
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
Günümüzde dünyayı ideolojilerin ve hükümetlerin değil, sermayenin yönettiğine inanıyorum. Hayır, bunu ben keşfetmedim, hatta ne kadar klişe olduğunun farkındayım; herkes farklı şekillerde ifade ediyor, ama işin özü kısaca bu.
2007 yılında internette hızla yayılan Zeitgeist fenomeni bu ifadenin çarpıcı bir sunumuydu. Açıkçası ben bu belgeselde araya serpiştirilen Sidney Lumet klasiği Network filmini daha önemli ve samimi buluyorum, Zeitgeist’ı üretenlerin niyetlerine inanmıyorum, ama bu başka bir konu. Sonuç olarak kapitalizmin ruhunun gittikçe daha çok ifşa olduğu, ama ondan da vazgeçilemediği garip bir çağda yaşıyoruz. Derli toplu bir teorik çalışma, devrimci hareket yok ortada, belki de bu yüzden bir Hollywood filminde seyreltilmiş de olsa muhalif bir söyleme rastlamak dikkat çekici.
Tom Tykwer, 1998′de Koş Lola Koş (Lola Rennt) ile uluslararası başarıyı yakaladıktan sonra kendisinden beklenen üst düzeyde filmler üretemedi, ama belli bir kalitenin altına da düşmedi. Son filmi The International da maalesef bu durumu değiştirmiyor. Buna rağmen sürükleyici bir film var ortada.
Filmin konusu gerçek bir olaya dayanıyor. 1972′de Pakistanda kurulan Bank of Credit and Commerce International (BCCI) inanılmaz bir şekilde büyüyüp 78 sekiz ülkede 400 şubeyle faaliyet gösteren, 20 milyar dolarla dünyanın en büyük 7. özel bankası seviyesine gelen bir banka. 80′lerde bankanın faaliyetleriyle ilgili spekülasyonlar ayyuka çıkıyor, banka 1991′de tasfiye ediliyor, ama iddiaların en esaslıları sonuçsuz kalıyor. Buna göre bankanın üçüncü dünya ülkesi diktatörlerinden tutun, uyuşturucu kartellerinin ve hatta CIA’nin para aklamasına yardımcı olduğu söyleniyor.
Film, BBCI’ın silah ticareti ile dünyadaki çatışmaları yönlendirerek ülkelerin borçlarını, dolayısıyla ülkeleri kontrol edecek bir konuma geçmek için çevirdiği entrikaları, işlediği cinayetleri ve bunu açığa çıkartmak için her şeyini ortaya koyan Interpol ajanı Louis Salinger ve Manhattan Bölge Savcı Yardımcısı Eleanor Whitman’ın maceralarını anlatıyor. Araştırmaları boyunca kahramanlarımız dünyayı dolaşıyorlar, buna Boğaz’ın incisi güzel İstanbul da dahil.
Filmin ustaca bir görsel anlatımı ve seyirciyi boğmayan, akıcı bir temposu var. Ancak filmin söylemi kendi boyunu aşıyor; bir yanda yaşadığımız dünyanın mekaniğine ilişkin büyük laflar ediyor, ama diğer yandan belli bir kaçıp kovalamacanın ötesine geçemiyor. Umberto Calvini ve Wilhelm Wexler karakterlerinin söylediklerini onaylayarak dinliyorsunuz, ama onların iddia ettikleri düzenin çapına bakınca çok daha büyük bir oyun bekliyor insan. Filmin sonu da seyirciyi tatmin etmiyor; 118 dakika yetersiz kalıyor, vaktinden önce bittiğini düşünüyorsunuz. Filmin en önemli sorunu böylece ortaya çıkıyor: Dar bakışlı bir senaryo. Bir filmin en temel unsuru senaryodur elbet, ama buna rağmen seyre değer bir film The International. Uluslararası oyuncu kadrosu içerisinde yer alan Clive Owen, Naomi Watts, Armin Mueller-Stahl gibi tanınmış ve usta oyuncular var, Haluk Bilginer de cabası.
Filmin bizim açımızdan önemli bir farklılığı, son bölümünün İstanbul’da geçmesi. Şehrin güzel görüntülerle kendini gösterdiği bir bölüm, ama senaryonun en zayıf halkası bana göre. Sorun sadece film karakterlerinin yer aldığı mekanların aslına uygun kullanılmaması, izledikleri güzergahların gerçeğe aykırı oluşu değil, yukarıda da bahsettiğim nedenler. Ve evet, elbetteki hafif de olsa bir oryantalizm kokusu alıyorsunuz.
Bana garip gelen, müstesna Türk basınının Jackie Chan‘e gösterdiği ilginin onda birini bu filme göstermemesi. Bunun sebebi Haluk Bilginer’in bir silah tüccarını canlandırması ve İstanbul’un kirli işler pazarı olarak lanse edildiği endişesi midir, bilmem. Oysa renkli bir durum olduğu şu anektotla ortaya çıkıyor: Film çekimi için Kapalı Çarşı ve civarının halka kapatılma isteği reddedilmiş, bu nedenle Clive Owen’ın elinde silahla takipte olduğu sahne çarşı faalken çekilmiş. İstanbul bir New York gibi açık film platosu, halkımız da duruma alışkın olmadığından kameranın bulunduğu her yerde kadraja merakla bakan insanlar belli oluyor zaten. Clive Owen buradaki çekimlerde çok şaşırmış, çünkü kameranın gizli olduğu sahnelerde elinde silahla halkın içinden geçerken bir allahın kulu “N’oluyo lan?” dememiş. Owen, “Başka ülkede olsaydım beni anında duvara çivilerlerdi” diye açıklamada bulunmuş.
"Bir Zeitgeist Polisiyesi: The International" için Bir Yanıt
Tavsiyem zeitgeist sunumlarını en az birkere daha izle.Sunumun beyni din hakkındaki yorumlarıdır vucududa filimde de bahsedilen kapitalist ve diğer bütün yalnışlıkalrdır….Neyse filme gelicek olursak tam bir “standart” senaryo için bu tabirim heralde karşı konulamaz mükemmelikte.Farklı kılan tek şey istanbul olsa gerek ya da Haluk Bilginer .(Bizlerin acısından söylüyorum.)
Kadrajdaki o dikkatli bakışlar aslında filme biraz yetenek katabilirmiş eğer bakışları silahlı oyuncuya yönlendirilebilseymiş zaten kapalı çarşıda silahlı birini gördüğünde ona bakmamak mantıksız olur heralde.
Film gerçekten çok sıradandı izlemeynlere tavsiyem zeitgeist sunumlarını tercih edin : )
Yorum Yazın