Yaz dönemi normalde vizyon şansı bulamayacak filmleri (gecikerek de olsa) izlemek için uygun bir fırsat sunuyor. Bu haftaki programda ticari sinema adına tek bir örnek (İyi Günde, Kötü Günde) bulunuyor, geri kalan her film kendi alanında sinema severlerin beğenisini kazanacak nitelikte. Haftanın filmi seçimi yapmak zor, ancak Thomas McCarthy‘nin son filmi Kazananlar Kulübü, yönetmenin üç filmlik filmografisinin oluşturduğu bütünlükle daha bir öne çıkıyor.

3 (Üç)
3 (Drei)

[xrr rating=4/5]
Yönetmen: Tom Tykwer

Senaryo: Tom Tykwer

Oyuncular: Sophie Rois, Sebastian Schipper, Devid Striesow

Yapım: 2010, Almanya, 119 dk.

Yirmi yıldır -evlenmeden de olsa- birlikte yaşayan bir çiftin aralarındaki uyum ne denli iyi olursa olsun, ilişkilerinin nasıl bi şekil alacağını, o tecrübeyi yaşayanlar gayet iyi bilecektir..

Hanna (Sophie Rois) ile Simon (Sebastian Schipper)’dan oluşan, halleri vakitleri yerinde, işinde gücünde ve kültürlü bu çiftin arasına üçüncü bir insan, bir adam, yâni Adam (Devid Striesow) dâhil olursa n’olur peki?

Bizde olunca bu durumdan -neredeyse- yüzde yüz kan çıkacağını, hepimiz gayet iyi biliyoruz.. Fakat yer Berlin, kahramanlar da Alman olunca bu kaynaşmadan ortaya ‘yüzde yüz’ aşk çıkıyor!

Tamam ben yaptım belki, ama öte yandan, hakkımızı öyle kolayca yemenin, kendimizi o kadar da yerin dibine batırmanın da âlemi yok elbette.. Bizdeki kadar olmasa da dünyanın birçok yerinde, hatta Almanya’da bile bu ‘hassas vaziyet’ önemli bir sorun teşkil edebilir.. Hatırlatalım ki filme ait bu özel ortam, Alman Sineması’nın -bugünlerde örneğine pek rastlanmayan- ‘nevi şahsına münhasır’ senarist yönetmeni Tom Tykwer‘in, saygı değer olduğu kadar, oldukça da şaşırtıcı dünyasıdır..

Neticede, kadın-erkek formülüyle başlayan, erkek-erkek tokuşmasıyla da (Landlord: “Cık cık cık! Allah ıslah etsin!”) devam eden bu üçlü münasebetin bir ‘yumak ilişki’ haline dönüşmesi -bana sorarsanız- an meselesidir..

Tom Tykwer, reddedilmesi -her hâliyle- imkânsız bir adamın, göstere göstere attığı aşk oltalarına ‘gönüllü’ birer balık gibi takılan bir çiftin hikâyesini zaman zaman neşeli, zaman zaman hüzünlü, lâkin sürekli ‘baştan çıkarıcı’ bir duyarlılıkla anlatırken, âdeta kendine has bir ‘cinsel ütopya’ inşa ediyor.. Hatta filmi izlerken bazılarımıza, “Şu Avrupa medeniyeti ne güzel şeymiş ya la!” bile dedirtecek görkemde..

2006 yılında yaptığı, Koku: Bir Katilin Hikayesi (Perfume:The Story of A Murderer) adlı filmle -belki- bir çok güzel kızın, cânım canlarına mâl olan bir dizi işlemle, “Savaşma Seviş” mottosunu geniş yığınların iliklerine kadar benimseten Tykwer, bu yeni filmiyle, kimseye öyle bir zarar vermeden, daha insancıl bir yöntemle, sevgiyi ve sevişmeyi her türlü ön yargıdan, tutucu ahlak kurallarından âzâde bir yere oturtarak -tabii ki almaya niyeti olanlara- benzeri bir ders veriyor..

Ortaya koyduğu bazı temel durumlarıyla, Xavier Dolan‘ın son filmi Hayali Aşklar (Les Amours Imaginaires)‘ı da hatırlatan film -ondan farklı olarak- bugüne değin eşcinsel eğiliminin farkında olmamış kırklı yaşlardaki bir adama, hayatın farklı zevklerini (Tövbe tövbe!) tattırıyor diyebiliriz..

Üç, ‘sakıncalı’ konusuna gayet rahat ve doğal yaklaşmasıyla, meseleye ‘hassas’ seyircisini, infial uyandırmadan şaşkınlığa sürüklüyor..

Bir kategoriye sokmak için -mecburen- ‘romantik-komedi’ etiketi yapıştırılmış film, hem teknik hem de içerik bağlamında, o türün sınırlarına sığmayacak denli çok farklı ve çok da başarılı..

Hele ki bütün film boyunca ara ara işitilen, David Bowie‘nin adamı boşluğa fırlatıp da orada tek başına bırakıveren muhteşem şarkısı, Space Oddity yok mu..

[ Numan Serteli ]

Aşırıcılar
Kari-Grashi No Arietti (Borrowers)

[xrr rating=3/5]
Yönetmen: Hiromasa Yonebayashi

Senaryo: Hayao Miyazaki, Keiko Niwa, Mary Norton (roman)

Orijinal seslendirme: Mirai Shida, Ryunosuke Kamiki, Shinobu Otake, Keiko Takeshita

Yapım: 2010, Japonya, 94 dk.

Jonathan Swift 1726 yılında Gülliver’in Gezileri‘ni yayımladığında amacı yeni bir Sinbad masalı anlatmak değildi. Gülliver’in cüceler, devler ve Yahoolar ülkesinde yaşadığı fantastik maceraların satır aralarında dönemin baskıcı İngiliz yönetimi ve siyasetine ağır eleştiriler yer alıyordu. Günümüzde bunları anlamak için edebiyat ve siyaset tarihçilerinin yol göstermesine ihtiyacımız var, ama parmak boyundaki insanların büyüsü hâlâ devam ediyor.

Sinemadaki ustalığı animasyon alt türüne sığdırılamayacak yönetmen Hayao Miyazaki, artık yaşlılıktan dolayı çizim yapamıyor, yönetmenliğin ağır yükünü üstlenemiyor olabilir, ama senarist olarak sinema yaşamına devam ediyor. Yine genç bir kadın karakterin zorluklarla başetmesi üzerine kurulu Aşırıcılar‘ı Mary Norton‘un çok satan Borrowers kitap serisinden uyarlamış.

Parmak boyundaki Clock ailesi yaşamlarını insanların evlerinden ihtiyaçlarını ‘ödünç alarak’ idame etmektedirler (filmin Türkçe ismi bu eyleme getirilen katı bir yorum olarak mı görmek lazım, yoksa sadece düşüncesizlik mi?). Anne, baba ve kız çocuktan (Arriety) oluşan bu çekirdek aile, kendi başlarına o kadar uzun süredir yaşamaktadırlar ki kendi türlerinin son mensupları olduklarını dahi düşünmekte, buna rağmen engin sevgileriyle birbirlerine yetmektedirler. Babasıyla ilk ‘ödünç alma’sına çıkacak olan Arriety’nin heyecanı, eve yeni gelen insan Shô’nun kendisini farketmesi ile kursağında kalır. Büyük tehlike içinde olduklarını düşünen aile, yıllardır alıştıkları evi terk etmeye hazırlanırlar, ama küçük insanlar söylentisini kafaya takan yaşlı hizmetçi çoktan peşlerine düşmüştür bile.

Miyazaki‘nin sinematografisindeki bütün temaların izlerini Aşırıcılar‘da görmek mümkün. Farklı türlerin birarada uyum içinde yaşama sorunu, insanların ötekiye karşı saldırgan tutumu, felaketlerle savaşan kadın karakter vb. Ancak bu kez alışık olduğumuz büyüleyici olay akışı ve kurgusundan mahrum bir senaryo var karşımızda. Duyarlı ve sıcak anlatımına rağmen (belki biraz da roman uyarlaması olmasından dolayı) Miyazaki‘nin zengin hayal gücünün fazla izi görülemiyor. Büyük ustanın senaryolarını genelde yapım aşamasında şekillendirdiğini düşünürsek (bu konuya değindiği röportajı şu linke tıklayarak okuyabilirsiniz) senaryoyu baştan bitirmek de bu eksikliğe yol açmış olabilir.

Sonuç olarak, bilindik Miyazaki büyüsüne sahip olmasa da Aşırıcılar anlatımı ve el çizimi animasyonun doyulmaz tadı ile başarılı bir film.

[ Deniz Akhan ]

İyi Günde Kötü Günde
Love Wedding Marriage
Yönetmen: Dermot Mulroney

Senaryo: Anouska Chydzik, Caprice Crane

Oyuncular: Mandy Moore, Kellan Lutz, Jessica Szohr, James Brolin

Yapım: 2011, ABD

Yeni evli Ava evlilik danışmanlığı mesleğinin en zor davasıyla karşı karşıyadır, çünkü anne ve babası boşanmaya karar verir, hem de Ava onlar için harika bir 30. yıl partisi düzenlerken. Mücadeleden kaçmaya kahramanımız bu sırada kendi evliliğinin de güllük gülistanlık olamadığını öğrenecektir.

Aktör Dermot Mulroney‘nin (kendisini en son Nefes Nefese / Inhale filminde izlemiştik) bu ilk yönetmenlik denemesi, Hollywood sinemasının en ikiyüzlü türü olan romantik komediye kendine has bir imza atmaktan uzak, vasat bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Seyrettiğimizden değil, ama yabancı eleştirmenler ve izleyici yorumları pek şüphe götürür cinsten değil. Cevval sevgiliniz sizi mecbur etmediği ya da romantik komedi delisi olmadığınız sürece görmezden gelin.

Kanıma Gir
Let Me In

[xrr rating=3.5/5]
Yönetmen: Matt Reeves

Senaryo: Matt Reeves, John Ajvide Lindqvist (roman ve orijinal senaryo)

Oyuncular: Kodi Smit-McPhee, Chloe Moretz, Richard Jenkins, Elias Koteas

Yapım: 2010, İngiltere / ABD, 116 dk.

Geçen hafta Çatı Katı (Loft) filmini tanıtırken, son dönemdeki yeniden çekim furyasının çığrından çıktığına değinmiştim. Elbette bunun müsebbibi Amerikalılar. Çok konuşulan sebeplerini burada tekrarlamayacağım, ama en başarılı olan örneklerinin bile sahip oldukları handikaplar üzücü.

John Ajvide Lindqvist‘in senaryosunu kendi romanından uyarladığı ve Tomas Alfredson‘un yönettiği Gir Kanıma (Låt den rätte komma in) çekileli topu topu üç sene olmuş. Avrupa’nın soğuk ve kasvetli ikliminden çıkan bu film, özellikle vampir külliyatına bir başyapıt olarak çoktan adını kazımış durumda. Böylesine bir filmin, adını Canavar (Cloverfield, 2008) gibi aksiyon delisi bir filmle duyuran Matt Reeves tarafından yeniden çevrilmesi daha çekilmeden sinema severlerin burun kıvırmalarına sebep oldu. Ancak ortaya çıkan sonuç şaşırtıcı ve kafa karıştırıcı.

Anne ve babasının boşanmasıyla hüzne boğulduğu yetmezmiş gibi, okuldaki serserilerin de gittikçe artan tacizleriyle boğuşan Oscar ve çok uzun bir süredir on iki yaşında olan vampir Eli’nin dostluğunu anlatan Gir Kanıma, son dönemde vampir mitolojisine hakim olan unsurları işleyiş ustalığı ile dikkat çekiyordu. Yeni vampir mitolojisinde vampirler şeytanın çocukları değiller artık, kana muhtaç olmak gibi bir lanetle yaşamak zorunda olan, vicdan azabı ve yalnızlık yüzünden acı çeken yaratıklar. Gir Kanıma‘nın farklılığı neredeyse bütün dikkatini vampirin iç dünyasına vermesi, insanla kurduğu dostluğa somutluk kazandırmada göstermesindeydi.

Zaten hemen her unsuruyla dört dörtlük bir yapıma imza atılmışken, kendini beğenmiş Amerikalıların aynı hikâyeyi yeniden çekmesi, dediğimiz gibi baştan olumsuz düşüncelere yol açıyor. Ancak Matt Reeves, orijinal filme son derece sadık bir anlatımla çıkıyor karşımıza. Kendine has dokunuşlarına rağmen, Kanıma Gir ile Gir Kanıma arasında öz olarak pek bir fark yok. Aynı seviyeyi koruması memnuniyet verici. Bu memnuniyetin asıl sebebi ise genelde olduğu üzere orijinalinin yüzünü kızartacak kadar kötü yeniden çekimler elbette.

Ortaya çıkan sonuç şaşırtıcı ve kafa karıştırıcı demiştim. Şaşırtıcılığı beklentilerimizin çok düşük olmasından, kafa karşıtırıcılığı ise tek başına bakıldığında en iyiler listemize tartışmasız girebilecek nitelikte oluşundan kaynaklanıyor. Ancak Matt Reeves‘in harika bir yol haritasına sahip olduğunu, sırf bu yoldan şaşmamak gibi bir erdem gösterdiği için övgülerimizi hak edemeyeciğini görmezden gelemeyiz.

Eğer bu ‘tekrar’ unsurunu görmezden gelirseniz Kanıma Gir‘den büyük keyif alacaksınız, ama aksi halde yeniden çevrim furyasına lanet okumaya devam edeceksiniz.

[ Deniz Akhan ]

Kazananlar Kulübü
Win Win

[xrr rating=4/5]
Yönetmen: Thomas McCarthy

Senaryo: Thomas McCarthy (Joe Tiboni ile ortak öyküsünden)

Oyuncular: Paul Giamatti, Amy Ryan, Bobby Cannavale, Jeffrey Tambor, Burt Young, Alex Shaffer

Yapım: 2011, ABD, 106 dk.

Sabahları koşarak formunu korumaya çalışan kırklı yaşlarda bir avukat olan Mike Flaherty (Paul Giamatti), karısı Jackie (Amy Ryan) ve iki küçük çocuğuyla bir banliyöde yaşamakta; ‘gül gibi’ mesleğine karşın da kıt kanaat geçinmektedirler..

Ayrıca Mike, gençliğinde güreşmiş, ama tıpkı şimdi yaptığı avukatlık gibi onda da pek başarılı olamamış eski bir sporcu olarak, bir lisenin güreş takımını, koç yardımcısı arkadaşı Vigman (Jeffrey Tambor) ile birlikte çalıştırmaktadır..

Avukatlığını yaptığı bir kaç müvekkilinden biri de, bunama belirtileri gösteren yaşlı Leo (Burt Young)’dur.. Başka bir kentte yaşayan, yıllarca görüşmediği problemli ve alkolik kızı Cindy (Melanie Lynskey)’den başka, hayatta kimsesi olmayan bir adam..

Durumundan dolayı devletin, kendisine bakacak bir vasi aradığı Leo’nun, hâli vakti yerinde bir adam olması, dürüst bir avukat ve namuslu bir aile babası olan Mike’ın aklına -tabii ki şeytanın kışkırtmasıyla- bir hinlik gelir.. Hastalığı nedeniyle kimselerin ciddiye alıp da kulak asmadığı yaşlı adamın vasiliğini -avukatı olarak- aldıktan sonra, onu bir huzurevine yerleştirmenin, aylık bin beş yüz dolarlık vasilik ücretini de böylece cebe indirmenin planını yapan Mike, bunu başarıyla da gerçekleştirir..

Avukatımız bir gün, vasisi olduğu Leo’nun evinin kapısında bir gencin oturduğunu görür.. Sarıya boyalı saçları hemen fark edilen bu oğlan, Leo’nun hayırsız kızından doğma torunu Kyle (Alex Shaffer)’dir.. O, tabii ki daha önce hiç görmediği dedesinin yanında kalmak için buraya gelmiş -daha doğrusu- anasının yanından kaçmıştır..

Kahramanımız Mike, saçlarının yanı sıra vücudunu süsleyen dövmelerle de dikkati çeken Kyle’yi, dominant bir kadın olan karısının onayından sonra ve tabii biraz da mecburen evine alır.. Bu topuz gibi oğlanın iyi bir güreşçi olduğunu öğrenince de çocuğu en iyi şekilde ağırlamak onun açısından artık zevkli bir eyleme dönüşür..

Karısı tarafından evden kovulmuş bir garip adam olan -Mike’ın ‘patavatsız ve neşeli’ arkadaşı- Terry (Bobby Cannavale)’nin de -zorla- çalıştırıcı kadrosuna girdiği ‘güçsüz’ güreş takımı, süper bir yetenek olan Kyle’nin katılımıyla müthiş bir ivme kazanır..

Ciddi ve sert görünümüne, kafasının dikine giden tavrına karşın -Mike ile karısı gibi- kendisiyle ‘insanca’ diyaloğa girenlere karşı son derece saygılı davranan, daha hayatının baharında kötü deneyimler yaşamış Kyle -çok belli ki- kendisine verilebilecek bir ikinci şansın peşindedir..

Mike açısından, işler tam da rayına girmiş gibi görünürken, dede Leo’nun -para kokusu almış- kızı Cindy, birdenbire kıymete binen babasına ve oğluna sahip çıkma bahanesiyle, bahtsız avukatımızın kapısına dayanmaz mı..

Aslında, şu zamanın berbatlığı yanında önemsiz duran, ancak ‘namuslu’ kalabilmişler için oldukça ciddi bir insanlık durumunu film, son derece doğal bir mizahla tatlandırılmış senaryosuyla, gereksiz bir ajitasyona hiç prim vermeden, çok iyi ortaya koyuyor..

Daha önce yazıp yönettiği The Station Agent (Hayatın İçinden, 2003) ve The Visitor (Misafir, 2007) ile şahane bir kariyeri başlatıp da sürdüren Thomas McCarthy, yine aynı sağlamlıkta devam ediyor.. Kazananlar Kulübü, Paul Giamatti ile Amy Ryan başta olmak üzere, parlak oyunculuklarla süslü, dram ve komedisi dengeli, hem eğlenceli, hem de dokunaklı bir film..

[ Numan Serteli ]

Ölümüne Kaçış
Essential Killing

[xrr rating=3/5]
Yönetmen: Jerzy Skolimowski

Senaryo: Jerzy Skolimowski, Ewa Piaskowska

Oyuncular: Vincent Gallo, Emmanuelle Seigner, Zach Cohen

Yapım: 2010, Polonya / Norveç / İrlanda / Macaristan, 83 dk.

Önce Jerzy Skolimowski’yi tanıyalım. Meşhur Lodz okulundan mezun olan Skolimowski, kariyerine Polonya’da siyasi alegorilerle temellendirdiği filmlerle başladı. Daha sonra İngiltere’de bir dizi vasat filmler çekti. 91’de sinemaya uzun bir ara veren yönetmen, 2008 yılında Anna ile Dört Gece (Cztery noce z Anna) ile sinemaya döndü. Yönetmenin son döneminin ikinci filmi olma özelliğini taşıyan Ölümüne Kaçış’sa kurmacayı neredeyse belgesel diline indirgeyen, dramatik metinden olabildiğince uzak duran bir deneme. Yönetmen, sadece görüntü, ses ve oyuncuyla yeni bir sinemanın keşfine çıkmış adeta.

Ölümüne Kaçış, Amerikan askerleri tarafından ele geçirilen bir Taliban mücahidinin kaza eseri onların elinden kaçışı, bununla birlikte doğaya karşı verdiği mücadele üzerine kurulu aslen. Skolimowski, bir yandan sözgelimi ilk akla gelecek örneklerden Kelebek (Papillon, 1973) gibi ‘kurtuluş hikâyesi’ anlatırken; diğer yandan da 127 Saat (127 Hours, 2010) misali ‘doğayla baş başa’ bir adamın mücadelesine tanık ediyor bizi. İki baskın türü başarıyla sentezleyen yönetmenin ortaya ilgi çekici bir çeşitleme koyduğu söylenebilir rahatlıkla.

Hemen hemen hiç diyalog olmayan filmde, sıra dışı filmlerin ayrıksı aktörü Vincent Gallo bedenini muazzam bir şekilde kullanmış. Filmin bir diğer önemli aktörü, kuşkusuz ki atmosfer; Skolimowski, karla kaplı Rus steplerini ve ormanlarını çok iyi karakterize etmeyi bilmiş. Ölümüne Kaçış, ideolojik olarak kolaylıkla eğilip bükülebilecek olan bir hikâyeyi salt insani açıdan işleyen, şiddete ve riyaya prim vermeyen, Amerikan sineması gibi aksiyonel olmayan, ama Avrupa Sineması gibi de durağanlığın dibine vurmayan dengeli bir seyirlik.

[ Ercan Dalkılıç ]

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA