Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (22 Şubat 2013)

kelebegin_ruyasi_acilis

Bu hafta vizyona giren iki film var. Bunlardan ilki, çekimlerinin uzamasıyla izleyicileri merakta bırakan ancak süresinin uzunluğuyla eleştiri oklarına hedef olan Kelebeğin Rüyası adlı Türk filmi. Filmin yönetmeliğini senaryosunu da  kendi yazan Yılmaz Erdoğan yaparken Kıvanç Tatlıtuğ da mankenlik sonrası rol aldığı yakışıklı çocuk tiplemeli dizi filmlerin ardından oyunculuk konusunda ilk kez rüştünü  ispatlamaya aday gibi görünüyor. Haftanın ikinci filmi Polonya doğumlu yönetmen Ben Lewin tarafından gerçek bir yaşam öyküsünden beyazperdeye uyarlanan Aşk Seansları / The Sessions. Oscar ödüllü oyuncu Helen Hunt‘a on beş yıl sonra “Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında Oscar adaylığı getiren filmde  Mark O’Brien karakterini “Gerçeğin Parçaları”yla (Winter’s Bone) Oscar’a aday gösterilen John Hawkes canlandırıyor. Filmin 2012 Sundance Film Festivali’nden alınmış ‘Seyirci Ödülü’ bulunuyor. Herkese iyi seyirler…

kelebegin_ruyasi_afisKelebeğin Rüyası

Yönetmen: Yılmaz Erdoğan

Senaryo: Yılmaz Erdoğan

Oyuncular: Kıvanç Tatlıtuğ, Mert Fırat, Belçim Bilgin, Farah Zeynep Abdullah

Yapım: 2013 / Türkiye / 138 dakika

Yılmaz Erdoğan‘ın çok çalışılmış dönem filmi Kelebeğin Rüyası uzun hazırlık süreci ve beğenilmeyen sahneler için gerçekleştirilen yeniden çekimler sonrası nihayet tamamlandı.

imageZonguldak, 1941. Mükellefiyet kanunu gereği kömür madenlerinde çalışmak 15-65 yaş arası erkekler için zorunlu. Hasta ya da memur değilseniz elbette. Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu bu dönemde yaşamış iki genç şair. İlki hasta, diğeri Behçet Necatigil’in yolundan gitmek. Necatigil de sadece şiir yazarak geçinemiyor elbette, okulda muallim. Şiirden para kazanmak ne mümkün, şairim dediğmemur. Amaçları mısralarını Varlık dergisinde yayınlatmak ve hocaları Behçein vakit bir iş yapmadığın düşünülüyor o zamanlar. Ceplerinde beş kuruş yok. Japonya Amerika’ya saldırmış, dünya ikinci kez savaşta ama onlar kendi savaşlarını veriyor. İmkanlar kısıtlı, verem çok canlar alıyor.

kelebegin_ruyasi4“Aşk en güzel bahanesidir şiirin” diye yazmış Yılmaz Erdoğan yeni filminin afişine. Ve yeni filmini şiire bahane etmiş. Senaryo konusunda hiç problem yaşamadı zaten: Bir Demet Tiyatro, Vizontele, Vizontele Tuuba, Organize İşler ve Neşeli Hayat hiçbir zaman senaryolarındaki problemlerle anılmadı, kıyılamayan fazlalıkları saymazsak.

Kelebeğin Rüyası‘nda da önce senaryoyu halletmiş. İki şair arasında inandırıcı bir ilişki, dostluk kurmuş. Diyaloglara önem göstermiş, gedik bırakmamak için hikayesini sık örmüş. Ancak şiir sevgisine fazla yüz vermiş. Filmde beş dakikaya bir şiir, en azından bir iki mısra düşüyor. Müzikallerin şarkılı iletişimi gibi, karakterler şiirle anlaşıyor. Bir süre sonra seyircinin etkilenmemesine, belki tam kulak vermemesine neden olacak kadar.

kelebegin_ruyasi2Erdoğan‘ın altından kalktığı ikinci unsur oyuncu yönetimi. Bu benim Kıvanç Tatlıtuğ‘u ilk izleyişimdi ve oyuncu olarak ciddiye alınmayı hak ettiğini gördüm. Karakterleri canlı kılmak adına bazı unsurlar ekler senaristler. Tatlıtuğ da bu uğurda kambur duruyor, dudaklarını büzüyor, elini yüzünde gezdirip saçını sağa yatırıyor. Ama ne bir ne beş kere, durmadan, gözümüze soka soka. Oysa bunların hiçbirine ihtiyacı yok. Zaten bakışları, sessizliği yetiyor. Tatlıtuğ‘un perdede karakteri gibi çaresiz görünürken devleştiğine şahit olabilirsiniz. Mert Fırat gibi iyi bir aktörü bile gölgede bırakmış, hatta oyuncu kadrosundaki tüm isimleri. En kötülerse Belçim Bilgin ve Yılmaz Erdoğan‘ın kendisi. Bilgin‘in sesi bu filmde de itici, oyuncu kumaşından mahrum. Erdoğan ise bilge yaşlı olmak için ağır davranayım derken tutuk görünüyor, hafızalardaki Yılmaz Erdoğan‘ı bir saniye bile unutturamıyor.

kelebegin_ruyasi9Dönem filmi yapmanın zorluklarının üstesinden gelindiğini görmek ülke sineması adına sevindirici. Genç cumhuriyetimizin durumu doğru yansıtılmış. Giysiler, levhalar, yollar, kap kacak hatta tıbbi cihazlara varana dek sanat yönetimi ayrıntıyla düşünülmüş, umursanmış.
Yalnız görüntü yönetiminde ipin ucunun kaçtığı, izlediğimizin Türk filmi olduğunu unutturan abartılar var. Görsel anlamda etkileyici olacağı umulan,  gerçekçiliğe zarar veren yapay renkler yaratılmış. Üzerine Yılmaz Erdoğan‘ın yönetmen olarak başarısızlığı eklenince atmosfer hepten bozulmuş. Erdoğan senaryoya gösterdiği özeni sette tekrar etmemiş. Mizansen yaratma ve sahne devamlılığında onlarca Hollywood dönem filminden esinlenmiş, film içinde de kendini sürekli tekrar etmiş. Sinema yaptığı sadece üç sahne var diyebiliriz. Biri tek plan açılış sahnesi (onu da müzik kullanarak zedelemiş) diğer ikisi Kıvanç Tatlıtuğ‘un dayak yedikleri.

kelebegin_ruyasi5Kelebeğin Rüyası‘nın en çok eleştireceğim kısmıysa süresi. Hem Rüştü’nün hem Muzaffer’in filmi olacağım derken uzamış da uzamış. İki ana karakterini de tanıtmakla, sevdirmekle uğraştığı uzun girizgahın ardından ikisine de ayrı yollar çizmiş Erdoğan. Ayrı kaldıkları dönemi de tüm ayrıntılarıyla aktarmış. Aşklarını, hüzünlerini, hastalıklarını… Birinden birini seçmemiş, torpil geçmemiş. Öyle olunca da iki ayrı orta metraj film çekip birleştirmiş gibi duruyor. Çok sıkıcı ve lüzumsuz bir tercih bu. Benzer şeyler yaşayan iki ana karakterinin ikisine de eşit perde süresi ayırma çabası seyirciyi zorluyor. Daha kapanış jeneriğini görmeden güzel yanlarını unutturuyor filmin.

Serkan Çellik

* * *

as_afisAşk Seansları
(The Sessions)

Yönetmen: Ben Lewin

Senaryo: Ben Lewin, Mark O B’rien (makale)

Oyuncular: John Hawkes, Helen Hunt, William H. Macy

Yapım: 2012 / ABD / 95 dakika

Türk pop müziğinde sıkça kullanılan “seks” yerine “aşk” deme sansürü, dağıtımcıların filmlere Türkçe isim bulma çabalarında da kendini gösteriyor.

as6Polonya doğumlu yönetmen Ben Lewin‘in Mark O’Brien‘ın yaşadıklarıyla ilgili makalesinden uyarladığı senaryonun temelinde yalnızlık var. Sahibi yerinden kalkıp ilgilenemediğinden tek başına dolaşıp oyalanmaya çalışan bir kedi görüntüsüyle açılıyor film. Evin en az kedi kadar sıkılan diğer yalnızının ismi ise filmde gerçek yaşam öyküsü anlatılan Mark O’Brien. Küçükken yakalandığı Polio virüsü nedeniyle Poliomyelit (Çocuk Felci) olan Mark boynu dışındaki kaslarını kullanamıyor. Tam olarak felç değil, dokunuşları hissedebiliyor ancak bedeni üzerindeki kontrolünü kaybetmiş durumda. Aynı şekilde solunum kasları üzerinde de hâkimiyeti olmadığından, gününün çoğunu “Demir Akciğer” denen bir cihazın içinde geçirmek zorunda. Hüzünlü şekilde, gelen gideni de olmadığından, evindeki tek yatak bu cihazın içindeki.

Mark O’Brien’ın durumu kuşkusuz sinema ve edebiyat için irdelenmeyi hak eden bir cevher. Kimsesiz, orta yaşlı, bedensel engelli, zeki ve eğitimli bir adam o. Yaşamı talihsizliklerle dolu olmasına rağmen yılmamış, isyan etmemiş, inançlı ve örnek bir insan. Hangi özelliğini, yaşamının hangi dönemini ele alırsanız ortaya ilginç öyküler dökülmesi muhtemel. Yazar-yönetmen Ben Lewin ise O’Brien’ın bekâretini kaybetmek istediği zamanı ele almayı uygun görmüş. Kırkına yaklaşmış ve vücudundaki eğrilik nedeniyle son otuz yıldır cinsel organını görmemiş bu bakir adamın; parasını alıp gidecek bir seks işçisi yerine, onu kadın-erkek cinselliğine hazırlayacak bir seks terapistinin kapısını çaldığı yılları anlatmış. Normal terapistlerden farkı hastasıyla çırılçıplak yatağa girip hisleri deneyime dönüştürmek olan bu uzmanın tek kuralıysa, hastasını en fazla altı kez ziyaret etmesi.

aşk seanslarıAşk Seansları (The Sessions) en başta söylediğim gibi, yalnızlık üzerine bir film. Filmdeki yalnızlar Mark ve kedisinden ibaret değil üstelik. Neredeyse tüm karakterler aynı durumda. Örneğin Mark’ın gördüğümüz ilk bakıcısı Joan (Rusty Schwimmer) yatağa bağlı bir adama bile korku salmayı deneyecek kadar kendini korumaya almış bir yalnız. İkinci bakıcı Amanda (Annika Marks) ise güzelliğinin peşine düşmüş, içindekileri görmeyi denemeyen erkekler yüzünden yalnız. Üçüncü bakıcı Vera’nın etnik kökeniyle problemleri var. Kilit karakterlerden Peder Brendan (William H. Macy) seçtiği yaşam sonucu kendini yalnızlığa mahkûm etmiş. Seks terapisti Cheryl (Helen Hunt) evli ve çocuklu olmasına rağmen hayatta tek başına. Cheryl’ın kocası, sözüm ona filozof Josh kendi zihnine hapsolmuş, düşünmekten başka şey yapmayan bir başka yalnız. Hatta bir iki kez gördüğümüz otel resepsiyon görevlisinin bile yalnızlığını vurgulamadan geçmemiş Ben Lewin. İyi de etmiş. Bu damar filmin en güçlü yanı olmuş.

aşk seanslarıPerdede canlandırması zor kabul edilen engelli rollerinden birini üstlenen deneyimli oyuncu John Hawkes uzun kariyerine rağmen ancak iki yıl önce Gerçeğin Parçaları (Winter’s Bone) ile Oscar adayı olup ertesi yıl ülkemizde gösterime girmeyen Martha Marcy May Marlene ile dikkat çekmeyi başarmıştı. Bu filmdeki rolüyle de, eğer film kendini bu kadar az ciddiye almasaydı, ödüllere boğulabilirdi. Onun yerine terapist rolündeki Helen Hunt’ın ismi öne çıktı. Çıplaklık içeren sahnelerde bile seyirciyi yüz ifadesine odaklayacak başarılı bir performans ortaya koyan Hunt; bu rolüyle Sundance, San Francisco ve Palm Springs’den ödülle döndü. Altın Küre, BAFTA ve on beş yıl sonra gelen Oscar adaylığı da cabası. Mark’ın cinsel arzularının Katolik inancıyla düştüğü çelişkiyi dengeleyen Peder Brendan’a hayat veren William H. Macy ise her daim ilginç mimiklerini kullanmak dışında kendini yormamış görünüyor.

aşk seansları

Aşk Seansları başyapıt çıkarılabilecek malzemesini yeterince umursamamasıyla üzüyor izleyiciyi. Ben Lewin kırk yıla yaklaşan kariyerini bir avuç belgesel, TV filmi ve dizisi ile geçirmiş, bununla birlikte yalnız dört sinema filmi çekmiş bir isim. Daha da üzücü olan ise, elindeki cevheri ıskalamış olması değil, yapabileceklerinin farkında olmasına rağmen yapmak istememiş oluşu. Filmi izlerken Lewin’in olasılıkları değerlendiremediğini değil, değerlendirmek istemediğini rahatça görebilirsiniz.

Serkan Çellik