Oscar yoğunluğunun yaşandığı bu vizyon haftasında tam tamına yedi film görücüye çıkıyor. Oscar yarışına girecek olan Duyguların Rengi, Köstebek ve Marilyn ile Bir Hafta, kapışmanın provasına soyunurken; sinefiller tarafından baş tacı edilen Sürücü ile hayranlarının karşısına 3D olarak çıkan Star Wars Bölüm 1: Gizli Tehlike sinemaseveleri avlamaya çalışacak. ‘Farrelly tarzı’ bir komedi olan Jack ve Jill ve İsveç’ten Hollywood’a yeni transfer Daniel Espinosa‘nın ‘casusluk denemesi’ Düşmanı Korurken ise haftanın diğer seçenekleri… Herkese iyi seyirler…

Duyguların Rengi

(The Help)

Yönetmen: Tate Taylor

Senaryo: Tate Taylor (Kathryn Stockett’ın romanından)

Oyuncular: Emma Stone, Viola Davis, Octavia Spencer

Yapım: 2011 / A.B.D.-Hin.-B.A.E. / 146 dk.

Kathryn Stockett’in aynı adlı çok satan romanından, Tate Taylor yönetiminde beyazperdeye uyarlanan Duyguların Rengi (The Help), 1960’larda Amerika’da yükselen ırkçılık karşıtı hareketin hikâyesini, klasik ‘Amerikan rüyası’ formülü etrafında örüyor.

1960’ların başında Mississippi eyaletinde siyahî vatandaşlara karşı uygulanan ırk ayrımcılığı yasayla güvence altındaydı. Gettolarda yaşayan siyahî ailelerin erkek üyeleri genelde hapiste oluyor, kadınlarsa zengin yerel halkın malikânelerinde hizmetçilik yapıyordu. Üniversite eğitiminden sonra baba evine dönen büyük bir yazar olmak isteyen Skeeter, New York’taki bir yayınevinin editörünün de yönlendirmesiyle, siyahî hizmetçilerin dramını anlatan bir kitap hazırlamaya başlar.

Bir anlamda ‘The Help’, yani ‘Yardımcı’ adındaki bu kitabın yazılış süreci olarak da düşünülebilecek Duyguların Rengi, şimdiye değin Hollywood’da birçok kere üstünkörü olarak ele alınan ırkçılık konusunu anaakım anlatım kalıplarıyla bir kez daha aktarmaya soyunuyor. Bana kalırsa Duyguların Rengi, öncüllerinden pek farklı bir şey söylemiyor.

Geçtiğimiz yıllarda yine Oscar için hazırlanmış proje-filmlerden biri olan Acı Bir Hayat Öyküsü’nde (Precious) siyah öğrenci ‘Precious’ beyaz bir öğretmen tarafından koruma altına alınıyor, yeni bir hayata adım atıyordu. Burada da siyahların başlattığı vatandaşlık mücadelesi beyaz bir yazar sayesinde başarıya ulaşıyor. Böylelikle genç yazar Skeeter da kapağı New York’a atmış, kendi Amerikan rüyasını gerçekleştirmiş oluyor.

Arap coğrafyasına bahar getiren, Ortadoğu’ya demokrasi armağan eden anlayış, bu sefer beyazperdede tezahür etmiş. Siyahîlere vatandaşlık haklarını ‘beyaz elleriyle’ sunan Duyguların Rengi, sinematografi ve oyunculuk açısından tartışmasız çok güçlü bir film, fakat fenomenolojik olarak üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmesi gerek. Sonuç olarak Duyguların Rengi, ırkçılık karşıtlığının liberal bir ikiyüzlülükle cilalanarak sunulduğu alışılagelmiş bir Hollywood draması.

[xrr rating=3/5]Ercan Dalkılıç

Siyahların Amerika’da birinci sınıf vatandaş sayılmadığı dönemde gelişen bir dostluk öyküsünü anlatıyor Duyguların Rengi (The Help). Sadece toplumdaki ‘gelenek ve kültür’ ile değil, doğrudan yazılı kanunlar vasıtasıyla da siyah ırktan olanların beyazlara eşit kabul edilmediği; okullarının, otobüslerinin, taksilerinin, kuaförlerinin, restaurantlarının hatta tuvaletlerinin bile ayrı olduğu bir dönem…

1950’lerin sonuna doğru her anlamda zirveye çıkan Amerikan tutuculuğunun altın çağında geziniyor hikâye. Beyaz Amerikalı genç kızların en büyük idealinin evhanımlığı olduğu bir dönemde, hiç kimse siyahlar ile beyazlar arasındaki kastı eleştirip sistemi alt üst etmeye cesaret edemiyor. Aslında kendisi de o sistemin konforlu bir üyesi olan Skeeter bile, sırf New York’taki bir yayıncıya kendini kabul ettirmek için başlıyor bu ‘ezilmiş siyahların’ çektiği sıkıntılarla ilgilenmeye.

Film, daha önce sinemada defalarca işlenen 1960’lardaki ırkçılık meselesinin merkezine kadınları yerleştirerek farklı bir yol çiziyor kendine. Siyah erkeklerin toplumdaki sıkıntıları neredeyse hiç gösterilmiyor; aksine Minny’nin şiddet eğilimli kocası üzerinden bir de mesaj var. Hikâye, meselenin siyah-beyaz mücadelesinden ziyade, kadın-erkek arasındaki iktidar mücadelesi üzerinde duruyor. Perdede siyah ve beyaz kadınlar görüyoruz, fakat bir grup diğerine haksızlık ediyor gibi gözükse de hakikatte iki taraftaki kadınlar da erkeklerin tasarladığı bir hayatı yaşıyor. Beyaz kadınlar, kendi erkeklerinin ayrıştırıcı, hâkim dilini benimseyip farklı renkteki hemcinsleri üzerinde acımasızca uyguluyor. Hatta bu konuda erkeklerden daha zalim oluyorlar genellikle. O kadar ki, kendi aralarındaki ‘sosyal dayanışma’ grupları vasıtasıyla erkeklerin kanunlarına hem zemin hazırlıyor hem de o kuralların katı bir destekçisi oluyorlar. Duyguların Rengi, özgürlüğün kadınların cesareti ve konuşmaya başlaması sonucunda geldiğini anlatsa da; bir taraftan da ırkçılığın bizzat kadınlar eliyle topluma yerleştiğini söylüyor.

En iyi film dalında Oscar adayı olan Duyguların Rengi, üç oyuncusuna da Oscar adaylığı kazandırdı. Minny rolünde Octavia Spencer ve Celia rolünde Jesscia Chastain en iyi yardımcı kadın; Aibileen rolünde Viola Davis ise en iyi kadın oyuncu dalında Oscar’a aday. Dolayısıyla filmin oyunculukları ‘tescilli’. Her şeyden öte film, tam anlamıyla bir ‘hikâye filmi’. Kirli bir dönemde geçse de ‘temiz’ hikâyesi, sakin anlatımı ve oyunculuklarıyla izlenesi bir film.

[xrr rating=2.5/5]Ali Koca

*

Tinker Tailor Soldier Spy: Köstebek (Tinker Tailor Soldier Spy)

[xrr rating=4.5/5]

Yönetmen: Tomas Alfredson

Senaryo: Bridget O’Connor, Peter Straughan, John le Carré (roman)

Oyuncular: Gary Oldman, Colin Firth, Tom Hardy

Yapım: 2011 / Fra.-İng.-Alm. / 127 dk.

İngiliz istihbarat servisi MI6 için çalışan John le Carré Köstebek’i 1974 yılında yazmıştı. O dönem Cambridge casuslar olarak bilinen ve İngiliz istihbaratının içinde esasında Sovyetler Birliği için çalışan ekip yeni ortaya çıkarılmıştı. Bu sebepten ötürü kitap büyük bir ilgiyle karşılanmıştı.

Tomas Alfredson’un çektiği Köstebek 1973 yılında geçiyor. “Sirk” olarak bilinen İngiliz istihbaratının merkezinin başındaki Kontrol (John Hurt) ajanlarından Jim Prideaux’u (Mark Strong) Sovyetler için çalışan köstebeğin kimliğini öğrenmesi için Macaristan’a gönderir. Ancak Prideaux burada yakalanır. Kontrol ve sağ kolu George Smiley’den (Gary Oldman) habersiz olarak Percy Alleline (Toby Jones), Bill Haydon (Colin Firth), Roy Bland (Ciaran Hinds) ve Toby Esterhase (David Dencik) Sovyetlerde üst mevkide ancak İngiltere’ye bilgi aktaracak bir casus bulurlar. Bu casusun devşirilmesi ve Macaristan’da yaşanan olayın üzerine Kontrol ve Smiley zorla emekli edilirler. Bir süre sonra da Kontrol ölür. Sirk’in başına Percy Alleline geçer diğerleri de yönetimdeki yerlerini alır. Ancak İngiliz istihbaratının üst kesiminde bir Sovyet casusunun olduğu düşüncesi üzerine Smiley yeniden göreve çağrılır. Smiley küçük bir ekip kurar ve Sirk’ten kendisine bilgi getirmesi için Peter Guillam’ı (Benedict Cumberbatch) seçer. Bir zaman sonra İstanbul’da görev yapan Ricki Tarr (Tom Hardy) içerdeki köstebekle ilgili bir bilgiyle karşılarına çıkar.

James Bond tarzı ajan filmlerine alışanların ilk başta yadırgayacağı Köstebek, yavaş yavaş gelişen ve izleyicinin ilk başlarda kafasını oldukça karıştıracak bir yapım. Film aynı zamanda normalden daha fazla geri dönüş sahnesine sahip. Gary Oldman, George Smiley rolünde izleyiciyi hipnotize ediyor.

Köstebek’in etkileyici taraflarından biri, Görevimiz Tehlike’de gördüğümüz bol aksiyonlu operasyonlar yerine gerçekten neler yaşandığını izlemek. Köstebek’te son model silahlar ya da çok iyi dövüşen ajanlar yok. Hepsi artı ve eksileri ile insanlar. Aşık olabiliyor, aldatılabiliyorlar. Gerçekleri öğrenmek içinse büyük bir operasyon düzenlenmiyor. Bunun yerine satrançtaki gibi stratejik hamleler yapılıyor. İngilizler köstebeği bulmak için her hamle yaptıklarında Karla başka bir hamle ile cevap veriyor.

Bir kısım için Köstebek, Kim Philby’nin hikayesinin farklı bir anlatılışı. Philby’nin çift taraflı ajan olduğunun ortaya çıkarılış süresinde John le Carré istihbaratta çalışıyordu ve olayların yakın bir tanığıydı. Bu bakımdan konunun gerçekçi bir tarafı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. 2008 yılında çektiği Gir Kanıma (Let The Right One In) ile izleyicinin beğenisi kazanan Tomas Alfredson filmi oldukça iyi yönetmiş. Burada kitabı senaryolaştıran Bridget O’Connor ve Peter Straughan’ın da katkısı büyük.

Ali Abaday

*

Sürücü

(Drive)

Yön: Nicolas Winding Refn

Senaryo: Hossein Amini (James Sallis’in romanından)

Oyuncular: Ryan Gosling, Carey Mulligan, Bryan Cranston

Yapım: 2011 / ABD / 100 dk.

 

Sürücü (Drive), Nicolas Winding Refn’e geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü kazandırmıştı. Estetik bakımdan 80’li yılların suç filmlerinden yararlanan Sürücü, geçimini tamircilik ve dublörlüğün yanı sıra hırsızlara sürücülük yaparak sağlayan, Ryan Gosling’in canlandırdığı isimsiz karakterin hikâyesi etrafında şekilleniyor.

Geçmişi hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığımız ‘Sürücü’, varoluşçu roman karakterleri gibi bir otelde/pansiyonda konaklıyor. Yan odada çocuğuyla birlikte yaşayan Irene’yle (Carey Mulligan) yakınlaşmaya başlayan kahramanımızın bu ‘gerçek iletişim’ girişimi, Irene’nin kocası Standard’ın (Oscar Isaac) hapisten çıkmasıyla birlikte yarıda kesiliyor. Başı belaya bulaşan Standard’ın soygun sürücülüğü teklifini, Irene ve çocuğu korumak adında kabul eden ‘Sürücü’ için bu sonunu hazırlayan sürecin başlamasına neden oluyor.

Sürücü, ‘mafyayı dize getiren adam’ filmlerinden biri değil. Aksine bu filmlerin karakterini kutsayan romantizminden eser yok bu filmde. Eksen karakterini salt insani boyutuyla ele alan film, ahlaki göndermeler de barındırmıyor şaşırtıcı olarak. Refn, sözgelimi Vanishing Point’in (1971) ‘Walt Kowalski’sini alıp, ona biraz varoluşçu bir rötuş yaparak ortaya ilginç bir retro çıkarmış. Yalnız filmin bu varoluşçuluğun içini doldurabildiğini pek söyleyemeyiz.

Anımsanacağı üzere Grindhouse projesinin Ölüm Geçirmez (Death Proof) ayağında Stuntman Mike adlı karakter de ‘Sürücü’ gibi tehlikeli araba sahnelerinde dublörlük yapıyordu. ‘Sürücü’, metinlerarasılık tekniğiyle yoğrulan fetişistik bir tipleme, evveliyatından habersiz olduğumuz, b-tipi bir ‘vigilant müsveddesi’ olmaktan ileri gidemiyor bence. Bazı sahnelerde kanlı ‘gore öğeleri’ de kullanan Refn, ‘Sürücü’yü kendi kuralını kendi koyan bir hınçlı bir kahramana çevirmiş.

Ryan Gosling’in kanlı eylemlerini gerçekçi kılabilecek bir kompozisyon oluşturamadığı, Carey Mulligan’ın figürasyon gibi durduğu Sürücü, oyunculuk bakımından da zayıf kalmış. Gosling’in ben ne yapmak istediğini anlayamadım filmde, method oyunculuğunu deyim yerindeyse eline yüzüne bulaştırmış. Gosling’in yeteneksizliği bazılarınca ‘stoik ruh hali yaratımı’ olarak algılanmış olabilir, ama ben hiç de stoik bir hissiyata kapılmadım ‘Sürücü’yü izlerken.

[xrr rating=3/5]Ercan Dalkılıç

Adını bilmediğimiz sürücü (Ryan Gosling) düşük kiralı bir apartmanda yaşayan, oto tamircide çalışan, filmlerde araba kullanan ancak geceleri de soygunlarda şoförlük yapan biridir. Sürücüye işleri çalıştığı garajın sahibi Shannon (Bryan Cranston) bulmakta ve belli bir komisyon almaktadır. Sürücü’nün yaşadığı apartmandaki genç anne Irene (Carey Mulligan) ve oğlu Benico (Kaden Leos) ile yolları kesişir. Bir kaç kere Irene ve Benico’ya yardım eden sürücü daha sonra Benico’nun babası Standard’ın (Oscar Isaac) hapisten çıktığını öğrenir. Stabdard ilk başta sürücüyü kıskansa da sonrasında onunla arkadaş olur ancak Standard’ın başındaki bela herkesi farklı yerlere götürecektir.

İyi yapımlarla karşımıza çıkan Ryan Gosling burada da etkileyici bir performans sergiliyor. İş yaptığı kişilerle sadece bir kez çalışan, az konuşan, kürdan çiğneyen sürücü rolünde oldukça iyi. Bazı açılardan Clint Eastwood’un konuşmayan ve adı bilinmeyen karakterlerini anımsatıyor. Gosling kadar Albert Brooks da oldukça iyi bir oyunculuk ortaya koyuyor.

Film seyirciyi etkileyen atmosferi kadar müzikleri ile de oldukça ilgi çekiyor. Özellikle Kavinsky’nin Nightcall şarkısı ile Sürücü özdeşleşmiş durumda dersek çok da yalan olmaz. Filmlerinde bol aksiyon, kan, uyuşturucu ve şiddet olan Nicolas Winding Refn Sürücü’de de bunu bozmuyor. Toplumda fazla göze batmayan bir grubun hikâyesini anlatan filmde kimi sahneler oldukça sert. Sert ama etkileyici bir film izlemek isteyenler Sürücü’den hoşlanacaklardır.

[xrr rating=3.5/5]  Ali Abaday

*

Marilyn ile Bir Hafta (My Week With Marilyn)

[xrr rating=2/5]

Yönetmen: Simon Curtis

Senaryo: Adrian Hodges, Colin Clark

Oyuncular: Michelle Williams, Eddie Redmayne, Kenneth Branagh

Yapım: 2011 / ABD-İng. / 99 dk.

Dünya sinema tarihinin hakkında en çok konuşulan kadın oyuncusu Marilyn Monreo’nun İngiltere’de geçirdiği bir hafta hakkında Colin Clark’ın yazdığı kitaptan uyarlanan film, efsane oyuncunun hayranlarıyla gişede buluşmayı hedefliyor.

İngiltere’nin en büyük oyuncusu Sir Laurence Olivier yapımcısı ve yönetmeni olarak da katıldığı The Prince and the Showgirl filminde oynaması için, dönemin en popüler film oyuncusu Marilyn Monreo ile anlaşır. Ancak, Monreo İngiltere’nin oyunculuk ve film çekme yöntemlerine uyum gösteremez. Aslında, Monreo’nun oyunculuk eğitimi de yoktur. Ve bu durum, oyunculuk deneyimi ve yetenekleri yüksek standartlarda olan Olivier’ın bakışıyla çıldırmak için yeterli neden sunar.

Ancak, sonunda film asistanlarından birisi olan Colin Clark’ın “gençlik iksiri” Marilyn’in İngiltere koşullarına uyum göstermesini, ama Sir Laurence Olivier’ın da filmini bitirmesini sağlar. Gerçi, filmin ne Olivier’ın ve ne de Marilyn’in filmografisinde önemli çalışmalar arasında gösterilmeyeceğini ikisi de bilmektedir. 1957’de gösterildiğinde beklenen ilgiyi göremeyen filmin çekim hikayesinin belki Michelle Williams’a, Monreo’unun gül hatırı için bir Oscar kazandırması sürpriz olmasa da, 2012 yılında sinema tarihine daha fazla etki yapması beklenmiyor.

Ali Rıza Özkan

*

Vizyona giren diğer filmler;

Star Wars Bölüm 1: Gizli Tehlike

(Star Wars Episode I: The Phantom Menace)

Yönetmen: George Lucas

Senaryo: George Lucas

Oyuncular: Ewan McGregor, Liam Neeson, Natalie Portman

Yapım: 1999 / ABD / 136 dk.

*

Jack ve Jill

(Jack and Jill)

Yönetmen: Dennis Dugan

Senaryo: Steve Koren, Adam Sandler, Ben Zook

Oyuncular: Adam Sandler, Katie Holmes, Al Pacino

Yapım: 2011 / ABD / 91 dk.

 

*

Düşmanı Korurken

(Safe House)

Yönetmen: Daniel Espinosa

Senaryo: David Guggenheim

Oyuncular: Denzel Washington, Ryan Reynolds, Robert Patrick

Yapım: 2012 / ABD- G.Amerika / 115 dk.

 

3 YORUMLAR

  1. Ne precious filmindeki öğretmen karakteri beyazdı ne de rolü oynayan aktris. Eleştirmen filmde olanları değil kendi görmek istediğini görmüş sanırım.

  2. Precious filmindeki öğretmen Ms. Rain’i Paula Patton canlandırıyordu Haluk Bey;
    http://www.imdb.com/name/nm1745736/

    Patton, latin kökenli sanırım, evet beyaz olmayabilir, ama zenci de değil yani. Orda bahsedilenin özü aslında başka birşey, ona takılmasaydınız keşke. Hollywood’un genel ideolojisi çerçevesinde dönüyor yazının ana teması. Bu tip çok örnek verilebilir, ama Precious yakın dönemden benzer bir proje-film olduğu için onu örnek verdim. Teşekkürler, Sevgiler…

  3. The Help’e bu kadar acımasız eleştiri yapılması anlamsız. Bunlar sizin paranoyalarınız. Marjinal olmak adına insanlıktan çıkmayan. Bu filmi izleyen ve kalbi olan her “insan” böyle saçma yorumlara tenezzül etmez.

CEVAPLA