Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (15 Ekim 2010)

Filmekimi ve Antalya Film Festivali‘nin sonuna geliyoruz, dolayısıyla odağımız yine vizyon filmlerinde toplanacak. Oscar’a yetişebilmek için harıl harıl çalışan Amerikan filmlerini ise elimiz kulağımızda bekliyoruz. Ama bu haftaları da büsbütün boş geçmiyoruz. Mesela haftanın filmi olarak bir Türk yapımını önermekten gayet mutluyum: Çoğunluk. Yok, ille de büyük bütçeli Amerikan aksiyonu istiyorsanız dev kadrolu Red var. Çocuklarsa Tosbağa Sami’nin Dünya Turu ile sevinebilirler. Herkese iyi seyirler…

Ayla

Yönetmen: Su Turhan
Senaryo: Beatrice Dossi, Thomas Schlesinger
Oyuncular: Pegah Ferydoni, Mehdi Moinzadeh, Saskia Vester, Timur Işık, Türkiz Talay
Yapım: 2009, Almanya, 83 dk.

Ayla, ailesinin savunduğu değerleri reddederek Münih’te ailesinden tamamen kopuk ikili bir hayat sürmektedir. Gündüzleri çocuk yuvasında çalışıp, geceleri de bir gece kulübünde vestiyerlik yapar. Zaman içinde tanıştığı ince ruhlu bir fotoğrafçı olan Ayhan’a aşık olur. Ayla bu sırada kendisinden acilen yardım isteyen bir yuva öğrencisinin annesini evine alır. Eşinden ayrılmasına kesinlikle karşı olan tutucu ailesinden saklanmak zorunda kalan Hatice Ayla’ya sığınmıştır. Ayla bir tesadüf sonucu, sevdiği Ayhan’ın, Hatice’nin çok korktuğu ağabeyi olduğunu öğrenince büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak Ayhan’a olan güvenini kaybeder.

Küçük yaşta Almanya’ya yerleşen Su Turhan’ın bu ilk filmini basın gösterimi düzenlenmediği için izleyemedim. Konu itibariyle didaktik bir yapıya son derece müsait olduğu gözden kaçmıyor. Ama yönetmenin bizzat yaşadığı bir gerçekliğe ilişkin olması umut veriyor. Seyredip karar vermemiz gerek, ama sadece 10 kopyayla vizyona girdiği için herkes bu fırsatı yakalayamayacak.

Çoğunluk

Yönetmen: Seren Yüce
Senaryo: Seren Yüce
Oyuncular: Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen, Esme Madra, Nihal Koldaş
Yapım: 2010, Türkiye , 111 dk.

Yeni Sinemacılar‘ın her filmi öyle ya da böyle belirli bir ilgiyi hak ediyor. Bu nedenle yeni üye Seren Yüce‘nin filmini daha çekim aşamasındayken merak ediyordum. Üstüne bir de Venedik Film Festivali’nde Geleceğin Aslanı ödülünü alınca merakım iyice arttı.

Çoğunluk talihli bir zamanlamaya sahip. 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde en iyi erkek oyuncu, en iyi yönetmen ve en iyi film ödüllerini aldıktan bir gün sonra vizyonda.

Çoğunluk üst-orta sınıftan bir gencin hayatını yansıtıyor. Babasının otoritesi altında ezilen, gerçek anlamda hiçbir meziyete sahip olmayan, “kanzi”leriyle takılmak ve kız tavlamaya çalışmaktan başka dertleri kafasına takmayan, sürekli askere gitmesi yönünde baskı altında kalan biri Mertkan. Kadınlarla ilişki kurmakta beceriksiz, hormonlarını dizginlemek için masturbasyonla yetinmesi gerekiyor. Biraz da bu nedenle kendisinden hoşlandığı her halinden belli olan garson Gül ile yarı-isteksiz bir ilişkiye başlıyor. Van’daki ailesinden kaçıp İstanbul’da okumaya gelen ve Kuştepe gibi Mertkan’ın dünyasından hayli uzak bir semtte yaşayan Gül, öncelikle Mertkan’ın babasından veto yiyiyor. Ne de olsa bu tür insanların kafalarındaki tek niyet ülkemizi bölmek. Mertkan’ın arkadaşları için de “bu çingeneler sadece çakıp bırakılacak” insanlar.

Film boyunca Mertkan’ı bütün doğallığı ve gerçekçiliği ile izliyor, yaşadığı deneyimlerden dolayı hangi dönüşümleri yaşayacağını merak ediyor, çoğunlukta varolan her türlü önyargı ve küçümsemeye şahit oluyoruz. Seren Yüce’nin bir kaç istisna dışında hikâyeye odaklı kamerası, bütün oyuncuların çok başarılı performansının da yardımıyla oldukça akıcı bir tempo yakalıyor. Tabii bu akıcılık konvansiyonel sinemaya alışkın biri için çok yavaş gelecektir, orası ayrı.

Çoğunluk‘un doğallığı ve temposunun getirdiği en önemli özelliklerden biri de bu ülkenin havasını çok iyi yansıtması. İsminin Çoğunluk olması kapsayıcılığına işaret etmiyor elbette. Ama hemen hiçbir sahnesinde ekleme ve yapay duran bir unsura rastlanmıyor. Öte yandan evrensel durum ve sorunlara da dikkatle işaret etmekten geri kalmıyor. Seren Yüce senaryo ve karakterlere kendi düşüncelerini yüksek sesle okutturmak yerine “göstermeyi” tercih ederek oldukça başarılı ve umut vaat eden bir eser ortaya koyuyor.

Oyunculuklar için ayrı bir paragraf açmakta fayda var. Bartu Küçükçağlayan‘ın performansı ödülle tescillendi zaten. Ancak Settar Tanrıöğen‘i izlemek apayrı bir keyif. Türk sineması karakter oyuncusu alanında hiç sıkıntı çekmedi ve Tanrıöğen gibi doğallığı ve kontrolü bir arada elinde bulunduran oyuncularla daha da zenginleşiyor.

Filme getirilebilecek tek eleştiri süresi. Daha önce de dediğim gibi temposu konvansiyonel seyircinin alışık olduğu seviyede değil, ama sinemaya daha bütünlüklü bakan seyirci için bir problem değil. Ancak filmin süresi, doğallığı ve temposunu kaybettirmeden mesela bir 20 dakika daha kısaltılabilseydi (üstesinden gelinmeyecek bir iş değil) ağırlığını daha verimli kullanır hale gelebilirdi. Benim filmin son çeyreğindeki bir kaç sahnede finalin geldiğini düşünmem aceleciliğimden değil.

Sonuç olarak senenin en önemli filmlerinden biri olmayı şimdiden garantileyen bu filmi, sadece Türk sinemasını değil, sinemayı önemseyen herkese tavsiye ederim.

Mahpeyker: Kösem Sultan

Yönetmen: Tarkan Özel
Senaryo: Avni Özgürel
Oyuncular: Selda Alkor, Damla Sönmez, Gökhan Mumcu, Selda Özer, Ayten Soykök, Öykü Çelik
Yapım: 2010, Türkiye

Yakın zamanda seyrettiğimiz Büyük Oyun‘un senaristi Avni Özgürel, Osmanlı tarihinin en çarpıcı ve tartışmalı figürlerinden Kösem Sultan’ın biyografisi ile tekrar karşımızda. Osmanlı’nın oldukça çalkantılı bir döneminde -kimi zaman perde arkasından, kimi zaman açık açık- devleti yönetmiş, güçlü ve entrikacı kadın imajının önemli bir temsilcisi olmuş Kösem Sultan, hakkında onlarca film çekilmesini hak ediyor elbette. Ancak böylesini değil!

Kösem Sultan’ın IV. Mehmet’e yönelik suikast girişimiyle başlayan film, flashbackle Kösem Sultan’ın saraya ilk gelişine dönüyor. I. Ahmet’in görür görmez aşık olduğu ve nikâh kıydığı, ama valide sultanların oyunlarıyla unutturulmaya çalışılan Mahpeyker (Kösem Sultan’ın saray ismi), her şeye rağmen padişaha ulaşıp şehzade doğurmayı başarıyor. Ancak aşk dolu hayatı I. Ahmet’in zamansız ölümüyle sona eriyor.

Avni Özgürel‘in beceriksiz senaryosu bu noktada ani bir geçişle Kösem Sultan’ın son gününe sıçrıyor. Böylece Emine olarak saraya giren, padişahın aşkla Mahpeyker adını verdiği, herkesin Kösem Sultan olarak bildiği kadının nasıl bir hayat akışıyla haris, acımasız ve kanlı bir kişiliğe ulaştığını görme imkânı kalmıyor. Avni Özgürel bu açığı kapatmak için Kösem Sultan’ı bir şeyhe ziyaret ettiriyor ve ağzından suni bir monolog okutuyor. Bu filme asıl anlamını kazandıracak bir olgu için sarf edilmiş yapay bir sahne hiçbir şeyi kurtarmıyor tabii.

Kösem Sultan’ı kayıp bir vaka olarak kabul edip Osmanlı’nın 17. yüzyıldaki durumuna ilişkin bir şeyler görmek isteyenler de eli boş kalıyorlar. I. Ahmet’in veziriyle yaptığı kısa bir konuşma, onca entrikaya neden olan vahim durum hakkında ufacık bir ipucu bile vermiyor. Elbette tarihi bilgiye sahip olanlar bütün bu boşlukları zihninde doldurabilir. Ama o zaman bu filme ne gerek var?

Tarihi biyografiler genel anlamda tartışmalı ve/ya dikkat çekici kişilikleri dönemin politik ve sosyo-ekonomik koşullarını da aktararak gündeme getirmek için filme alınır. Seyirci olarak tarihsel tutarlılıktan daha çok, neredeyse dokunabileceğimiz kadar somut bir karakter yaratılmasını bekleriz. Tarihi belgelerin bireyler hakkında sadece yüzeysel ipuçları barındırması, vakanüvislerin kayıtlarının tartışmalı olması senariste belli bir özgürlük sağlar. Bu olanağın ne kadar iyi kullanıldığına bakılır. Bu açıdan bu film bir lise ödevi seviyesine bile ulaşamıyor. Dramatizasyon ve oyunculuk olarak günümüz TV dizilerinin bile gerisine düşmüş olan Mahpeyker: Kösem Sultan, konvansiyonel Türk sineması adına insanı umutsuzluğa sürükleyen bir çalışma.

Red

Yönetmen: Robert Schwentke
Senaryo: Warren Ellis, Cully Hamner
Oyuncular: Bruce Willis, Helen Mirren, Morgan Freeman, Mary-Louise Parker, John Malkovich, Brian Cox
Yapım: 2010, ABD / Kanada

Red, Amerikan çizgi roman devi DC‘ye bağlı WildStorm tarafından yayımlanan 3 bölümlük bir mini-seriydi. CIA tarafından her türlü cinayet, suikast ve darbe işlerinde kullanılan Paul Moses’ın emekliye ayrıldıktan sonra, yeni direktör tarafından fazlasıyla tehlikeli bulunması nedeniyle infazına karar verilmesini anlatıyordu. Ancak Paul hiç de kolay bir lokma değildi ve işi üstlenen timi kolayca hallettiği gibi kendisini tanıyan bilen herkesi öldürmek üzere CIA merkezine hareket ediyordu. Bu fazlasıyla kan ve şiddet dolu karanlık macera sistemin elinde insanların nasıl da canavarlaştığını ama bunun karşılığında bir böcek gibi ezilecek kadar değersiz olduklarını aktarıyordu.

Dövme (Tattoo, 2002) filmiyle büyük çıkış yapan Alman yönetmen Robert Schwentke, alışıldığı üzere Hollywood’a transfer olup kişiliğini kaybeden yönetmenlerden. Yeni döneminde çektiği filmler (Flightplan [2005], The Time Traveler’s Wife [2009]) özgünlüğü bırakın, Avrupalı hiçbir esinti taşımıyordu. Son filmi Red için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Filmde -ismi değişse de- başkahramanımız yine Frank Moses (Bruce Willis). Emekliliği ile birlikte sıradan yaşamın gerekliliklerini yerine getirmeye hevesli ama yalnız bir adam. İnsani sıcaklığı hissedebildiği tek kişi emeklilik asistanı Sarah Ross (Mary-Louise Parker). Onunla mümkün olduğu kadar çok konuşmasına bahane olsun diye emeklilik çeklerini bile yırtıyor. Ancak evine yapılan bir baskından sağ kurtulduktan sonra, telefonlarının izlendiğini bilerek Sarah’yı da (zorla) yanına katıp kaçıyor. Neden öldürülmek istendiğini öğrenmek için kendisi gibi yaşlı kurtlara (Helen Mirren, Morgan Freeman, John Malkovich, Brian Cox) ulaşıp bu belayı başından savmaya çalışıyor.

Red, fazlasıyla serbest bir uyarlama. Çizgi romanla film arasındaki tek fark yalnız adam Frank’a pek çok yardımcı karakter ile destek sağlanması değil. Çizgi romanın karanlık tonu parodiye varan bir mizah ve aksiyona dönüşmüş. Frank’in spin atan arabadan bir kuğu zerafeti ile inip kendisini takip eden arabaya ateş etmesi, kendisini ciddiye almayan bir film havasını pekiştiriyor. Bu sayede keyifli bir pop corn seyirliği yakaladığımız için koltuğumuza gömülüp tadını çıkarmaya başlıyoruz. Ancak hikâyenin gerekliliği ile filmin kalan üçte ikilik kısmında bu parodi havası aralara serpiştirilmiş esprilere dönüşüyor. Aksiyonda ise üzerinde yeterince uğraşılmamış senaryonun kusurları nedeniyle kimi kısımlarda mantıksızlıklarını gizlemek adına seyirciyi uyutmaya çalışıyor.

Bütün bunlara rağmen devasa oyuncu kadrosunun da yardımıyla vakit geçirme işlevini yerine getiren bir film çıkıyor ortaya. Ancak tekrar biraraya gelmesi zor, böylesi bir oyuncu kadrosunun heba edildiği duygusundan da sıyrılamıyor insan.

Sammy’nin Maceraları
Sammy’s Adventures: The Secret Passage

Yönetmen: Ben Stassen
Senaryo: Domonic Paris
Türkçe seslendirme: Ozan Güven, Serhan Aslan, Aysun Topar, Boğaçhan Süzmen
Yapım: 2010, Belçika , 88 dk.

Deniz kaplumbağalarının yumurtadan çıktıktan sonra denize ulaşma yarışının sonlarında yer alan Sammy, bir martının öğle yemeği olmaktan kurtulmaya çalışırken başka bir kaplumbağanın da hayatını kurtarır. Ruh eşi Shelly ile böylece tanışan Sammy, kaderin cilvesiyle kısa zamanda ayrı bir yola düşer. Arkadaşı Ray ile okyanusu dolaşırken insanoğlunun doğaya verdiği tahribata şahit olur. Hiç unutamadığı Shelly ile tekrar buluştuğunda ise eskisinden çok daha cesur ve maceracı biridir artık. Onun da aklını çelip gizli geçitten geçerek dünyayı dolaşmak üzere yola koyulur.

Hayvanları insanlaştırarak hikâye anlatmanın ustası olan Disney, Pixar‘ın dehası sayesinde tahtında oturmaya devam ediyor. Ancak teknoloji gittikçe ucuzlayan ve yaygınlaşan bir fenomen. Dolayısıyla belli bir bütçeye sahip olan her stüdyo görsellik açısından başa güreşecek animasyonlar üretebiliyor. Sammy’nin Maceraları filminin en büyük artısı bu. Okyanusun hayal gücünü coşturan doğası hakkıyla yansıyor perdeye. Gişede başarının gerek-şartı haline gelen 3D teknolojisi ise kendini gerçekten belli ediyor, ödediğiniz fazladan parayı hak ediyor.

Ancak hikâye ve sinemasallık açısından vasatı aşmayan bir yapım var karşımızda. Örneğin bir Kayıp Balık Nemo (Finding Nemo, 2003) ile mukayese edilmesi mümkün değil. Bu nedenle büyük yaştaki seyirci için ancak görselliği ile vakit geçirtebiliyor. Ama asıl hedef kitlesinin, yani çocukların bu filmde oldukça eğleneceğine eminim. Eğer elinizin altında sinemaya gidicem diye tutturan gürültücü küçük yaratıklardan varsa bu filme gitmekten çekinmeyin. Hem kim bilir, belki siz de umduğunuzdan daha fazla beğenebilirsiniz…