge işletmelerine dayanan eski üretim ilişkilerinin son dönemiydi. Dalaman’a gittiğimizde cebimizde para yoktu. Ama bölgelerin verdiği sözler vardı. Sistem tıkır tıkır çalıştı ve film bitti. Benim ziyaretler dışında, profesyonel olarak çalıştığım ilk setti. O sette öğrendiğim bir şeyi hala öğrencilerime söylerim.

Neydi o?

Elimde senaryo hep Şerif abinin yanında duruyor, sufle filan veriyordum. Ama Şerif abi, “Stop” deyip yürüyünce ben olduğum yerde çakılı kalıyordum. Çünkü okuldan geldiğim için aklımsıra seti eleştiriyordum. Şerif abi de bana dönüp, “Hey uyuma, gidiyoruz” diyordu. İşte bu yüzden, “Sette düşünülmez davranılır!” derim. Sette düşünürseniz ya bir şeye ya da birine çarparsınız. Hızlı davranırsanız, adeta 360 dereceyi görür ve hissederseniz.

biravuccennet

Tabii sektöre gelen okullulardan biriydiniz?

Evet… O yıllar, okulluların sektöre yavaş yavaş gelmeye başladığı yıllardı. O yüzden okullu-alaylı çatışması vardı ama benim hiç öyle bir sorunum olmadı. Çünkü iki taraf da beni kendisinden sayıyordu. Örneğin, Bir Avuç Cennet filminin jeneriğinde adım yazmaz ama o filmin senaryosunda, yönetmen yardımcılığında ve prodüksiyonunda çalıştım. O yıllarda -gerçi şimdi de öyle-  sektöre gelen herkes yönetmen olmak istiyordu.

Sizin amacınız neydi?

Amacım sinema yapma pratiğini öğrenmekti. Kadri Bey (Yurdatap) sayesinde daldan dala atlayarak birkaç filmde çalıştım.

Mesela…

Atıf Yılmaz’ın Dul Bir Kadın filminde çalıştım. Tuhaf ama o filme ikinci asistan olarak gittim ve birinci asistan gibi çalıştım. Bir yandan prodüksiyon asistanlığı yapıyordum. Sonuçta film bütçesinin yüzde doksanını ben kullandığım için, dönüşte neredeyse prodüksiyon amiri olarak döndüm!

dulbirkadın

Askere gitmeden önce hiç yazdığınız öyküleriniz veya senaryo çalışmalarınız var mıydı?

Bölük pörçük şeyler vardı. Tomruk filminde sınıf arkadaşım Eyüp Halit (Türkyazıcı) birinci, ben ikinci asistandım. Daha sonra Şerif abiyle (Gören) birlikte çalışmayı düşünüyorduk. Filmin son planını çektikten sonra bizi yanına çağırdı. Bizi seviyordu. Dalaman çayının kenarında, bizi iki yanına alıp ellerini omuzlarımıza attı ve “Şöyle bir yürüyelim mi?” dedi. Yürürken, “Başka şekilde çalışalım ama siz bir daha bana reji asistanlığı yapmayın” dedi. Biz, “Neden” deyince de “Sizin yüzünüzden sette bağıramıyorum yahu! Hem okulunuz da başlıyor” dedi. Biz de “Tamam o zaman…” dedik. İkimiz yalnız kalınca yarı şaka yarı gerçek biz de ona kızıp, “Tamam o zaman Şerif abi, madem öyle biz de senle çalışmayız o zaman” dedik! Şüphesiz haklıydı. Okullu olarak sette farklıydık!

SERİF.GOREN
Şerif Gören

Birkaç yıl sonra sizin yazıp, Şerif Gören’in yönettiği, Beyoğlu’nun Arka Yakası filmi için bir araya geldiniz ama… Arada neler oldu? Nereye gittiniz? Neler yaptınız?

Reklam sektöründe çalışmaya başladık. Reklam dediğim, gidip reklam filmlerinde üç gün çalışıyor sonra paramız bitinceye kadar, kapanıp sinema konuşup, tartışıyorduk.

Kimlerle?

Ben, Eyüp Halit (Türkyazıcı) ve İsmet (Arasan) vardı. İsmet o yıllarda, Son Sesler adlı belgeselini yapmıştı. Ama Halit’le ben o kadar içimize kapandık ki en yakın arkadaşlarımızın yaptığı o çalışmaya bile aktif olarak katılmadık. Son Sesler bizim okul çıkışlı arkadaşların yaptığı ilk başarılı çalışmadır. Hatta “Son yirmi yıldır yapılan en iyi belgeseldir” diyebilirim. Bu arada evlenmiştim. Eşim tur operatörüydü. Arada, onun tur arabalarından birine binip Anadolu’ya fotoğraf çekmeye gidiyordum. Bir yandan Anadolu’yu görüp bir yanda da turizm piyasası için fotoğraf çekiyordum. Bu iş de fazla vaktimi almıyordu. Çoğu zaman iki arkadaşımızın kurduğu küçük bir reklam şirketinde toplanırdık. Sabahlara kadar sinema konuşurduk. Uykumuz gelince koltuklarda uyur sabah aydınlanırken çıkardık. Kış sabahlarında Taksim’den ayrılırken mutlaka fıstık alır, onu bölüşüp öyle ayrılırdık. O yüzden o günlerime, ‘Sıcak fıstık günleri’ derim. Sinema dolu verimli günlerdi.

Bu arada yayın dünyasıyla ilişkileriniz nasıldı?

Sahi bu arada benim Yeni Gündem ve İletişim günlerimde oldu. 1982’de Birikim çevresinden beş arkadaş haftalık bir dergi çıkarmak için çalışmaya başladık. Hedefimiz bir yayınevi kurmaktı. Anlatması uzun sürer. Kısa keseyim ama yaklaşık bir yıl dergi için çalıştık. Hatta birkaç ay prova sayılar çıkardık. Ben o sıra Şerif Gören’le Tomruk filmine gittim. Sonra fırsat bulup bir türlü geri dönemedim. Cebimizde pek para da yoktu. Çalışmaya o kadar kaptırmışız ki her öğlen Osman Balcıgil’in önümüze koyduğu döner ekmeği fark etmeden yemişiz. Bunu sonra başımızı kaldırdığımızda fark ettim.

Senaryo yazıyor muydunuz?

Konuşmalarımızı hep dramatik öykülemelerde sınıyor, bunları bölük börçük yazıyorduk. 1986 yılının sonbaharıydı. Arkadaşlarımızdan Aysegül (Gökçe) o sıra Şerif abi (Gören) ile çalışıyordu. Bir gün bizim için, “Ne yapıyorlar?” demiş. Ayşegül bile ne yaptığımız pek takip edemediği için, “Galiba senaryo yazıyorlar” demiş. Şerif abinin ona verdiği yanıt çok ilginç; “Film mi çekmeyi düşünüyorlar” dediğinde Ayşegül, “Bilmiyorum, uzun zamandır senaryo üstüne konuşuyorlar, tartışıyorlar. Ne yapacaklarını da açıkçası bilmiyorum” demiş. Bunun üzerine Şerif abi, “Bana senaryo yazarlar mı?” demiş? “Yazarlar herhalde, sorayım” demiş. Gelip durumu bize anlattı. Bir de kalkıp Sineray’a gittik. Kendisi, Umut Sokağı filminin montajını yapıyordu.

Ne konuştunuz orada?

Şerif Gören, Uzman Film’e Tarık Akan’ın başrolünde oynayacağı bir öykü aradığını sordu. “Bu kadar mı? Başka bir şey yok mu?” dedim. “Yok, bu kadar sizin elinizde bir şey var mı?” dedi” dedi. “Bir bakalım, bizim yazıp çizdiğimiz bir şeyler var ama…” dedim. O gün ilginç bir şey oldu. Şerif abi, “Bir öykü” deyince biz de, “bir öykü tamam” ama “yapımcıya iki-üç tane önermemiz lazım” dedi. Halit, bunun çok önemli olmadığını, istediği kadar öykü yazabileceğimizi söyledik. Tatlı bir şakalaşma sonunda, “O zaman on tane yazın” dedi. Halit de atılıp, “Öyle olsun” dedi. Biz oradan ayrıldık ve oturup dört günde on tane öykü hazırladık. (gülüşmeler) İpin ucu kaçmıştı.

Neden?

Ne gerek vardı, on tane öykü yazmayı kabul etmeye. Ben de onları beş-beş ayırıp iki zarfa koydum. Şerif Gören’in yanına gittik. Zarfı uzattım, “On tane mi?” dedi. “Hayır, beş tane… Diğer beş tanesi de bu zarfta” dedim. “Niye o zarfı vermiyorsun?” dediğinde, “İstersen hemen değiştirebiliriz” dedim. “Yok, kalsın” dedi ve bir zarfı aldı.

Beyoğlu’nun Arka Yakası’nı o zarftan mı seçti?

Evet. Orada benim üç gün, iki gecede geçen bir öyküm vardı. O öykü için şöyle dedi, “Bu öykü bir gecede geçerse daha güzel olur” dedi. Çalışmaya başladık. Yazdık ve çekildi tabii…

MeanStreets

O yıllarda, Beyoğlu’nun Arka Yakası için, Martin Scorsese’nin yönettiği Mean Streets (1973) uyarlaması dendiğini hatırlıyorum.

Maalesef… Öyle dendi ama olay anlattığım gibi oldu. Hatta Dokuz Eylül Üniversitesi’nde akademisyen Ertan Yılmaz’ın bir makalesi de vardır. Makale tamamen bizim o filmi seyrettiğimize kesin inanan bir ön kabulle yazılmıştır. Ama ben o filmi, bir buçuk yıl sonra, İstanbul Film Festivali’nde izledim.  Ne demeli, tarih bazen yanlış şeyleri kaydediyor.

Beyoğlu’nun Arka Yakası veya daha sonraki çalışmalarınızda, Şerif Gören ile belirli bir çalışma yönteminiz var mıydı?

Katırcılar filminde de Halit’le birlikteydik. Şerif abiyle çok az konuşurduk. Bize güveniyordu ve önemli bir sorun çıkmıyordu. “Tamam” derdi hep. “Tamam”. Hatta daha sonra şöyle de bir espri oldu. Ben senaryo çalışırken Şerif Abi hep lokalde arkadaşlarıyla otururdu. Bir gün yanına gittiğimde, karşısında Zeki Abi (Ökten) ve iki kişiyle daha kâğıt oynuyorlardı. Şerif Abi başını kaldırdı, “Tamam mı?” dedi, Ben de zarfı yanına bırakıp, “Tamam” dedim. Ertesi gün Şerif Abi’nin senaryoyla ilgili eleştirilerini almak için tekrar lokale uğradığım. Bu defa ben, “Tamam mı?” dediğimde, Şerif Abi, “Tamam” dedi. Zeki abi (Ökten) bize bakıp, “Yahu, hayranım bunların ilişkisine” dedi. (gülüşmeler)

beyolununarkayakası

Şerif Gören nasıl bir yönetmendi?

Şerif Abi, Yeşilçam geleneğinden gelen bir yönetmen olduğu için çekim sırasında ya da filmin çekim öncesinde aklına bir şey geliyor ve onu hemen ilave ediyordu. Bu da benim için senaryonun ilave edilen kısmından sonrasının yeniden yazılması demekti. Kısacası Şerif Gören, filmin çekim aşamasına yaklaştıkça senaryoya hâkim bir yönetmendir. Ben bu yöntemden çok şey öğrendim. Hayatımda Yılmaz Güney’i bir defa gördüm ama kendimi onunla bile çalışmış hissediyorum. Galiba bu noktalardaki uyumumuz yüzünden Şerif Abi ile en uzun ve en çok çalışan senarist oldum. Bir başkası senaryoyu yazar, sonra o film çekilir ve film biter. Senarist, o aşamalarda bulunmaz veya bulunmak istemez. Ben bunun tam tersi olan bir senaristim. Şerif Abi sette nereye giderse yanındaydım. Kısacası sette, hazır senarist gibiydim. (gülüyor) Boş kaldığım zaman sette başka işler de yapıyordum. Aramızda bir abi-kardeş ilişkisi vardı. Bence senaryonun bir mekâna uyarlanması konusunda, Lütfi Akad, Yılmaz Güney çizgisinin en başarılı yönetmenidir.

Peki sonrasında?

Biz bir gruptuk. Şerif Abi, Turgay Aksoy, Eyüp Halit, Ayşegül ve ben… Bu yüzden kurulacak şirketin adı ‘Penta Film’ diye düşünüldü. Ama Ayşegül ve Halit ayrıldılar ve bende Amerika’ya gidiş hazırlığına başladım. Bu yüzden ‘Penta’ Şerif Abi ve Turgay tarafından kuruldu.

onkadin

Merak ettiğim şeylerden biri de şu, siz o yıllarda senaryo yazarken nelere dikkat ediyordunuz?

1986-89 yıllarını konuşuyoruz. Bu yıllar Yeşilçam sinemasının geleneksel üretim tarzının son yıllarıydı. Ama o dönemde sinema salonlarının sayısı iki yüz elliye inmişti. Video furyası ortalığı kasıp kavuruyordu. O dönemde yapımcılar sinema salonlarından hafta alırdı. Filmi çekmeye başladığınızda o kadar az zamanınız kalırdı ki… Mesela, On Kadın. Hatırlıyorum o filmin senaryosu için, üç hafta sadece kütüphane çalışması yapmıştım. Şerif Abi bana, “Senaryo nerede?” dediğinde ben araştırmamı bile bitirmemiştim. Yeşilçam’ın kuralları böyleydi çünkü. Yani, yazıp çekilecek ve film haftasına gösterime yetişecek… Olacak iş değil… On parmak yazan birisi zaten yazılı bir senaryoyu on günde zor temize çekebilir. Hani herkesin kullandığı: “İyi senaryo ve senarist yok!”sözü vardır ya, o söz çok yanlıştır aslında. Bence o sözü, “İyi senaryoyu üretim ilişkileri yazdırır, iyi senaristi de üretim ilişkileri yetiştirir”, diye değiştirmek gerek. Aynı şeyi şimdi diziler için televizyonlar yapıyor.

Beyoğlu’nun Arka Yakası çekildikten sonra, filmi perdede izlediğinizde ne hissettiniz?

Filmi, yarı belgesel bir tarzda düşünmüştük. Beyoğlu’na on yıl sonra çıkan bir adamın gördükleri düzeyinde… Yoksa Beyoğlu’nda kademe kademe inen çeşitli alt kodları vardır. Bunlar belki bir dizide anlatılabilir ama bir filme asla sıkışmaz. Sadece dışarıdan gelen birisinin gördükleriyle ya da başına gelebilecekleriyle yetindik. Yapım koşulları içinde Şerif Abi filmi oldukça iyi çekti. Soru şu tabii. Biz kâğıda ne yazdık, neyi düşledik ve ne oldu? Ama biz setteydik de… Evet, bazı sahneler düşündüğümüz gibi olmadı ama o koşullarda o kadar olabilirdi.  Sonuçta dersen, ben düşlediğim filmin ancak %60-70’ini perdede görebildim.

“YAZDIĞIN SENARYOYU HANGİ YAPIMCIYA VE YÖNETMENE GÖTÜRDÜĞÜNÜ BİLİYORSAN, KOŞULLARI DA BİLMEN GEREK.”

Daha sonra yazdığınız senaryolarda ben bu filmi daha iyi çekerdim dediğiniz olmuyor mu?

Hayır olmaz. Bu sorun, daha çok bir romancının veya senarist/yönetmen/yapımcı (auteur) sinemacının sorunudur. Şimdilerde bu durum o kadar baskın ki? Yapımcı, hele hele senarist hiç yok zaten. Geçenlerde yirmi yıllık bir arkadaşım bile bana, “Hüseyin ne zaman film çekeceksin?” demez mi? Yahu ben ona hiç film çekmekten bahsetmedim ki? Ben senaryo yazarıyım. Nasıl bir yapımcı ve bir yönetmen varsa ben de senaristim.  Üstelik sinemamızın koşullarını iyi bilirim. Bazen gazetelerde, “Ben senaryoyu çok güzel yazmıştım ama yönetmen katletti” diye röportajlar çıkınca şaşıyorum. Ben bu tip açıklamaları yanlış buluyorum. Yazdığın senaryoyu hangi yapımcıya ve yönetmene götürdüğünü biliyorsan, koşulları da bilmen gerek.

Tam olarak senarist sizce ne yapar?

Senarist bir maket yapar, binayı ise başka yaratılar gelip yapar. Yönetmen de bu yaratıcıların sete getirdiği yaratılarını, senkron olarak filme kaydeder.

Senarist, yönetmenle çalışırken ne gibi sorunlarla karşılaşıyor. Örneğin hikâye tıkandığı veya kahramanın kişiliğinde taraflar anlaşamadığı zaman ne gibi çözümler üretilir?

Sinema bir ekip işidir. Kapitalist üretim ilişkileri içinde yapımcı, yönetmen ve senarist bir filmin ilk karar vericileridir. Bunun farkında olan insanlar sorun çıkarmazlar. Sadece ortada, yapılacak film, imkânlar dâhilinde ‘en iyi nasıl olur’, kaygısı vardır. Bu anlamda bir film öyküsü aynı zamanda, bir mukaveledir. Bu mukaveleden sonra, bir senarist olarak ben hep şunu düşünürüm: Ben elimdeki öyküden nasıl iyi bir senaryo yazacağım? Yönetmen de o senaryoyu nasıl bir film haline getirecek? Yapımcı da nasıl bir film yapacak ve ne kadar para kazanacak? Proje ilerlerken büyük problem çıkmışsa şüphesiz mukavele bozulur ve yeniden yapılandırmaya gidilir. Şüphesiz küçük problemler konuşarak halledilebilir. Gizli hesaplar filmin perdeye yansıyan görüntüsünü hep aşağı çeker. Bir senaryo yazarı, ‘görüntü ilişkilerden muaftır’ derim. Bu yüzden bazı çalışmalarda baştan avans almadım ve ilerleyen süreç içinde ilişkileri sevmediğim zaman o çalışma ortamından içim rahat bir şekilde çekilirim.

Devamı Haftaya: Bir Senarist ve Türk Sineması 3: Hüseyin Kuzu (Bölüm 2)