Bir Senarist ve Türk Sineması 4: Macit Koper (Bölüm 2)

Anayurt.Oteli

Ertekin Akpınar‘ın ilk sözlü tarih çalışması olan 10 Yönetmen ve Türk Sineması kitabının ardından yayımlanmasını planladığı 10 Senarist ve Türk Sineması için Macit Koper ile yaptığı röportajın ikinci ve son bölümüyle bu hafta da kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ertekin-Akpınar Ertekin Akpınar

Önceki Bölüm: Bir Senarist ve Türk Sineması 4: Macit Koper (Bölüm 2)

Ömer Kavur’la olan çalışmalarınıza gelmek istiyorum. Ömer Bey ile nasıl tanıştınız?

Ömer’i, Atıf abiyle birlikte oldukları şirketten ve elbette filmlerinden tanıyordum. Anayurt Oteli’ni çekmeyi düşündüğünü öğrendiğimde çok heyecanlanmıştım. Romanı çok önceden okumuştum. Ömer’in, Zebercet rolünü oynatmak üzere uzun bir oyuncu listesi yaptığını öğrenmiştim ve o listede ben yoktum.

“ZEBERCET’İ, BEN OYNAYACAĞIM”

O listede kimler vardı hatırlıyor musunuz?

Hatırlıyorum tabii ama burada söylemenin bir anlamı yok. Orhan Oğuz’la bir yerde oturuyorduk. “Ömer, Anayurt Oteli’ni çekecekmiş” dedi. Orada, “Zebercet’i ben oynayacağım” dedim. Ömer’le aralarda görüştük. O dönem Atıf abinin, Ah Belinda filminde rol almıştım ama Ömer filmi henüz izlememişti. Daha sonra o filmi, Anayurt Oteli’nin çekimleri sırasında Nazilli’de birlikte izledik. Aradan on beş gün geçti ve Ömer beni aradı. Yaptığım büyü tutmuştu! Buluştuk.

Size ilk ne dedi?

“Zebercet rolü için seni düşünmemiştim ama şimdi düşünüyorum” dedi. Nedenini sordum, “Bilmiyorum” dedi.

Peki sonra?

Dört gün boyunca sadece Zebercet’i konuştuk.

Neler konuşuyordunuz?

Her yönüyle Zebercet’i… Ama daha temel bir şey vardı; o süreçte birbirimizi tanıyorduk. Zebercet’ten, Anayurt Oteli’nin senaryosundan, romandan konuşmak yapacağımız filmin ruh dünyasına büyük bir etkisi olacaktı. Daha önemlisi, bu çalışmalar birbirimizi tanımaya yönelik geniş bir alan açıyordu. Sonra filmi çektik ve ardından her yerde birbirimizden memnun kaldığımızı da söyledik.

zebercet

Ömer Bey (Kavur) ile yaptığım görüşmede sizinle ilgili, “Macit’le çok uzun bir çalışmam oldu. Hem canlandıraca­ğı kişilik hakkında, hem kostümleri, hem de kendi yorumları hak­kında. Fakat bir türlü aramızda bir yakınlaşma olmadı. Sürekli ko­nuşuyoruz ve birçok konuda hemfikiriz, fakat bir türlü onu elimle tutup hissedemiyordum. Macit’in ilk sahnesi, aynı gece kendi monologu, “Adım Zebercet” diye başlayan uzun bir metin. O sahneyi çe­kerken Macit’in sol yanağı tık tık atmaya başladı. Çekiyoruz ama o tik belli. Tuhaf bir şey söyleyeceğim, bir baba oğluna nasıl bir yakınlık ve şefkat hissederse, o anda ben de öyle bir şey hissettim. Ve o mesafe kırıldı” demişti.

(Macit Bey bir süre susuyor.) Kitabınızdaki o söyleşiyi okudum… Senaryonun her sahnesini Ömer’le aramızda uzun uzun konuşmuştuk. Ben o sahneye -filmin ilk sahnesiydi- kendimce hazırlanmıştım. O tik, hazırlığımın bir parçasıydı ve Ömer’e bir sürpriz olacaktı. Ömer için o sahnenin sorunu, sonradan anladığım kadarıyla o tik’ti ve o bunun heyecandan kaynaklandığını sanmıştı. Bu anıdan yola çıkarak, söylenecek bir şey var. Oyuncular senaryoyu okurlar -okumayan var mıdır acaba- ve kendilerince sete gelmeden önce hazırlanırlar. Sete geldiğinizde yönetmen kamerayı öyle bir yere koyar ya da sizi öyle bir biçimde konumlandırır ki, bütün planlarınız alt üst olur.

Ömer Kavur’la da böyle mi olurdu?

Herkesle olur. Bu sinema oyunculuğunun kötü kader noktalarından biridir.

Anayurt Oteli’ni çekerken iyi bir film yapıyoruz duygusu var mıydı?

Kesinlikle vardı. Bütün ekibin Ömer’e olan güveninden de kaynaklanıyordu bu. Ayrıca aynı zamanda video çekimleri yapılıyor ve anında seyrediliyordu. Ömer’de, ‘İşte nihayet film çekmeye başladım’ duygusu vardı. Bu duygu bütün ekibe geçiyordu.

O filmi çekmeden önce Gece Yolculuğu’nu yazıp bitirmişti. Ve o senaryoyu bekletiyordu.

Evet. Gece Yolculuğu, bir film yönetmeninin Türk sinemasında yerleşmiş ve baskı haline gelmiş kriterlere isyan etmesinin bir dökümüydü. Gece Yolculuğu’nun Anayurt Oteli’nden sonra gelmesi, sadece bir başkaldırma orijinalliğinden öte bunun gerçekleştirilebileceğini de gösterdi. Yani Ömer’in elinde Anayurt Oteli gibi bir kanıt vardı artık.

Yusuf Atılgan
Yusuf Atılgan

Yusuf Atılgan sete geliyor muydu?

Hayır, hiç gelmedi. Ama Ömer, senaryoyu kendisine götürmüş ve onayını almıştı. Sadece bir defa birlikte gittik Yusuf Bey’e. Ömer, Zebercet’i tanıştırmak istemişti ama Yusuf Bey bu karşılaşmadan pek memnun kalmamıştı galiba.

Nasıl? Anlamadım…

Onun kafasında görüntü olarak başka bir Zebercet vardı sanıyorum.

Bu kanıya nasıl vardınız?

Sadece hissetmiştim. Her neyse, sonradan filmden de Zebercet’ten de memnun kaldığını duyup rahatladım.

Oyuncu olarak daha sonra, Gece Yolculuğu’nda oynuyorsunuz…

Evet… Anayurt Oteli’nin hızıyla o filme başlandı. Arkasından da Ömer’le birlikte yaptığımız senaryo çalışmaları geldi. Birlikte senaryo çalışabilmenin gerektirdiği ortaklık artık kurulmuştu.

Ömer Kavur’la birlikte senaryo çalışmak nasıl bir duyguydu?

Büyük keyifti. Sinemayla ilgili görüşlerimizi birbirimize aktardığımız bir süreçti bu aynı zamanda ve benim için müthiş öğreticiydi. Bazen o, bazen de ben, çok küçük bir olgudan, bir fikirden yola çıkarak düşünmeye, yazmaya başlardık. Örneğin, “Bir adam yolculuğa çıkar ve kendine rastlar” cümlesi bizi yola çıkarmaya yeterdi. Uzun sürerdi bu iş. Akrebin Yolculuğu ve Karşılaşma filmlerinin senaryoları birer yılımızı aldı. Ömer’in bizi terk etmesiyle  (ölümünden bahsediyor) çekilemeyen, Kardeş senaryosu daha kısa zamanda kotarıldı. Ömer’in acelesi vardı! Ama olmadı işte, olmadı! (Macit Bey susuyor)

Senaryo yazım süreçlerinde mekânlara gider miydiniz?

Ömer’in olmasa olmazlarından biriydi bu. Filmin başat mekânları daha senaryo aşamasında kararlaştırılırdı. Benim katıldıklarımın dışında, Ömer’in mekân için günlerce seyahat ettiğini biliyorum.

“ÖMER KAVUR’LA SENARYO ÇALIŞIRKEN ÇOK SESSİZ ZAMANLAR GEÇİRDİK.”

Mekânları dolaşırken notlar alır mıydınız? Ya da sahneleri değiştirir miydiniz?

Genellikle bu söylediğin olurdu. Ömer’in bütün filmlerinde mekân neredeyse zaman kadar önemli bir öğedir. Kaldı ki mekân hikâyeye geniş ölçüde etkir, yaratıcı değişiklikler önerir. Ömer’le çalışırken çok sesiz zamanlar geçirdik. Karşı karşıya oturur ve susmaktan çekinmeden, düşünürdük. Arada birbirimizin söylediği şeyi tartışmaya değer bulmazsak yine susardık. Telepatiydi bu bekli de. Öyle ki çoğu zaman söylediğimiz şeyi, birbirimizin ağzından alıyormuş gibi oluyorduk.

Ömer Kavur
Ömer Kavur

Bir noktadan sonra vazgeçtiğiniz bir hikâye oluyor muydu?

Bir hikâyeden, henüz hikâye olmadan önce vazgeçtiğimiz zamanlar oldu. Ama hikâye istediğimiz noktaya geldikten sonra hiç vazgeçmedik.

Tıkandığımız noktalar olduğunda ne yapıyordunuz peki?

Kendimizi suçlayarak, onurlandırıyorduk. (Gülüşmeler)

Birlikte yazdığınız son ve çekilmeyen senaryonuz Kardeş’i yazmaya nasıl karar verdiniz?

Avrupa’dan gelen ve Türkiye’de kardeşini arayan bir adamın öyküsünü çeşitli nedenlerle ertelemiştik. Onu tekrar ele aldığımızda, konunun daha güncelleştirilebileceğini düşündük. Yeni şekliyle hikâyede bir Türk arkeolog, başka bir anneden olan Kürt kardeşini arıyor. Eğer yapabilseydi, Ömer’in politik içeriği en açık olan filmi bu olacaktı.

Ömer Kavur’un filmlerinde oyunculuk yapmanızın yanı sıra senaryolarına da imza attınız. Kendisiyle ilgili ne hissediyorsunuz?

Şimdi… (Macit Bey susuyor, bir süre konuşamıyor) Ömer kendine özgü bir insandı. Çok önemli bir dostumu yitirdiğim duygusu içindeyim. Onu düşündüğüm zaman kötü oluyorum. Düşünmek istemiyorum. (Gözleri doluyor. Sesi titremeye başlıyor.) Sinemaya bakışıyla, kendine özgü felsefesi olan önemli bir sinemacı dostumu yitirdim. (Macit Bey konuşamıyor.) Çok önemli bir kayıp, benim için çaresizlik bu işte. (Ellerini açıyor. Salondan ayrılıyor. Bir süre sonra geri geliyor. Susuyoruz.)

İsterseniz söyleşimize ara verip başka bir gün kaldığımız yerden devam edebiliriz.

Hayır, hayır devam edelim.

Beraber senaryo çalışırken nasıl zaman geçirirdiniz. 

Ömer’le senaryo çalışmak için buluştuğumuzda genellikle sessizce otururduk. O sırada çakan telefonlara, “Birlikte senaryo çalışıyoruz” derdik. (Gülüyor) Hiç öyle senaryo çalışıyor havamız yoktu. Birimiz pencereden bakıyor, diğerimiz koltukta oturuyordu. Ama, “Senaryo çalışıyoruz.” diyorduk. (Gülüyor.)

Bir ruh arkadaşlığı yapıyordunuz…

Evet, tam da dediğiniz gibiydi.

Konuyu değiştireyim istiyorum. Senaryosunu yazdığınız ya da oyunculuk yaptığınız bir filmi izlerken ne hissediyorsunuz?

İzleyemiyorum…

Neden?

Tam olarak bilemiyorum. Belki, “Şimdi olsa nasıl yapardım?” sorusu engelliyor beni. Bir de işte, “Bitti gitti, artık değiştirilemez.” duygusu var ve yoruluyorum o an.

Bu durum sizi üzüyor mu?

(Macit Bey bir süre konuşamıyor. Bu soruya yanıt vermek istemiyor.)

Aklınıza o filmlerde canınızı sıkan yaşadığınız bir olay mı geliyor?

Yok, yok… Orada daha iyi yapılabilecek bir şeyin, o anda fark edilmemesinden kaynaklanan bir şey. Bir eksiklik duygusu ama bu bir işe yaramıyor. Bir filmi tekrar izliyorsunuz ve artık onu değiştirme olanağınız yok. Tiyatro değişime açıktır, değiştirilebilme olanaklarına sahiptir. Sinema öyle değil.

macit.koper.anayurt.oteli

Film eskiyor mu? Bunu mu ifade etmek istiyorsunuz.

Eskiyor. Bazı filmler çok daha çabuk eskiyor tabii.

Klasik filmler öyle değil ama…

Öyle değil mi acaba? Klasik olma özelliğini kazandıktan sonra, onları aynı zamanda müzelik olarak görmüyor muyuz? Bir tür dokunulmazlık kazanıyorlar ve artık oldukları gibi kalmaya mahkûm oluyorlar. Ama şu soruyu sorabiliriz; bir sürü klasik neden güncelleştirilerek uyarlanıyor günümüzde? Hangi gereksinimle? Bu sorular, benim değinmeye çalıştığım duygunun içine düşüyor bence.

Yazdığınız senaryolar var, oynadığınız birçok film var. Şimdi geri dönüp baktığınızda ne hissediyorsunuz?

(Uzun bir süre susuyor.) Kendimden çok memnun olduğumu söyleyemem. Ürettiğimiz her şeyin sağlam bir kültürel tabana oturmamasından, çoğu zaman el yordamıyla hareket etme zorunda kalışımızdan, giderek sanat eğitimimizdeki temel noksanlıklardan kaynaklanan bir sorun bu. Bu konuda derinleşilebilir ama sanırım konumuzun sınırlarını zorlamak zorunda kalırız.

Sinemada edebiyat uyarlamalarınız da var. O süreçlerden biraz bahseder misiniz? Yönetmenle mutlaka konuşursunuz ama eserin sahibi olan yazarla ne gibi bir çalışma yaparsınız?

İşte sorunlarımızdan biri de bu. Genel olarak ben uyarlama işine, yazarın eserini olduğu gibi aktarmak niyetiyle yaklaşmam, yaklaşamam. Sinemada da, tiyatroda da tavrım budur. Hikâyeyi kabullenmemin ya da seçmemin nedeni, o hikâyeyle benim bir şey anlatabileceğim düşüncesidir. Yazarın seçilmiş hikâyesi iyi bir malzemedir. Elbette onun bir edebi değeri vardır ancak sinema ya da tiyatro değildir. Edebiyat başka, sinema başka bir sanat alanıdır. Belki daha da önemlisi, nasıl bir edebi yapıtın yaratıcısı varsa; sinemanın, tiyatronun da yaratıcıları vardır. Bu yaratıcılıkların içeriğinde sadece bir edebi yapıtı, bir sinema yapıtına çevirmek değil, düşünce yapısı olarak değişiklikler gerektirecek öğeler de mevcuttur. Uyarlaması yapılacak yazar bu konularda açık ya da hemfikir değilse, sorunlar yaşanır. İsim vermek gerekmez, ama sinemada da tiyatroda da böyle sorunlar yaşadım.

Senaryo yazmak isteyenlere neler söylemek istersiniz?

Kendi penceremden bakarak, öncelikle söyleyecek bir şeyimizin olup olmadığına karar vermeliyiz diye düşünüyorum. Söylemek istediğiniz şey en iyi film yoluyla aktarılabilecekse, “Ne duruyorsunuz?” derim. Senaryo yazmayı öğrenmek değil esas sorun, neyi söylemek için yola çıktığınız ve hangi yolu seçtiğinizdir. Buna karar vermelisiniz. Bir baltaya sap olamayıp da, bir de senaryoyu, senaristliği denemek hiç de akıl karı iş değil.

“YAZDIĞIM SENARYONUN ALTINA KENDİ İMZASINI ATIP, SONRASINDA SAHNEYE ÇIKIP ‘EN İYİ SENARYO ÖDÜLÜ’ ALAN YÖNETMEN VAR.”

Hiç pişman olduğunuz bir senaryo yazdınız mı? Ya da “Benim senaryomdan böyle bir film mi çekilir?” dediğiniz bir yönetmen var mı?

Yok.

Neden?

Böyle şey söylenmez. Senarist olmak bir anlamda da, yazdığınız senaryonun son noktasını koyduktan sonra, gerisine razı olmak demektir. Sinemanın hiyerarşisi bunu gerektirir çünkü. Sizin yazdığınız senaryonun altına imza atmak edepsizliğini gösterenler var. Dahası, yazdığım senaryonun altına imzasını atıp sonra da çıkıp “En İyi Senaryo” ödülü alan yönetmen var.

Yok artık, kim o?

İsim vermeyeceğim. Aradan çok zaman geçti. Umuyorum ki bu röportajı kendisi okusun, ilişkiyi kursun ve eğer diyebileceği bir şey varsa söylesin ki tartışalım. (Macit Bey, o kişinin kim olduğunu teybimizi kapattıktan sonra söyledi. Ama yazılmamasını istedi.)

Daha sonra hiç karşılaştınız mı kendisiyle?

Karşılaştım elbette. Hala bu konuyu kendisinin açmasını bekliyorum. Belki bu yarı gizli, yarı açık mesaj işe yarar.

cazibe hanımın

Melodram, Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri, Fotoğraflar gibi senaryolarınızda yabancılaşma, kendini tarif edememe ya da buna kimlik sorunu diyebilirim, kendi halinde kalma gibi kavramlar var.

İrfan’la (Tözüm) birlikte yaptığımız filmler bunlar. Yabancılaşma her türlü kimlik hastalığının nedenidir. Sözünü ettiğiniz durumlar yabancılaşmanın yansımaları. En azından biz bu filmlerde bu niyetle yola çıktık.

Bu filmlerden memnun musunuz?

İsterseniz bu, ‘memnun olma’ kavramının görece olduğunu söyleyelim. Neye göre memnun olmak? Memnun oldum desem, karakterimden taviz verdiğimi hissedeceğim. Memnun olmak benim karakterim değil.

Genel olarak Türk Sinemasında, senaryo yazımının gelişim süreci önünde ne gibi olumlu ya da olumsuz engeller var?

Olumlu gelişim, son birkaç yılda senaryo yazarlığına duyulan ilgi, senaryo yazmak isteyenlerin gözle görülür biçimde artması. Olumsuz gelişim de bu olumlu gelişime geniş ölçüde bağlı. Ne yazık ki gençlerin içinde senaryoya ilgi duyanların çok büyük bir bölümünün gözü televizyonda, dizilerde. Televizyon bir senarist için iyi bir eğitim alanı değil.

Bir senaristin, senaryo yazımında beslenmesi gereken kaynaklar nelerdir?

Tükenmeyen kaynak hayattır. Hiçbir sanat dalının ürünü hayatın birebir izdüşümü, kopyası değildir, ancak kaynak hayattır. Hayatın ve her türlü ilişkimizin kültürüdür. Dünyayı daha yaşanır hale getirebilmek için var olan şeylerden biri de sanattır. Bütün sanatçılar ve sanat uygulayıcıları gibi senaristlerin de beslendiği temel kaynak daha iyi bir dünya kurmak için yaşadığımız hayattır.

Birçok dizi film de yazmış bir senarist olarak, dizi senaryosu yazmayı yaratıcılığın önünde bir engel mi, yoksa olması gereken bir gereklilik olarak mı görüyorsunuz?

Dizi senaryosu yazmayı kesinlikle yaratıcılığın gereklerinden biri olarak görmüyorum. Biraz daha üstüme gelirseniz, yaratıcılığın önündeki engellerden biri olduğunu da söyleyebilirim.

Macit Bey öncelikle zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Söyleşimizin bazı bölümlerinde göstermiş olduğunuz sabır içinse minnettarım. Kişisel tarihimde de Ömer Kavur filmlerinin yeri çok özeldir. Kendisiyle uzun bir zaman diliminde çalıştığınız için o dönemleri konuşmak istemiştim. Konuşmamızın o bölümlerinde sizi üzmüş olabilirim.

Böyle düşünmenizi istemem. Ömer, söylediğim gibi en önemli ve en özel dostumdu. O’nun eksikliğini hayatım boyunca yaşacağım. Böylesine bir dostluğun eksikliğiyle yaşamak benim içinde kolay bir şey değil.

Anlayışınız için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Bu röportaj, Macit Koper’in, Şişli-Bomonti’de ki evinde yapılmıştır.