Senenin en verimli vizyon haftasındayız sanırım. Bu hafta vizyona giren dokuz filmin neredeyse yarısı ortalamanın üstünde değerlendirilebilecek yapıtlar: En son Berlin’de Altın Ayı’yı kucaklayan, Petzold’un yeni filmi Barbara; Oscar’larda özellikle oyunculuk dallarında adından söz ettiren Vikyoryen draması Hizmetkâr Albert Nobbs haftanın major filmleri bize kalırsa. Bir Luc Besson projesi olan İsyan ve 2. Dünya savaşı sırasında ikili oynayan Cezayirli ajanın hikâyesinin anlatıldığı Özgür Adamlar, haftanın aksiyon çeşitlemeleri olarak dikkat çekiyor. Uzun zamandır vizyona girmesini beklediğimiz, Meksika’daki uyuşturucu çetelerine sosyo-gerçekçi bir bakış atan Miss Bala sonunda vizyona giriyor! Rec ikilemesinin yönetmeni olarak tanıdığımız Jaume Balagueró, yeni gerilim denemesi Ölüm Uykusu’unda, hayli ayrıksı bir ‘Sapık’ hikayesi anlatmaya soyunuyor. Sahte Gelin, Yasak Aşk ve Korku Odası: 205’se haftanın diğer filmleri. Herkese iyi seyirler…

Hizmetkar Albert Nobbs (Albert Nobbs)

[xrr rating=3.5/5]

Yönetmen: Rodrigo García

Senaryo: Glenn Close, John Banville

Oyuncular: Glenn Close, Mia Wasikowska, Aaron Johnson

Yapım: 2011 / BK-Ira. / 113 dk.

 

19. yüzyılda çoğu alanda hak sahibi olmayan kadınlar, hizmet sektöründe de aynı kadere mahkûm edilmişlerdi. Erkek hizmetkârlar, kadınlardan çok daha fazla para kazanıyorlar, üstelik bahşiş de kabul edebiliyorlardı. Kolombiyalı büyük yazar Gabriel García Márquez’in oğlu Rodrigo García’nın yönetmenlik koltuğunda oturduğu Hizmetkâr Albert Nobbs (Albert Nobbs), 19. yüzyıl İrlanda’sında ayakta kalmak için uzun yıllar erkek kılığında bir otelde hizmetkarlık yapan, 14 yaşında öksüz kalmış Albert Nobbs’un hikayesini anlatıyor esas olarak.

Glenn Close, Simone Benmussa tarafından yönetilen tiyatro oyununda da Albert Nobbs karakterini canlandırmış, 1982 yılında. Senaryoda da parmağı bulunan Close, aynı zamanda uzun zamandır beyazperdeye aktarmak istediği filmin yapımcıları arasında bulunuyor.

Close, Albert Nobbs’da, hem dış görünüş hem de beden oyunculuğu bakımından Şarlo benzeri bir persona ortaya koymuş. Albert Nobbs ile diğer iki eksen arasında ‘menage a trois’ olarak niteleyebileceğimiz bir ilişki ağı örülmüş filmde. Bu ilişki ağı aracılığıyla da paranın insan doğası üzerindeki tahribatı incelikle mercek altına alınmış.

Bana kalırsa Hizmetkar Albert Nobbs’un tek sorunu; yer yer iyi-kötü kontrastının çok belirginleşmesi. Bu yetersiz karakterizasyon çalışması filme nispeten irtifa kaybettiriyor.

Toparlarsak; feminist ve sınıfsal duyarlığa sahip olan Hizmetkâr Albert Nobbs, 19. yüzyılın toplumsal panoramasını gayet iyi çiziyor. Glenn Close ve Janet McTeer’ın performanları ve özenli sanat yönetimiyle, Viktoryen dönem dramaları arasında hatırı sayılır bir yer edinebilir kendine gelecekte.

 Ercan Dalkılıç

***

Ölüm Uykusu (Mientras duermes)

[xrr rating=4/5]

Yönetmen: Jaume Balagueró

Senaryo: Alberto Marini

Oyuncular: Luis Tosar, Marta Etura, Alberto San Juan

Yapım: 2012 / İspanya / 102 dk.

 

Uzakdoğu sinemasının gerilim türündeki hükümranlığı son yıllarda sekteye uğradı. Bu türdeki nispeten daha kalibreli örnekler İspanyol ve Fransız sinemasından çıkmayı başladı artık. [Rec] ve [Rec] 2 filmlerinin yönetmeni, İspanyol gerilim sinemasının önde gelen isimlerinden Jaume Balagueró’nun yeni filmi Ölüm Uykusu (Mientras duermes), tam olarak bir gerilim filmi sayılmasa da bu türün kodlarını çokça kullanıyor.

Dışarıdan bakınca sıradan bir apartman görevlisi gibi görünen Cesar (Luis Tosar), içten içe büyüttüğü hıncıyla tehlikeli bir sosyopattır aslında. Apartmanda yaşayan, iyi bir işe sahip olan, küçük burjuva Clara’ya da kafayı takmıştır, Clara bunu fark edemese de. Her gece, Clara evine gelmeden önce yedek anahtarla onun evine girer, yatağı altına saklanır. Clara, eve gelip uykuya daldığında, ona bir tür uyuşturucu zerk eder ve geceyi onunla geçirir. Böylesi bir sosyopat olan Cesar, zamanla Clara’ya daha da zarar vermeye başlayacaktır…

Girizgahta Anayurt Oteli’ni andıran film, ilerledikçe Pedro Almodovar’ın Konuş Onunla’sına (Hable con ella) doğru evriliyor. Cesar ile neredeyse meslektaş olan Anayurt Oteli’nin resepsiyonisti Zebercet, köyden gelmiş gündelikçi kadına mütemadiyen tecavüz ediyor, en sonunda da onu öldürüyordu. Anımsanacağı gibi, Konuş Onunla’da da kurbanına/kadınına amansızca bağlanan ve bu açıdan Cesar’ı hayli anımsatan bir eksen karakter vardı. Bu karakter de, Cesar’ın yaptığına çok benzer şekilde -tabii ufak bir farkla- koma halindeki kurbanına tecavüz ediyordu. Üstelik Cesar gibi, kurbanından çocuk sahibi olma raddesine kadar ilerletiyordu işi. Cesar, bu iki karakterin Psycho’vari bir bileşkesi gibi adeta.

Jaume Balagueró, gerilim çeşitlemelerinin başarıya ulaşmasında en önemli faktör olan atmosfer yaratımı hususunda oldukça usta. Basmakalıp gerilim filmlerinde sıkça başvurulan ses ve efektle ürkütme formülünü hiç kullanmamış Balagueró; hikâyenin olağan akışı içinde, karakterin tekinsizliği ve atmosferin gücü tüylerinizin diken diken olmasına yetiyor da artıyor.

Yeri gelmişken, Güneşli Pazartesiler (Los lunes al sol) ve Gözlerimi de Al (Te doy mis ojos) filmlerinden tanıdığımız, son dönem İspanyol sinemasının en güçlü aktörlerinden Luis Tosar’ın başarıyla canlandırdığı Cesar karakteri, en aykırı psikopatlar listesine üst sıralardan giriş yapmış.

Ölüm uykusu, türünün icap ettiği bütün varyasyonları başarıyla gerçekleştiren, ilgiyi süresi boyunca canlı tutmayı başaran, dört başı mamur değilse bile, gayet iyi kotarılmış bir sosyopat gerilimi özetle.

Ercan Dalkılıç

***

Miss Bala

[xrr rating=4/5]

Yönetmen: Gerardo Naranjo

Senarist: Gerardo Naranjo, Mauricio Katz

Oyuncular: Stephanie Sigman, Noe Hernandez, Irene Azuela

Yapım: 2011 / Meksika / 113 dk.

 

Gerardo Naranjo’nun yönetmenliğini üstlendiği, geçtiğimiz sene Meksika’nın Oscar adayı olan, sosyal-gerçekçi bir drama olarak sınıflandırabileceğimiz Miss Bala’nın hikâyesi Güney Amerika’nın artık suç üssü konumuna gelmiş Juarez’de geçiyor. 2006 ila 2011 yılları arasında sadece Meksika’da 36 bin kişinin ölümüne sebep olan, yılda 25 milyar dolarlık hacme sahip uyuşturucu trafiğinin ortasına düşen fakir bir ailenin kızı olan güzel Laura’nın (Stephanie Sigman) hikâyesi etrafında şekilleniyor esas olarak film.

Güzellik yarışmasında birinci olup, deyim yerindeyse yırtmayı kafasına koyan Laura, arkadaşıyla birlikte gittiği bir gece kulübünde çıkan bir çatışmanın sonucunda uyuşturucu çetesi La Estrella’nın eline düşüyor. Çetenin kuryeliğe zorladığı Laura, bu hizmeti karşılığında sistemle iç içe olan çetenin bağlantıları sayesinde güzellik yarışmasında da ipi göğüslemeyi başarıyor.

Miss Bala, suçu estetize ederek ondan keyif almanızı isteyen filmlerden biri değil. Çatışmaları dışarıdan bir gözle izlemiyorsunuz filmde, yönetmen Naranjo, bizzat Laura’yla birlikte sizi de o çatışmanın içine sokuyor. Şiddeti ve mağduriyeti birinci elden hissetmeniz için ne gerekiyorsa yapıyor.

Yabancılaştıran, sizi sorguya iten bir biçem kullanmış yönetmen, bu üslup seçimi bana Napoli sokak mafyasını anlatan, Matteo Garrone imzalı Gomorra filmini anımsattı. Gomorra da, Miss Bala gibi benzer yapıdaki bir suç örgütünün merkezinde olduğu hikâyeyi mitleştirmeden tüm gerçekliği ve yalınlığıyla anlatıyordu. Hatta bu özelliği sayesinde Gomorra, 2008 Cannes’ında Jüri Büyük Ödülü’ne layık görülmüştü.

Filmin bir diğer önemli yanı da bana kalırsa Meksika’daki devletleşen mafya, ya da diğer bir deyişle mafyalaşan devlet olgusunu apaçık bir şekilde ortaya koyması. Filmde birbiri ardına çözülen düğümler ta generale kadar uzanıyor, bu da iktidarın aslında nasıl kötücül ve karmaşık bir yapıda olduğunu gözler önüne seriyor.

Belki Gomorra kadar güçlü olmayabilir, ancak derdini eli yüzü düzgün bir biçimde anlatan ve en önemlisi çok cesur bir film karşımızdaki.

Ercan Dalkılıç

***

İsyan (Lockout)

[xrr rating=2/5]

Yönetmen(ler): James Mather, Stephen St. Leger

Senaryo: James Mather, Stephen St. Leger

Oyuncular: Guy Pearce, Maggie Grace, Peter Stormare

Yapım: 2012 / Fra. / 95 dk.

 

Luc Besson’un fikrinden senaryolaştırılan İsyan (Lockout) eski CIA ajanı Snow’un görüntüsüyle açılıyor. Sigara içen, aşağılayıcı espriler yapan, kaslı, sert ve korkusuz bir adam. Sorgu masasında yediği yumruklar onu daha da ukala yapmaktan başka işe yaramıyor. Hemen ardından Snow’u bir otel odasında Bourne tarzı ikili mücadelede izliyoruz. Aldığı darbeleri zerre umursamadan, etrafta bulduğu eşyaları silaha çevirerek rakibini yeniyor. Bu da onu dövüş sporları ustasından çok, zeki bir yeni nesil ajan olarak algılamamızı sağlıyor. Film başarılı bir toplama ulaşsaymış, role oldukça yakışan Guy Pearce 45 yaşında olmasına rağmen genç yüzü ve dinamik görünümüyle Snow’u sinema tarihinin ismini bildiği karakterlerden birine dönüştürebilirmiş.

2079 senesinin Washington D.C. sokaklarında geçen İsyan; futuristik şehir tasarımı fonunda, video oyunu tadında, iki dakikalık adrenalin dozu yüksek bir takip sahnesinin ardından uzaya taşınıyor. Tuzağa düşmüş ajan entrikası yerini uzay gemilerine ve diğer bilim kurgu öğelerine bırakıyor. Öyküye göre “M.S. One” isimli uzay istasyonu hapishane olarak kullanılmakta ve tüm dünyadan azılı suçluların Amerika’nın kontrolünde burada tutulması planlanmakta. Deneme amaçlı beş yüz suçlu istasyona getirilmiş ve kısmen uyutulmuş. Amerika Başkanı’nın sosyal sorumluluk sahibi kızı Emilie “M.S. One”daki mahkûmlar üzerinde deneyler yapıldığını ve uyutma işleminin insan beyninde geri dönüşümsüz hasarlar bıraktığını düşünmekte. Gerçekleri öğrenmek için hapishaneye gittiğinde bir mahkûmla konuşurken işler karışıyor ve istasyon çalışanlarının tamamı suçlular tarafından esir alınıyor.

İsyan, Luc Besson destekli aksiyon sinemasının bir örneği olarak başlasa da Alien filmlerinin uzayda geçen kapalı alan kovalamacalarına ve Star Wars‘un uzay boşluğunda geçen çatışmalarına öykünerek rotasını değiştiriyor. Aynı anda hem ajan, hem hapishane, hem de bilimkurgu filmi olmayı deniyor. Filmde tasarım araçlar da var, rehine pazarlığı gibi eski usul gerilim anları da. Uzayda oksijensiz kalma sahnesi de eksik edilmemiş, masa başında operasyon yürüten ekip de. Psikopat katile süt içirmek ya da mahkûmlar arası akrabalık bağı kurmak gibi karakter derinleştirme çabaları da var, ırkçı ve cinsiyetçi espriler de. Üzerine Görevimiz Tehlike (Mission: Impossible) gibi sürüyle filme yapılan göndermeler de eklenince tam bir çorba olmuş. Bütünlüğü bozan ve tempoyu düşüren bu tercihlerle yer yer kahkaha attıran komik sahneler, bazen de gerilim elde edilmiş. Ortaya bir anı diğerini tutmayan, iyi olduğu kadar kötü olmayı başaran bir iş çıkmış.

Başkan’ın kızı rolünde efsane dizi Lost‘un Shannon Rutherford’u Maggie Grace, hatırladığımız kadar sinir bozucu olmayı sürdürüyor. Rehineleri tutan mahkûm grubundan Peter Stormare ve Joseph Gilgun inandırıcı performanslar veriyor.

İşçiliği birinci sınıf olmasa da aksiyonu heyecan yaratan, Pearce’in karizmasına çok şey borçlu, vasat sularda gezinen bir film karşımızdaki. Uzay gemisinden atlayan iki kişinin otobana düşmesi şeklinde gerçekleşen absürt ve unutulmaz final de cabası.

Mehmet Serkan Çellik

***

Özgür Adamlar (Les Hommes Libres)

[xrr rating=4/5]

Yönetmen: Ismaël Ferroukhi

Senaryo: Alain-Michel Blanc, Ismaël Ferroukhi

Oyuncular: Tahar Rahim, Michael Lonsdale, Mahmud Shalaby

Yapım: 2011 / Fra. / 99 dk.

 

 Yunus, fabrikalarda çalışmak üzere Fransa’ya gelen binlerce göçmen Cezayirliden birisidir. Ancak, Fransa’nın Almanlar tarafından işgal edilmesi, tüm göçmenlerin hayatının kararması anlamına gelecektir. Öte yandan, nazilerin kontrolündeki emniyet Yunus üzerinden Paris’deki Büyük Cami’yi kontrol altında tutmayı düşünmektedir. İşler nazilerin istediği gibi gitmez…

Bir süredir Avrupa’nın kendi tarihinde Müslümanlara ve Türklere yer vermeye çalıştığını, onları özgür Avrupa’nın bir parçası olarak sahiplenmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Sinema, ortak kimliği vurgulamak için en önemli medya aracı. Oldukça büyük göçmen nüfus barındıran Avrupa ülkeleri geri döndürülmesinin imkansızlığı anlaşılan bu nüfus çeşitliliğini kabul ederek, tarihsel örneklerle ortak bir aidiyet algısı inşa etmeye çalışıyor.

İlk filmi Büyük Yolculuk (Le grand voyage) ile pek çok ödül alan Ferroukhi, İslam’ın yaşlı kıtadaki en önemli göstergesi Paris Büyük Cami’nin Avrupa’nın özgürleşmesinde yarattığı katkının hikayesi ile ‘kader birliği’ vurgusunu güçlendiriyor. Ferroukhi’nin bu vurgusu özellikle de, savaş sonrasında ortaya çıkacak tablonun anlatıldığı bölümlerde açıkça ortaya çıkıyor: Bugün beraber savaşmazsaki yarın kendi özgürlüğümüz için savaşma hakkımız olmaz!

Özgür Adamlar, sinematografinin ana akımı içerisinde, hikayesinin çarpıcılığı ve kurgusunun sağlamlığı müziği ile dikkati çekiyor. Yahudileri kurtaran müslümanlar vurgusu ile bugüne de mesajlar içeren filmin müziklerinin Endülüslü Kız şarkısı başta olmak üzere kısa sürede hit olacağına şimdiden bahse girerim.

Ali Rıza Özkan

***

Barbara

[xrr rating=2/5]

Yönetmen: Christian Petzold

Senaryo: Christian Petzold, Harun Farocki

Oyuncular: Nina Hoss, Ronald Zehrfeld, Rainer Bock

Yapım: 2012 / 105 dk. / Almanya

Bu hafta gösterime giren Barbara, bir zamanlar Almanya Demokratik Cumhuriyeti olarak bilinen ülke vatandaşlığından çıkmak üzere dilekçe veren, hem dilekçesi reddedilen ve hem de sürgüne gönderilen bir doktorun hayatından kesitler sunuyor. Almanya’nın köpürtülmeye en müsait konularından birisi de yıkılan Doğu Almanya. Bizdeki, “ne olacak bu memleketin hali” geyiği, Almanya için “eskiden zalim bir rejim vardı” şeklinde yürüyor. Böyle olunca da, “Eski Doğu Almanya” sözümona sanat için de geniş bir alan sunuyor.

Barbara sürgün edildiği Baltık Denizi kıyısındaki köy hastanesinde, bir an önce ülkeden kaçmak üzere girişimlerde bulunur. Ancak, hayatındaki olayların akışı, onu ülkede kalmaya ve kendisi için hazırlanan kaçışı başka bir kadına sunmaya yönlendirecektir. Christian Petzold, akıl hocası ve senaryo yazarı Harun Farocki ile birlikte hikayeye belirsizlikler “serpiştirmiş”. Bu haliyle, yazarlar öyküyü sadece daha gülünç hale getirmişler. Özellikle “imaj” çalışmasına ağırlık vererek, sanırım hikayenin zayıflıklarını gözden kaçırmak istemişler.

Filme temel alınan öykü aslında Avusturyalı yazar Hermann Broch’un ‘Barbara’ adlı öyküsü. Broch, orada komünist bir hastabakıcının bir doktora aşık olmasını anlatır. Yönetmen ve senaristin anti komünist bir film yapabilmek için hikaye bile bulamamaları ne durumda olduklarını gösteren önemli bir veri.

Christian Petzold, Barbara ile Alman medyasının gözüne girmeyi başardı. Berlin Film Festivali de, her geçen yıl daha ulusal bir festival olma eğilimini bastıramayarak, Petzold’a En İyi Yönetmen ödülünü verdi. Belli ki, Almanya kendi ulusunu ancak geçmişten hatırlattığı bir “öcü” ile korkutabileceğini düşünüyor. Christian Petzold ise, Harun Farocki ile birlikte bu “değirmen”e su taşımakla sanat çevrelerinde sağlam bir yer edinmek istiyor.

Ali Rıza Özkan

***

205: Korku Odası (205: Zimmer Der Angst)

Yönetmen: Rainer Matsutani

Senaryo: Eckhard Vollmar

Oyuncular: Jennifer Ulrich, André Hennicke, Inez Bjørg David

Yapım: 2011 / Almanya / 100 dk.

 

 

***

Sahte Gelin (The Decoy Bride)

Yönetmen: Sheree Folkson

Senaryo: Sally Phillips, Neil Jaworski

Oyuncular: Kelly Macdonald, David Tennant, Alice Eve

Yapım: 2011 / B.K. / 89 dk.

 

 

***

Yasak Aşk (A Royal Affair)

Yönetmen: Nikolaj Arcel

Senaryo: Bodil Steensen-Leth, Rasmus Heisterberg

Oyuncular: Mads Mikkelsen, Mikkel Boe Følsgaard, Alicia Vikander

Yapım: 2012 / Dan.-İsv.-Çek./ 137 dk.

 

 

 

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA