En dar zamanlarda bile benden yazı çıkartmayı başaran sevgili editor/ture’ım Deniz Akhan’a…

Geçtiğimiz hafta İşçi Filmleri Festivali’nin altıncısı gerçekleşti. Fırsat buldukça her yıl bir ya da iki filmle yakalamaya çalıştığım festivalde bu yıl, hem daha önceki yıllarda izlediğim bir filmi yeniden beyazperde de izleme fırsatını hem de Japonya sularından yeni bir belgeseli izleme şansını elde ettim.

Tuğba Keleş

İmam Adnan Sokağı’nın, nev-i şahsına münhasır multi-kültürelliğine ek yapan Kolektif Yaşam Merkezi terasında, koli bantlarıyla duvara yapıştırılmış beyaz bir örtü üzerine yansıtılarak izlediğim 2010 Japonya’sından 3 dakikalık kısalar, balıkçı kasabalarında nükleer santral kurulmasını istemeyen kasaba sakinlerinin mücadelesinden, hamam çalışanlarının haklarını korumak için sendikalaşmalarına kadar çeşitli konulara değinmekte. Her işçi festivalinde olduğu gibi bu defada haklarım konusunda galeyana gelmemi sağlayan festival dolayısıyla açılan bilincim, yönetimin baskısı nedeniyle yazmak zorunda olduğum bu haftaki yazımı, bir anda manidar sularına salıverdi. Ölüp kalsak bile yazmak zorunda bırakıldığımız bu baskı üzerine, geçen seneki festivalde izlediğim Japon belgeselinden öğrendiğim gibi yanıma bir kişi daha ekleyerek sendika kurmak isterdim ama bu topraklarda sendika kurabilmek için 6 kişiye daha ihtiyacım var. Gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmak gibi ben de Japonya Sendikalar Birliği’ne başvururum, n’olmuş?

Konuya geri dönecek olursak, festivalin genel havasıyla ilgili yeterli bilgiyi verebilecek kadar iyi bir izlenimi, yeteri kadar film-belgesel izleyemediğim için edinemesem de, çok takip edilen festival havasını alamadım bu sene de. İş haklara gelince, niceliğin de önem kazandığı bu gibi durumlarda, festival seyircisinden memnun mudur, değil midir, bilemem. Ama niceliği bir kenara bırakırsak, şu yazıyı yazmama bile vesile olması sebebiyle, nitelik açısından seyirciyi bilinçlendirdiği, en azından galeyana getirdiği bir gerçek.

Hepi topu 30 dakikalık bir belgeselin daha ne kadar suyunu çıkarabilirim, el insaf! Çalışma koşulların iyi değil mi? Patronun paraları cukkalayıp işine son mu verdi? Doğal güzelliklerle kaplı kasabana nükleer gözler ışıyarak mı bakıyor? Tam zamanlı çalışanların yanında, güya yarı zamanlı olarak girdiğin işte, köle muamelesi mi görüyorsun? Haftada bir yazı yazdığın internet sitesi gözünün yaşına bakmıyor mu? (“Vicdansızlar” sinemalarda) E, internet başında oturup durma! Yapacağın protestoyu sanal alemde paylaşarak yapacağına, kalk yerinden harekete geç. Vatandaş uyuma, gitme kimsenin huyuna!

Bu yazıyı yazmamda metroyu sarsmayarak bana destek çıkan sayın Taksim-Sanayi Mahallesi arası metro kondüktörüne, yürüyen merdivenin sağ tarafını mesken tutarak, yukarı çıkarken bile yazmama olanak sağlayan, zaman zaman ağır tenkitler alan halk kitleme, Taksim-Cevizlibağ hattındaki dolmuş şoförü abiye ve de Şişli-Çapa arası taksi şoförüne teşekkürü borç bilirim. Ama asıl önemlisi; oradan oraya yetişmeye çalışırken girdiğim kuyruktaki teyze! Gişedeki görevliyi o kutsal çenenle esir alman, yazıyı masa başına oturmadan tamamlamama neden oldu ya heyhat! Korksun artık basur ve türevi hastalıklar benden…

2010 Japonya’sından 3 Dakikalık Videolar 

3 Minutes Videos from Japan

Yapımcı: LaborFest Japan

Yapım: 2009, Japonya, 30 dk.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA