Bırakın 15 gün hayat sinema olsun!

Yazarımız Fecir Alptekin‘den, İstanbul Film Festivali’nin anlam ve önemine binaen….

Fecir Alptekin

Yılın en güzel zamanı. Hayır abartmıyorum, en azından kişisel olarak… Her bitişinde, yeniden gelişini beklemeye başlarım. Nedendir o anın içinde hissettiğim ya da olduğum şeye tutkum, hep düşünür dururum. Yanıtları, nedensel olasılıkları dizilir elbet bolca. İşte öykü böyle gelmiş böyle gider, 15 yaşımdan beri ben, her Festival bitiminde gelecek Nisanı beklemeye koyulurum.

Evet şimdi ise henüz ilk günlerindeyiz, daha yeni başlıyor, başladı. Taksim Meydanı’ndan Beyoğlu sinemalarına doğru Festival afişleri eşliğinde süzülmek, bu işin meraklısına şenlik ateşlerinde yürümek gibidir, bilirim. Şüphesiz sinema hep var, filmler hep var… ama en çok sevdiğiniz şeye adanmış bir hayat diliminin tadı eşsizdir. Tüm dünya sinema olur o vakit. Zaman rutin yaşam döngüsünün buyruğundan sıyrılıp, bu filmden o filme ritmine boyun eğiverir. Saat ancak ışıklar söndüğünde ve yandığında tik tak eder. Hele de İstiklal Caddesi’nin bahar kokularına ve insan seslerine müptela bünyede, Festival bir zevkler kombinasyonu olarak kana karışıp bağımlılık olmuştur ezelden. Zamanı gelince canınız çeker.

Ben o şanslılardandım ki, okulum Beyoğlu’nda olduğu için küçük yaşlarda uyandım Festival ve sinema gerçeğine. Dersi kırıp da kendimizi sokaklara attığımızda Emek’in, Atlas’ın kucağına düşüverirdik (Bu yılki en büyük kederimiz de Emek’imizin çalınmış olması). Sonra o Festival kitapçıklarını, rezervasyon kartonlarını ilk elimize alışımızda kendimizi önemli hissettik… Önemli, akıllı ve farkında. Bilmek istedik ve merak etmeyi öğrendik. Başka dünyaların içine girip çıktıkça, daha fazlası için iştahlandık. Ve sonunda bu hazla kavuşmamızı, hayatın en nadide zamanlarından bildik.

Birkaç yıl önce Şakir Eczacıbaşı ile tanışıp iki dakika sohbet etme olanağı bulduğumda, hiç plansız şu sözler dökülüverdi ağzımdan: “İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı olmasa, bu şehir bu kadar yaşanası bir yer olmazdı”. Evet, yine abartmadığımı düşünüyorum. Onca filmi, konseri, oyunu izleyebilir miydik festivaller olmasa, emin değilim. Öyle unutulmaz anlar var ki kişisel Film Festivali tarihimde… Padre, Padrone/ Babam Oğlum için Taviani kardeşlerin Emek Sineması sahnesine çıkışını mı saysam… Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey/ 2001 Uzay Macerası’nı izlediğimde kendimi sinema adına zevkin doruklarında buluşumu mu… Tarkovski filmleriyle tanışmamı mı… Brian de Palma başyapıtı Dressed to Kill/ Öldürmeye Hazır’ın asansör sahnesinde sinemaya yeniden aşık olmamı mı… Sense and Sensibility/ Aşk ve Yaşam ile edebiyat uyarlamalarının peşine düşüşümü mü… Bunuel karşısında yaşadığım şaşkınlığı mı… Antonioni ile hayatımın değişmesini mi… Fellini’ye doyuşumu mu… Abbas Kiarostami ile bambaşka bir yaşam ritmini keşfetmemi mi… The Princess and the Warrior/ Prenses ve Şövalye diye sürpriz bir filmle Tom Tykwer’ı bağrıma basışımı mı… Derek Jarman’ın Blue/ Mavi’sinde koltuğa yapışmamı mı…

Açlık, yoksulluk ve işsizlikten kıvranan bir memleketin çocuğu olarak böyle cümleler kurarken bir nebze utanç duysam da, sanatın bize kattıklarına karşı boyun borcum olarak bu şımarıklığı üzerime almayı göze alıyor ve yüksek sesle söylüyorum: Hayat nasıl eksik olurdu, bu filmler olmasa! İşte yine bir bahar, yine Festival zamanı… Özlenen sevgiliye kavuşmak gibi. Sarılın bırakmayın onu, kanını emin, canını çıkarın, arsızca girin koynuna bir daha bir daha. Ben öyle yapıyorum… Erkenden atıyorum kendimi İstiklal Caddesi’ne. Önce avarelik ediyorum biraz, sevdiğim kafelerde gazetelerimi okuyor, karşılaştığım Festival dostlarıyla iki çift laf ediyorum. Sonra ışıklar sönüyor, zevkten bin kere ölüp ölüp diriliyorum. Size film önermek manalı mı, bilmem… Kendi filmlerinizi seçin, kendi Festival anılarınızı yaratın. Bırakın 15 güncük hayat sinema olsun, sinema hayat olsun ve her şeyi unutup siz de o filmin kahramanı olun!