
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
1 Şub
Tarihi gerçeklere baktığımızda, Osmanlı atalarımızın fazlasıyla ilgi gösterdiği Eflak-Boğdan bölgesi sayesinde tanışık olduğumuz Kazıklı Voyvoda (Nam-ı diğer Kont Drakula)’nın vampirlik özelinde bizi pek etkilediğini ya da ırgaladığını söylememiz mümkün değildir..
Numan SerteliBir asalet alt yapısı da isteyen (Asaleti batsın!) Vampirlik müessesesinin, tarihi perspektifte bizi teğet geçtiğini belirttikten sonra geçelim bir diğer korku zımbırtısına..
Derin araştırmalarım sonucunda, nispeten daha yeni bir korku ögesi olduğunu saptadığım, Zombilik denen, bu yaşayan ölüler müessesesinin de bizim toplumsal gerçeklerimizle bağdaşmadığını görmek, hiç de zor olmasa gerek..
Tamam.. Bizde de mezarından kalkan hortlaklar vardır; ancak onlar, kan ve pislik içinde dolaşan, bu mendebur suratlı, yaşayan ‘gavur’ ölülerine asla benzemezler..
Türk-İslam gelenek ve göreneklerine uygun olarak, sabah ezanıyla birlikte kabrinden kalkan, musallat olduğu evin sahibinin banyoda bulundurduğu ibrikle abdest alan, yine kendine özel havluya bi güzel kurulanıp, seccadesini kıbleye doğru yayarak namaza duran, pirüpak mümin yatırlardır, bizim yaşayan ölüler.. Kimseyi kesinlikle yemeye kalkmadıkları gibi gereken ihtimamı gösterirseniz, rahatsız bile etmezler..
Eda ettikleri namaz sonrası, sessiz sedasız kabirlerine dönerek, ebedi uykularına devam ederler.. En fazla, o da nadiren, ev sahibine bi nedenle kafaları kızmışsa eğer (Örneğin, ibrik ve havlu servisinde bir aksama olması gibi.) evi temelden şöyle bir-iki sarsarlar, sonra da uykuya aynen devam..
Görüldüğü kadarıyla, dünyanın en sessiz, en zararsız ve en sıkıcı ‘ölü hayatı’nı sürdüren bu yaşayan ölülerimizden, milli bir zombi filmi yapılmasının mümkün olamayacağını gören bizim yönetmen arkadaşların, mecburen, dış kaynaklı o gavur zombilere müracaat ettikleri anlaşılıyor..
İlk Türk zombi filmi yapma iddiasıyla yola çıkan Talip Ertürk ve Murat Emir Eren ikilisinin, önlerindeki bu en büyük engeli aşmada oldukça başarı gösterdiklerini; ihraç malı bu meymenetsiz şeylere uyguladıkları bir takım yerel kıyafet ve aksesuarlarla, milli bir lezzet yakalayabildiklerini söylemek de mümkün görünüyor..
Kızlı erkekli bir grup genç, ortak arkadaşlarının, Büyükada’da yapılacak düğününe katılmak üzere, Kabataş Vapur İskelesi’nin önünde toplanırlar..
Grubun en az görünen, lakin en çok konuşan elemanı, video kamerasıyla sürekli çekim yapan Erhan’dır.. Ne olursa olsun, kamerasını kapatmamaya adeta yemin etmiş gibi görünen; kendi açısından amatör görüntü yönetmeni, başkalarının açısından ‘paparazzi kameraman’ mahiyetindeki Erhan (Murat Emir Eren’miş gibi gösteriliyor ama, tabii ki filmin görüntü yönetmeni olan Meryem Yavuz.), grubun, düğün öncesi, düğün ve düğün sonrası hallerini ve de çevrede bütün tanık olduklarını -kamerasının kaseti bitene kadar- bize tüm ‘gerçekliğiyle’ yansıtacaktır..
Grubun en sevilen kişisi olarak da tezahür eden ‘Kamera’ Erhan’ın, düğün başlayana kadar çektiği görüntülerle, grubun diğer üyelerinin karakterleri ve konumları, az çok ortaya çıkar..
Grupta tek birliktelik yaşayan çift olarak, Deniz (Kaan Keskin) ve Ekin (Gülüm Baltacıgil) ikilisi, ilişkilerindeki mutat sorunlardan birini daha yaşarken; her şeyden sürekli şikayet eden bir tip olan Murat (Erol Ozan Ayhan), eski kız arkadaşı Gamze (Esra Ruşan)’nin de düğüne geleceğini öğrenmesiyle iyice çekilmez bi hale gelmiştir..
Diğer elemanlar ise, ‘single’ kız Betül (Canan Güven) ve öncelikle en yakınındaki Betül’e ‘yazan’, o olmazsa da düğün sırasında herhangi bir dişiyi ele geçirmeye niyetli görünen, grubun en yolsuzu (Ya da cimrisi!) Ömer (Onur Buldu)..
Ve beklenen düğün başlar.. Önce nikah kıyılmış, sonra da takı töreni için davetliler sıraya girmiştir.. Çeyrek altının bile sahtesini almış ‘sahtekar’ Ömer de bu hediyesini damadın yakasına -hem de kasıla kasıla- takar..
Danslar, kız kesmeler, göz süzmeler derken sıra gelir ‘damat halayı’na.. Her an beklenen zombiler de işte bu halayın en coşkun anında birdenbire ortaya çıkarlar ve önce halayı yerler, sonra da yakalayabildikleri herkesi..
Bu hengamede ısırılanlar olduğu kadar, kaçıp kurtulanlar da olur.. Yaralananlar ya da enfekte olanlar, bundan böyle hayatlarına birer zombi olarak devam ederlerken, az önce birlikte eğlendikleri arkadaşlarının peşine düşmekte de bir beis görmezler..
Kahramanlarımızdan Erhan, Murat, Ömer ve Gamze, şimdilik sağ kalmışlardır.. Onlar, umarsızca adadan kaçma planları içinde iskeleye varmayı, oradan da İstanbul’a doğru yol almayı amaçlamaktadırlar..
Bütün bunlar olurken, Erhan’ın kamerası, aralıksız olarak çekime devam etmektedir..
Eski birer sinema yazarı olan Talip Ertürk ve Murat Emir Eren’in yönettiği Ada: Zombilerin Düğünü, Cem Yılmaz‘ın öteden beri filmlerinde kullandığı mantığın sınırları içine giriyor aslında.. Onlarda, uzaya veya Vahşi Batı’ya giden bir Türk’ün başına gelenler üzerinden espriler üretilirken; bu filmde, Türklerin,’ecnebi menşeli’ yaşayan ölülerle, İstanbul’da vuku bulan ilk temaslarından ortaya çıkan komik durumlar belirleyici oluyor..
Çekim tekniği icabı, kameramanın da el/kamera hareketleriyle resmen rol yaptığı, hatta baş role oynadığı bir film bu.. Başlarda kameranın bu aşırı sallanmasından mütevellit, hafif bir mide bulantısı, baş dönmesi gibi belirtiler hissedilebiliyor.. Bir süre sonra bu duruma alışıldığında, bol hareketli bu teknikten ayrı bir keyif alabilme ihtimaliniz dahi var.. (Uzun sahne çekimleri gerektirdiğinden, aslında oldukça da zorlu bir teknik bu.)
Film ve mekan icabı, mevcut olan zayıf ışıkla, vaziyet icabı da fazla ve de sert hareketli çekimler yapması gereken bu ‘amatör kamera’ numarası, bence, filmin başarılı olmasını sağlayan en önemli etken.. Özellikle, ışık azlığından oluşan aşırı ortam kararması gibisinden, kameranın ‘sözde’ yetersizlikleri, bir yandan, filmin ‘finans’ eksikliğinden kaynaklanan teknik problemlerini örtmeye yarıyor, öte yandan da tıpkı Blair Cadısı‘nda olduğu gibi, korku ögesini abartıcı bir etki sağlıyor..
Zombilerin halay sırasında ilk ortaya çıkış anı, doğru zamanlaması bakımından ve ürkünçlüğüyle mükemmelken, sonrasında yaşanan ilk şaşkınlık ve ölümcül panik, bu ‘kısıtlayıcı’ teknikle ancak bu denli başarılı yansıtılabilirdi..
Ayrıca, camide yatıp kalktığı için olaydan habersiz kalmış müezzinin, okuduğu sabah ezanını duyan zombi sürüsünün cami kapısına dayanması üzerine, olağanüstü bu cemaat bolluğundan telaşlanması ve “Bayan girişleri yan kapıdan!” mealindeki ikazlarıyla oluşan bazı komik durumların gösterilmeden, sadece seslerle seyirciye yansıtılması da ilginçti..
Zombi filmi deyince, olgunluğunu her yönüyle tamamlamış, evrensel bir tür sinemasından bahsediyoruz.. Tamamen, bu evrenselliğin ulusal bir yorumundan ibaret olan Ada: Zombilerin Düğünü’nden, türe önemli bir katkı sunmasını beklemek en hafifiyle haksızlık olur.. (Evet.. Bunu aynen bekleyenler ve bu ‘eksikliği’ filme eleştiri olarak getirenler de çıkacaktır.. Hiç kuşkunuz olmasın!)
Ayrıca, her alanda yoklukları yaşayan bir ülke olarak, Türk Sineması’ndan, her an, dünya sinemasının herhangi bir alanında öncülük yapmasını beklemek, nasıl bir insaf anlayışına sığar? Bu da enteresan tabii..
Yemin ederim ki şimdiki eleştirimin Galatasaraylı olmamla hiçbir ilgisi yoktur.. Amma, önceden tanıtıldığı kadarıyla, gayet akıllı, uslu, hayatta kalmaya da yeminli biri olan, Taner Birsel‘in canlandırdığı tipin, Fenerbahçeli Güiza‘nın meşhur okçu duruşuyla, kendini salakça zombilerin eline bırakması gibisinden, gereksizliği apaçık ve ‘fazlasıyla sulu’ bir-iki sahne dışında, filmin, korku-komedi oranının gayet dengeli ve de seviyeli olduğunu söyleyebilirim..
Oyunculuklara gelince.. Taner Birsel’in senaryo kaynaklı ‘hatalı duruşu’ dışında, genel olarak önemli bir falsonun görülmediği oyunculuklarda, ‘rahatsız tip’ Murat olarak, Erol Ozan Ayhan müthişti.. Arkadaş grubunun en uyanık geçinen garibanı Ömer rolündeki Onur Buldu da gayet iyiydi..
O değil de, diğer zombilerin, hayranlıkla ve lider olarak görme içgüdüsüyle, kendisinin peşinden gidebileceği varsayılan ‘ünlü zombi’ buluşu şahane bir espriydi; ancak o kişinin, pek de şöhretli olduğunu sanmadığım (Doğrusunu söylemek gerekirse, ben hemen hemen hiç tanımıyorum.) Cansel Elçin olması, esprinin gücünü kıran bir seçimdi..
O da değil de, yakın zamanda izlediğim hemen bütün yerli filmlerde irili ufaklı roller alan, herhangi bir filmde görünmediğinde ise özüme, önemli bir eksiklik duygusu yaşatan Ahmet Mümtaz Taylan‘ın da artık bir rakibi olduğunu buradan açıklıyorum: Sırrı Süreyya Önder!
Önder, bu filmin başındaki taksi şoförü rolüyle de yine çarpıcı, yine sempatikti..
Her şeyden önce bir sinemasever olarak benim (Aslında herkes için öyledir ya.) seyrettiğim filmlerle olan ‘beğeni’ ilişkim biraz da sempatiye dayanır.. Yanlış anlaşılma olmasın lütfen.. Bununla, filmin bir oyuncusunun ya da yönetmeninin cana yakınlığından falan bahsetmiyorum.. Elbette ki bu sempati -ya da antipati- filmin bizzat kendisiyle ve geneliyle ilgilidir ve de ancak film bittiği zaman, kişi tarafından hissedilen bir duygudur..
Belki de, genel kabul görmüş ‘eleştiri sübjektiftir’ hükmünü destekleyen en önemli verilerden biridir bu sempati kavramı..
Bu cümleden olarak, senaryosunun hafif zayıflığı dışında, kesinlikle, öyle önemli denebilecek sinemasal hatalar barındırmayan Ada: Zombilerin Düğünü, (Fenerbahçe’yle ilgili göndermeler dışında.) bana her haliyle sempatik geldi..
Velhasılı kelam, bana en az, türdeşleri olan Shaun of The Dead ve Zombieland kadar eğlenceli gelen, her bakımdan gerçekçiliği müthiş finaliyle, hüzünlendirmesini de bilen Ada:Zombilerin Düğünü’nden, -erkek tarafı olarak- iyi duygularla ayrıldım..
Yönetmenlerin, gayet özel olduğuna hükmettiğim espri boyutlarını (Boyut yerine seviye de denebilir ama yanlış anlaşılmak da istemem.) yitirmeden, gelecekteki diğer filmlerine de taşımaları dileğiyle, şen ve esen kalınız..
Aferin, 7!
"Bir Zombi Filminin Mümkün Mertebe Türk Hali (Ada: Zombilerin Düğünü)" için 10 Yanıt
Filmi daha seyretmediğim için aslında şimdi yazmasam daha iyi olurdu ama hazır aklıma gelmişken ekleştireyim şuraya. Eğer filmde gelin zombi oluyorsa -ki yazıdan öyle bir sonuç çıkardım- türe bir ekleme yapmayı başarmış sayılır film. Zira Bride of Dracula, Bride of Frankenstein gibi filmler, Bride of Mummy gibi çizgiromanlar aracılığıyla baş korku öğelerinin gelinlerine, Zombi Gelin'i eklemiş demektir (Corpse Bride, türün dışındadır). Değilse de saçmalamışım demektir. Okunmamış sayınız… Bu arada görsel olarak değil ama işitsel olarak Bride of Godzilla bile varken Bride of Zombie'ye rastlamamam tuhaftır(!). Türe çok hakim değilim tabii, bilen varsa ekleye.
Ee bana yazacak bir şey bırakmamışsın Numan abi:( Copy paste yapacam utanmasam imzamı atıyorum altına:)
yazımın altına imzanı atma ihtimalin bile benim için bi şereftir masis kardeş..
Bu diyalogun sonunda bizi bir öpüşme sahnesi bekliyor mu arkadaşlar? Valla bu işin sonu Brokeback Dağı'na kadar gider. Sonrasında da sizi Ali Murat Güven'e havale ederim, gerisine de karışmam.
fena halde titizlenerek yazılmış bir yazı olduğu gözümden kaçmadı; çok sempatik evet evet tabi.. fakat sinema nerede??.. "genel olarak önemli bir falsonun görülmediği oyunculuklarda," "senaryosunun hafif zayıflığı" "kesinlikle, öyle önemli denebilecek sinemasal hatalar barındırmayan" "Yönetmenlerin, gayet özel olduğuna hükmettiğim espri boyutların" "-erkek tarafı olarak- iyi duygularla ayrıldım.." "Yanlış anlaşılma olmasın lütfen" "Belki de, genel kabul görmüş ‘eleştiri sübjektiftir’ hükmünü destekleyen en önemli verilerden biridir bu sempati kavramı.."
Ben hâlâ Facebook'ta Numan Serteli'nin duyurusunun altına yazdığım bir yorumda ısrar ediyorum; bu yazıda hafif bir torpil kokusu var.
Fakat, elbette ki bu öyle yadırganacak bir durum da değil…
Ben yazılarımda muhafazakâr sinemacılara torpil geçiyorum, eşcinsel jüri üyeleri Ang Lee'nin "Brokeback Dağı"na torpil geçiyor, Öteki Sinema'cılar İtalyan zombicilerine ve Zerrin Egeliler ablaya torpil geçiyor. Âlem zaten külliyen torpil olmuş, sayın Serteli de sevgili Masis ve diğer yerli zombilere küçük bir torpil yapmış, çok mu?
Bu arada, Landlord, yukarıdaki ince sokuşturmanı havada yakalamadım sanma sakın, topu göğsümde yumuşatıyor ve kaleci Numan'a doğru güven içinde gönderiyorum. O yapsın atışı… 2006 yılındaki o kasvetli atmosferi bir daha yeni baştan çekemem doğrusu… "Ali Murat the Impaler against Anatolian Homoseksuals"
Eşcinsellerle ilgili hiç bir sorunum yok; hepsi de çok hoş insanlar… Altyazı Dergisi editörü sevgili kardeşim Fırat Yücel'in evlenip baba olmadan, dergisinde benim hakkımda tekrar "Harbi Faşist" diye uzun uzun analizler yazmasını istemiyorum. Sinirlerim kaldırmaz yeni bir SİYAD kapışmasını…
Şu sıralarda zaten Mahsun Kırmızıgül'e yönelik beyaz türk triplerinden dolayı apayrı bir kulvarda hasta olmuş durumdayım sevgili derneğinize… İki kavga üstüste bu bünyeye ağır gelir.
"Ada"ya gelince… İçimizde kalmasın bari, biz de bir zombi filmi yapmış olalım şeklinde bakıyorum bu olaya… O açıdan iyi de şu "el kamerasından hikâye anlatma" işi son 10 yılda biraz yoruldu be ağabeyler… Keşke biraz daha "Day of the Dead" tadında olsaydı… mesela, sonunda da aslında herşeyin Türkiye'nin gidişatına dair metaforik bir kâbus olduğu ortaya çıksaydı falan…
Diyorum tabii…
Bir imza attık iyi ki, nerelere gelmiş olay. Hep bu Landlord'un Numan abiye sevgimi çekememesinden oluyor bunlar:)
Filmi Kadıköy'de seyrettim ben. Sinemada oyuncu Gürgen Öz de vardı. Zaten totalde 6-7 kişiydik salonda. Baya güle eğlene seyrettik onun grup da çok beğendi. Sonunda da alkış kıyamet. Demek ki benim objektif olmamamdan değil film gerçekten övgüyü hak ediyor diyorum.
Numan Abi ellerine sağlık;
Filmin; yapımcılar, yönetmenler, oyuncular, film eleştirmenleri ve sinema yazarları tarafından beğenilir olması çok normal. İşi yapan ve özdeş kurabilen; daha yumuşak ve anlayışlı olabiliyor bu film hakkında…
Benim izlediğim sinemada da on kişi vardı; yanımdaki sinema haznesi zaman geçirmek için doldurulan arkadaşım ve bu on kişi ağza alınmayacak laflar söylediler filmin tüm geneli hakkında…
Genel sinema seyircisi, emeği hor görüp direkt sallayabiliyor işler hoşuna gitmeyince. Sinemacılar; emeği ve yapım aşamasını da göz önünde bulundurup, hoşgörülü olabiliyorlar. Belki de bu filmlerin eleştirileri; genel ve özel film izleyicilerine hitaben ayrımlı yazılmalı. Ya da kafamızı tamamen 1.5- 2 saate vermeli, gerisini koyvermeliyiz…
Ne oldu? Benim sitede bulunamadığım süre içinde halvet gerçekleşti mi? Birbirlerinin yüzüne tutkuyla bakıp, sonra da yavaşça yaklaşarak öpüştüler mi?
Hayır, şunun için soruyorum; öpüştülerse Oscar heykelciği hazır da…:))))
ey kullarım!
landlord, ali murat
beyler!!
ayıp olmuyo mu?.
Yorum Yazın