on_the_road1

Bu hafta vizyona altı film giriyor. Jack Kerouac’ın 1947’de yaptığı 3 yıllık yolculuğunu anlatan romandan sinemaya uyarlanan Yolda, Beat kuşağına odaklanıyor. Hayat Avcısı, Teksas’lı bir ailenin dört yıldır kayıp oğullarının İspanya’da ortaya çıkışıyla hikayenin başladığı, gerilim dolu biyografik bir belgesel. Yönetmenliğini X-Men serisi ve Olağan Şüpheliler’e imza atan Bryan Singer’in yaptığı Dev Avcısı, fantastik bir peri masalı. 1500’lü yıllarda geçen bir aşk hikayesini anlatan Mahmut ile Meryem, Öyle Bir geçer Zaman ki dizisinin yıldızlarından Aras Bulut İynemli’yi beyazperdede izlemek isteyenlerin tercihi olacağa benziyor. İsmail Baki TV’nin yarışmacı tiplemesi Sabit Kanca, aynı adlı filmle meraklıları komediye doyurmayı hedefliyor. Haftanın belki de en kayda değer filmi Yedi Psikopat, oyuncularıyla dikkat çeken, Tarantino filmleri tadında bir suç komedisi.

on_the_road_afis
Yolda

On The Road

Yönetmen: Walter Salles

Senaryo: Jose Rivera

Oyuncular: Sam Riley, Kristen Stewart

Yapım: 2012/ ABD&Fransa/ 124 dk.

Türk sinemasının 2013 yılı için ilk kayda değer çalışması, Yılmaz Erdoğan‘ın büyük emek verdiği ama tam bir başarı sayılamayacak Kelebeğin Rüyası filmi olmuştu. 1940’lı yıllarda genç yaşta veremden ölen iki şairin dostluğunu ve dönemin Türkiye’sini anlatmayı deneyen yapımın kanımca en büyük sorunu iki karakterine de eşit perde süresi ayırmasıydı. Walter Salles‘ın geçtiğimiz Cannes Film Festivali‘nde Altın Palmiye için yarışan yeni filmi Yolda (On the Road) benzer şekilde iki yazarın dostluğundan yola çıkarak aynı yılların Amerika’sına bakıyor. Yolun başında, hayalleri ve idealleri olan bu iki adamı anlatırken yönetmen birini seçip öyküyü onun üzerinden kurma kararı alarak ilk doğru hamlesini yapıyor ve filmine hatasız başlıyor. Seçtiği kişi Beat kuşağının öncülerinden Jack Kerouac ve anlatılan onun ilk kitabını yazmaya çalışan, acelesi olmayan, heyecan peşinde sürüklenen yirmilik hâli.

on_the_road2

Sal Paradise (gerçek hayatta kitabın yazarı Jack Kerouac) New York’da şair dostu Carlo Marx (gerçek hayatta Allen Ginsberg) ile hayaller kurmakta ve kafasındaki kitap projesini kağıda dökmeye uğraşmaktadır. Babasının ölümünün hemen ardından Dean Moriarty (gerçek hayatta Neal Cassady) ile tanışır. Çıplaklığı sorun etmeyen, seks ve uyuşturucudan alınanlar başta olmak üzere her türlü zevki kovalamaktan başka işi olmayan, ilham ve heyecan verici bu yeni dost Sal’i dönüştürmeye başlar. Zaten Dean tanışan herkesi peşinden sürükleme potansiyeline sahip, enerjisiyle kendine çeken, kıskanılacak kadar özgür ruhlu biridir. Ondan etkilenmemek neredeyse mümkün değilken, o da her türlü sevgiye açık ve çevresindekileri kucaklamaya hazırdır. İnsanlar arasında tutkal görevi görür. Sarışın Kristen Stewart‘ın canlandırdığı 16 yaşındaki seks bağımlısı Marylou (gerçek hayatta LuAnne Henderson) ve eşcinselliğini henüz keşfeden şair Carlo da buna dahil. Annesini bırakıp Dean ve Carlo’nun peşinden batıya, Denver’a giden Sal’in ülkenin dört bir yanına uzanan öyküsü de işte böyle başlar.

on_the_road3

Jack Kerouac‘ın kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı Yolda isimli roman 40’lı yılların sonunda Kuzey Amerika’yı baştan sona kat eden bir yolculuğu ve gençlerin özgürlükçü yaşam tarzlarını anlatır. Bu gençler dönemin muhafazakar yapısına inat cinsel yaşamlarını sınırlamamış ve sürekli uyuşturucu kullanarak eserlerini madde etkisinde yazmışlardır. Yaptıkları, geçtiğimiz yüzyılın ikinci çeyreğindeki bazı davranış tarzlarının öncüsü olmuştur. Hatta yönetmenin ifadesiyle onlar tarihin ilk davranışsal devrimini gerçekleştiren insanlardır.

Yıllar içinde Gus Van Sant‘dan Jean-Luc Godard‘a birçok ustanın ismi Yolda’yı perdeye aktarmak için geçmişti. Hatta başlarda Kerouac‘ın kitabını bizzat uyarlamak istediği ve başrolü oynaması için Marlon Brando‘ya mektup yazdığı söylenir. Zaman içinde uyarlaması imkânsız kitaplardan biri olarak görülmeye başlanan Yolda, Motosiklet Günlükleri (Diarios de motocicleta) başarısının ardından Walter Salles‘a teklif edilir. Motosiklet Günlükleri ile Oscar‘a aday gösterilen senarist Jose Rivera‘nın yıllara yayılan, bir çok mekan ve karakter içeren kitabı; ruhunu koruyarak, dağıtmadan senaryolaştırmış olması büyük başarı. Salles da Yolda ile kamera arkasında bugüne kadarki en incelikli işini çıkarmış. Dönem filmi yapmanın gerekliliklerini başarıyla yerine getirmiş ve öyküdeki homoerotizm ile cinsel tansiyonu kusursuz yansıtmış. Yine de izlerken Xavier Dolan çekse nasıl olurdu diye düşünmekten kendinizi alıkoyamayabilirsiniz.

on_the_road5

Filmin ana kadrosu haricinde yol boyunca karşımıza yığınla karakter çıkıyor. En önemlilerinin tanıdık yüzlere yerleştirilmiş olması yolculuğa tazelik katıyor. Bunlardan ilki Mad Men dizisinin Peggy Olson’u Elisabeth Ross. Filmde Beat kuşağı kadınlarından Helen Hinkle‘dan yola çıkılarak yazılan Galatea Dunkel’i canlandırıyor. Galatea kendisiyle benzin parası için evlenen bir adam tarafından yarı yolda bırakılan öfkeli bir kadın. Bir başka konuk Viggo Mortensen. David Cronenberg’in muhteşem Çıplak Şölen‘inin (Naked Luch) uyarlandığı kitabın yazarı William S. Burroughs rolünde elindeki silahla tanıdık görünüyor. Şu sıralar adı Boardwalk Empire ile anılan Steve Buscemi ise ne kadar büyük bir aktör olduğunu bir kez daha kanıtlayan kısacık bir rolle geliyor karşımıza. Yetenekli Terrence Howard dönemin caz tutkusunu simgeleyen Walter’ı ve son olarak Amy Adams Joan Vollmer’ı canlandırıyor.

on_the_road4

Yolda, karakterleriyle var olan filmlerden. Kitabın ve doğal olarak filmin en etkileyici karakteri ise Dean kuşkusuz. Genç, maceracı, yakışıklı, eğlenceli, özgüveni yüksek, etiketlere takılmayan bir ruh o. Gençliğinin de rüzgârıyla, yapamayacağı şey yok. Önceliği ise seks. Hep güzel kadınlarla birlikte oluyor gibi görünse de (örneğin Kristen Stewart ve Kirsten Dunst) kadın, erkek, genç, yaşlı fark etmiyor ona. Bazen zevk almak, bazen mutlu etmek, bazen de mecbur kaldığı için yapıyor. Sorunların çözümünü yatakta arıyor/kendince buluyor. Hazdan bunalınca babasının peşine düşmek gibi görevler icat etse de kendine, asla büyümeyeceği baştan belli. Olgunlaşma sürecini tamamlamış ancak toplumun beklediği noktada değil. Sal ise onun aksine, her ortamda elindeki deftere not alıp çalışan biri. Zaten filmde ailesini gördüğümüz tek kişi de o. Ölmüş babası, hüzünlü annesi ve zengin ablasıyla birlikte aile kucağına sahip. Dean ile babası öldükten sonra tanışıyor. Yeni rol modeli o oluyor, hatta açıkça belirtilmese de biraz aşık oluyor. Ancak Carlo aşkını açıkça ifade edip bir erkek olarak seksten fazlasını alamayacağını görünce kendini geri çekip üzülmekten korunuyor.

Yollarda geçen filmin durakları döneme uygun olarak başarıyla yeniden yaratılmış ve otostopçu hikâyeleriyle zenginleştirilmiş. Hatta o kadar çok gezilmiş ki, Kuzey Amerika ve Meksika ile sınırlı bir Samsara tadı yakalanmış.

on_the_road7

Açtığımız kıyasa dönüp toparlayacak olursak; Kelebeğin Rüyası şiir üzerine bir film ise, Yolda‘nın edebiyatla iç içe durduğunu söyleyebiliriz. Yılmaz Erdoğan‘ın can sıkıcı beş dakikaya bir şiir yerleştirme çabasına karşın Walter Salles Yolda‘da gerekmedikçe mensura yer vermiyor. Kelebeğin Rüyası‘nın genç şairleri fakirliğe ve vereme yenik düşüp kurban olurken, Yolda‘nın yazarları hem dizanteriyi hem de yasakları yenerek öncü oluyor. İki filmin üst üste izlenmesi ise Türk sinemasının problemlerini gözler önüne sererek bu topraklardan neden iyi dönem filmleri ve uyarlamalar çıkmadığını anlamamıza yardımcı oluyor.

Yolda, içinde kaybolabileceğiniz ve çıktıktan sonra da etkisini hissedeceğiniz önemli bir yapıt. Filmde görünen sanatçılara karşı geliştireceğiniz merak, sonrasında uzun okumalar yapmanıza neden olabilir. Kahramanların ellerinde gördüğünüz kitaplar listelerinize girebilir. Hatta verilen mesajlardan gerçek dersler çıkarabilirsiniz. Örneğin: Yaşamımızın bir dönemini birini severek geçiririz. Sonra büyür, gelişir, ilerler, onu bir yerde bırakırız ve o dönmemizi istese bile gitmeyiz.

Serkan Çellik

* * *

7psikopatYedi Psikopat

Seven Psychopaths

Yönetmen: Martin McDonagh

Senaryo: Martin McDonagh

Oyuncular: Colin Farrell, Sam Rockwell, Woody Harrelson, Christopher Walken

Yapım: 2012/ İngiltere/ 110 dk.

Başrollerini Colin Farrell, Sam Rockwell, Woody Harrelson ve Christopher Walken’ın paylaştığı Yedi Psikopat (Seven Psychopaths) suç ve şiddet filmlerini üzerine zekice kurgulanmış başarılı bir yapım.

seven_psychopaths5

İlk kısa filmiyle Oscar kazanan, uzun metrajlı ilk filmi Bruges (In Bruges) ise hem eleştirmenlerden hem de seyirciden olumlu tepkiler alan yazarı, senarist ve yönetmen Martin McDonagh bu sefer Yedi Psikopat (Seven Psychopaths) ile karşımıza çıkıyor.

Bir senaristin sadece ismini bulduğu senaryosunu yazma sürecinde yaşadıklarını anlatan eğlenceli filmde, mafya, erkeklerin dünyaya bakışı, intikam ve aşk gibi kavramlar oldukça farklı bir şekilde ele alınıyor.

seven_psychopaths3Marty Faranan (Colin Farrell) Yedi Psikopat ismini verdiği senaryosunu bitirmekte zorlanmaktadır. En yakın arkadaşı olan, işssiz aktör Billy Bickle (Sam Rockwell) ise ona senaryosunda yardım etmek istemektedir ve gazetede gördüğü bir haberi Marty’e gösterir. Son dönemde mafyanın orta ve büyük rütbedeki üyelerini öldüren, Karo Vale (Jack Of Diamonds) adında bir katil türemiştir. Katil öldürdüğü üyelerinin üstüne karo valesi bıraktığı için bu ismi almıştır. Kafasında daha karakterleri tamamlayamayan Marty Karo Vale’sini filme katmaya karar verir.

Billy geçinmek için ortağı Hans Kieslowski (Christopher Walken) ile sahibi olan köpekleri kaçırmakta ve bir süre sonra onları sahiplerine geri vererek ödül parası almaktadırlar. seven_psychopaths10Hans bu şekilde hayatını idame ettirirken bir yandan da kanser hastası olan ve hastanede yatan eşi Myra’ya (Linda Bright Clay) bakmaktadır.
Billy bir gün küçük bir köpeği kaçırır ancak bu köpek mafya babası Charlie Costello’ya (Woody Harrelson) aittir ve herşeyden çok sevdiği köpeğini almak için yapmaya şey yoktur. Marty kız arkadaşı Kaya’nın (Abbie Cornish) verdiği bir partinin sabahında kendisini Billy’nin evinde bulur. İçki ile sorunları olan Marty gece yaptıklarını hatırlamamaktadır.

Yedi Psikopat mafya ve şiddet filmleriyle zekice bir şekilde dalga seven_psychopaths7geçerken aynı zamanda ilginç diyaloglarla da kendisini izletiyor. Tabii bunda başta Colin Farrell olmak üzere tüm oyuncu kadrosunun da büyük payı var. Yedi Psikopat filmde de belirttiği gibi kadınlara pek yer vermeyen bir yapım. Zaten Martin McDonagh ilk filmi Bruges’de de kadınları pek hikayenin merkezinde tutmamıştı. Yedi Psikopat daha çok yetişkin olmuş, bir şekilde şiddete bulaşmış erkeklerin aslında nasıl çocuk olduklarını ve yaşamın kimi sorunlarıyla başa çıkmak için nasıl kılıklara girdiğini gösteriyor.

seven_psychopaths4Bu açıdan bakınca filmin belkide en dirayetli karakteri Myra sonra da Hans. Sam Rockwell’in hayat verdiği Billy ise kimi zaman zeka sorunlu bir yetişkini kimi zamansa oldukça bilgili birini anımsatan konuşmalarıyla filmin belki de en renkli psikopatı. Yedi Psikopat her ne kadar kanlı sahnelere sahip olsa da içerdiği mizah ve bunu perdeye yansıtış biçimiyle Tehlikeli Aslar (Smokin’ Aces), Şehrin Azizleri (The Soondock Saints) gibi benzer türdeki filmlerden oldukça farklı. Fakat temelden bakıldığı zaman Marty’nin çektiği zorluklar ve filmin gelişim hikayesi Tersyüz’ü (Adaptation) anımsatıyor.

Martin McDonagh’ın bu seferki karakterleri Bruges’dekinden daha farklı, biraz daha uçarılar. İki film arasındaki diğer fark Bruges’de şehir de filmin karakterlerinden biri gibi rol alırken bu sefer Los Angeles sadece olayların geçtiği bir yer. Kara mizah dozu da bu sefer bira daha az. Diyalogları ve konuyu ele alış biçimiyle Tarantino filmlerini andıran Yedi Psikopat, izlemesi hoş, oyunculuğu kuvvetli, son dönemin güzel yapımlarından biri.

Ali Abaday

* * *

theimposter_afisHayat Avcısı

The Imposter

Yönetmen: Bart Layton

Oyuncular: Adam O’Brian, Frédéric Bourdin, Carey Gibson

Yapım: 2012/İngiltere/ 99 dk.

1994 yılında San Antonio, Teksas’da, 13 yaşındaki Nicholas Barclay kayboldu. Üç yıl dört ay sonra, 7 Ekim 1997’de Linares, İspanya’da bulunduğuna dair bir işaret çıktı ortaya. Üzerinde hiçbir belge olmayan bu gencin Nicholas olduğuna karar verildi ve ailesiyle buluşturulmak için çalışmalara başlandı.

Frédéric Bourdin Cezayir kökenli bir Fransız. Onu tanımlamak için en uygun sıfat: Seri Düzenbaz. Takma adı Bukalemun. Çocukken başladığı kimlik çalma işinde bugüne dek beş yüz civarında olaya adı karışmış durumda. En ilginçlerinden biriyse Hayat Avcısı‘na (The Imposter) konu olan Nicholas Barcley davası.

theimposter1

Geride bıraktığımız yılın en sıra dışı belgesellerinden biri Hayat Avcısı idi. Anlattığı gerçek hikâyenin ürkütücülüğünün farkında olan yapım, bilgi ve araştırma sonuçlarının arka arkaya sıralandığı alışılmış belgesellerden değil. Olanları başarıyla kurgulamış, temposu yüksek, gerilim filmlerine taş çıkartacak bir iş var karşımızda.

Hayat Avcısı‘nı benzerlerinden ayıran başlıca unsur, belgeselle kurmacayı harmanlama şekli. Biliyorsunuz son yıllarda belgesele yakın duran kurmaca filmlere çok sık rastlıyoruz. Sallantılı kamera, bulanık görüntüler, perdeden seyirciye bakarak konuşan karakterler ve inandırıcılığı artırmak için yapılan onca numara. Diğer yanda ise kurmacaya yaklaşan belgesel filmler duruyor. Hayat Avcısı bu yolda gerçek arşiv görüntüleri ve olayı yaşayanlarla yapılan röportajların yanına profesyonel oyuncularla gerçekleştirilmiş kurmaca sahneler eklemiş. Geçişler incelikle düzenlenmiş ve izleyici için kimin gerçekleri söylediği, kimin rol yaptığı bir süre muğlak bırakılmış. Öyle ki; olayın kahramanları ile yapılan söyleşilerle, oyuncularla hazırlanan canlandırmalarda aynı doku tutturulmuş, bu da filmin akışkanlığını artırmış.

theimposter3

Yönetmen Bart Layton daha önce televizyon için beş belgesel çekmiş bir isim. Aynı zamanda A&E kanalında yayınlanan The Fugitive Chronicles dizisinin yaratıcısı. Frédéric Bourdin‘i canlandıran Adam O’Brian Shakespeare’s Globe, The Royal Court ve Soho Theatre gibi önemli yerlerde sahneye çıkmış deneyimli bir tiyatrocu. Bu ilk sinema filminde hem Bourdin‘e olan inanılmaz benzerliği hem de doğallığıyla dikkat çekiyor.

Hayat Avcısı‘nın sürprizleri bozmamak adına burada bahsetmeyeceğimiz hikâyesi son derece ilginç ve inanması güç. Gerçek oluşu, izleyicinin inkâr mekanizmasını ele geçirip, teslim olmaya zorluyor. Yaratıcı ses kurgusu ve gerilim filmlerinden ödünç alınmış kamera hareketleri bazen bunun bir film olduğunu düşündürse bile, bir başka inanması güç ayrıntı hemen ardından çıkagelip rahatınızı bozuyor. Hayat Avcısı‘nın sinemada ezber bozan bir iş olduğunu düşünüyor ve bırakın belgeseli, televizyon karşısında haber izlemeyi sevenlere bile tavsiye ediyorum.

Serkan Çellik

* * *

Muhbirmuhbir

Snitch

Yönetmen: Ric Roman Waughn

Senaryo: Justin Haythe, Ric Roman Waughn

Oyuncular: Dwayne Johnson, Susan Sarandon, Nadine Velazquez, Jon Bernthal

Yapım: 2013 / ABD&BAE / 112 dk.

* * *

Dev Avcısıdevavcisijack

Jack The Giant Slayer

Yönetmen: Bryan Singer

Senaryo: Darren Lemke, Christopher McQuarrie

Oyuncular: Nicholas Hoult, Ewan McGregor, Stanley Tucci

Yapım: 2013/ABD/ 114 dk.

* * *

sabitkanca

Sabit Kanca

Yönetmen: Alper Mestçi

Senaryo: Alper Mestçi

Oyuncular: İsmail Baki Tuncer, Volkan Kantoğlu, Rabia Yıldırım

Yapım: 2013 / Türkiye / 100 dk.

* * *

Mahmut ile Meryemmahmut_ile_meryem

Yönetmen: Mehmet Ada Öztekin

Senaryo: Yerkan Kahraman, Eşref Dinçer

Oyuncular: Aras Bulut İynemli, Eva Dedova, Fahreddin Manafov, Melahat Abbasova

Yapım: 2013/Türkiye&Azerbaycan/ 120 dk.

* * *

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA