Bahar aylarına girerken vizyon hız kazandı. Dört civarındaki ortalama giderek yükseliyor ve bu hafta yedi yeni film izleyici ile buluşuyor. Ticari filmleri bir kenara ayırırsak öne çıkan filmlerin Dört Aslan ve Kaybedenler Kulübü olduğunu söyleyebiliriz. Christopher Morris‘in ilk uzun metraj filmi Dört Aslan, 11 Eylül saldırılarının doruğa çıkardığı yabancı düşmanlığına  bir tepki, ‘öteki’ye yakınlaşma çabalarından biri olarak görülebilir. Kaybedenler Kulübü ile de kültleşmiş bir radyo programı (Hikmet Temel Akarsu‘nun ilk Rock’n Roman’ından sonra) ikinci kez bir sanat formuna uyarlanıyor. Herkese iyi seyirler…

Ben Dört Numara
I Am Number Four
 

Yönetmen: D.J. Caruso

Senaryo: James Frey, Alfred Gough

Oyuncular: Dianna Agron, Timothy Olyphant, Alex Pettyfer, Kevin Durand, Jake Abel, Teresa Palmer

Yapım: 2011, ABD, 109 dk.

Hatırlarsanız, son zamanlarda daha çok, mavi gezegenimizi işgâl etmeye ya da doğal kaynaklarımızı sömürmeye gelen uzaylılarla uğraşıyorduk.. Dünyamız bu kez, kendi gezegenlerindeki karışıklıklardan kaçan, bir nevi mülteci denebilecek, yakışıklı ‘iyi’ uzaylılara ve onları tâkip ederek yok etmek isteyen, burun kenarından solungaçlı ve de kalas kesimli ‘kötü’ uzaylılara mekanlık etmektedir..

Sayılarının dokuz adet olduğu söylenen, bu genç ve süper yeteneklere hâiz kaçaklardan Dört Numara (Alex Pettyfer), düşmanları tarafından yeri tespit edildikçe -kimliğini de değiştirerek- koruyucusu Henri (Timothy Olyphant) ile birlikte, şehir şehir dolaşmaktadır..

Son kimliğiyle yeni bir şehre yerleşen, Henri’yi babası olarak tanıtarak, burada okula da başlayan Dört Numara’nın yeni adı John Smith’dir..

Yakışıklılığıyla hemen dikkat çeken John Smith, buna rağmen, okula yeni başlayan her Amerikalı öğrencinin başına gelenleri o da yaşayacaktır.. Hepsinden farklı olduğu için, okulun, haylaz olduğu kadar kıdemli, gaddar olduğu kadar da sürü psikolojisine tâbi çetesinin hışmına uğrayan bir çocuğu korumaya kalkışan John’ın, o çetenin kara listesine alınması, bunlardan sadece biridir..

Bu arada John Smith, okulun fotoğrafçılık kolunda faaliyetini sürdürürken durmadan çekim yapan, arta kalan zamanlarda da kendisine göz süzen Sarah (Dianna Agron)’a âşık olacak; zorda kaldıkça ortaya çıkan farklı yetenekleriyle de gücüne güç katacaktır..

Finale doğru ortama, Altı Numara (Teresa Palmer) da katılacak, iyilerle kötülerin bol patlamalı, çokça cayırtılı mücadelesi, alabildiğine zirve yapacaktır..

Dört Numara’nın, okula devam ederek kendini kamufle etme çalışmaları, dünyalı kız ile uzaylı erkeğin aşkları falan hep, insan kız ve vampir oğlan ikilisine sahip Twilight serisini akla getirmekle kalmıyor, seyircide, kesinlikle onun bir kopyasını görüyor izlenimi bile bırakıyor..

Filmin, aslında temelini oluşturan ‘dünyaya geliş’ olayı hakkında hiç bir bilgi vermeyen, bu hususta değil derine inmek, birazcık kafa yormamıza bile imkân tanımayan bir yapısı var.. İşin sadece satıhında durmayı yeğleyerek, direkt aksiyona, kapışmaya meyleden bir filme ben hayatta prim vermemişim, buna mı vericem a dostlar!

Yine de, eser miktardaki bilim kurguyu, aksiyon ve gerilimle harmanlamayı bilen ve de türünün bütün klişelerini bolca kullanan bir film olarak Ben Dört Numara, en azından aksiyon ve macera sevenleri salonlara çekebilir..

[ Numan Serteli ]

Dört Aslan
Four Lions
 

Yönetmen: Christopher Morris

Senaryo: Christopher Morris, Simon Blackwell

Oyuncular: Kayvan Novak, Nigel Lindsay, Riz Ahmed, Adeel Akhtar, Preeya Kalidas, Mohammad Aqil, Craig Parkinson

Yapım: 2010, İngiltere, 97 dk.

Chris Morris’in çok konuşulan filmi Dört Aslan aynı anda birçok şey olabilen ender yapımlardan: hızlı akan, zeki bir komedi, İslam adına yapılan terör üzerine hicivli bir inceleme ve insan davranışlarının temellerini araştıran güçlü bir dram.

Terörist dediklerimizi insanlaştırıyor. İnsanları ise özünde gülünç buluyor. This is Spinal Tap’in Heavy Metal’e, Dr. Strangelove’ın ise Soğuk Savaş’a yaptığını İslam adına gerçekleştirilen teröre yapıyor.

İngiltere’nin bir şehrinde toplanan dört erkeğin gizli bir planı vardır. Her birinin motivasyonu bambaşkadır. Amaçları şehirde büyük bir eylem gerçekleştirmektir, ancak henüz bir kibriti bile sorunsuz yakabilecekleri kesin değildir. Dört Aslan, bu dört adamı kendimizden aşırı farklı yabancılar olarak görmemize izin vermiyor. Onları görmemezlikten gelmenin veya daha da kötüsü, içinden geldikleri kültürü toptan yabancılaştırma eğiliminin ardındaki aptallığı açık ediyor. Taraf da tutmuyor. Gerilimle espri arasında ince bir dengede durarak, içinde yaşadığımız zamanların gerçekliğine cesur ve yepyeni bir bakış açısı getiriyor. (Basın bülteni)

Not: Yönetmen Chris Morris ile yapılmış bir röportajı Avrupa Sineması‘nda okuyabilirsiniz.

Hayatım Yalan
Just Go with It
 

Yönetme: Dennis Dugan

Senaryo: Allan Loeb, Timothy Dowling

Oyuncular: Adam Sandler, Jennifer Aniston, Nicole Kidman, Nick Swardson, Brooklyn Decker

Yapım: 2011, ABD, 116 dk.

Danny, otuzlu yaşlarında, bekar ve çapkın bir plastik cerrahtır. Fakat genç ve güzel sevgilisi Palmer’ı baştan çıkartmak için boşanma arifesinde olduğu yalanını uydurur. Bu gerçeği gizlemek için de asistanı Katherine’i Hawaii’de geçirecekleri bir haftasonu tatilinde “boşanmak üzere olduğu karısı” rolünü oynaması için ikna eder…

Kan Kokusu
Somos lo que hay
 

Yönetmen: Jorge Michel Grau

Senaryo: Jorge Michel Grau

Oyuncular: Adrián Aguirre, Miriam Balderas, Francisco Barreiro, Carmen Beato, Alan Chávez

Yapım: 2010, Meksika, 90 dk.

Bir alışveriş merkezinde, vitrinlerdeki mankenleri işaret ederek söylenen ve güçlükle yürüyen, ‘evsiz’ görünümlü yaşlıca bir adam, az sonra acıyla kıvranarak yere yığılır.. Ölmüştür..

AVM’nin pırıl pırıl zeminini, hem ölü bedeniyle, hem de kapkara kusmuğuyla kirleten adamın cesedi, kısa bir sürede ortamdan uzaklaştırılır.. Morg denemeyecek bir mezbelelikte, doktor ya da uzman demeye bin şâhit isteyecek tipte iki kişinin işleminden geçen cesedin midesinden, ojeli bir kadın parmağı çıkar.. Otopsi sonucunda, adamın niçin öldüğü belirlenemese de en azından biz uyanık izleyiciler hemen anlarız ki bu mevta, bizzat kendi türünün etine düşkün, yâni yamyam biridir..

Rahmetli yamyam ağbi, ardında, her birinin beslenme tarzı kendininkine benzeyen, bir adet eş ve ikisi erkek, biri kız, üç evlât bırakmıştır.. Ölümüne dek, babanın kazandıkları ve avladıklarıyla beslenen bu yamyam ailesinin çözmesi gereken ilk sorun, reislik meselesidir..

Yeri hep babadan sonra gelmiş olan anne (Carmen Beato), ‘kadın olmak’ engeline takılmış gibi görünse de, reislik pozisyonundan uzak kalmaya pek razı olacak biri değildir.. Siniri her daim tepesinde yaşayan küçük kardeş (Alan Chávez) de bu makama uzak olup; buraya en uygun kişi, büyük oğul Alfredo (Francisco Barreiro)’dur..

Kardeşinin tam tersi bir karakter yapısına hâiz, sessiz, duygusal, hatta eşcinselliğe meyilli bir genç olduğu hissedilen Alfredo’yu, ‘hânedanın’ başına geçirmek için uğraşan kişi, ‘güçlü kadın’ imajı hemen göze çarpan, evin kızı Sabina (Miriam Balderas)’dır..

Bu arada, aile arasında bir nevi âyin şeklinde icra edilmesi gereken, insan eti ağırlıklı ziyâfetin zamanı da gelmiş çatmıştır..

Meksika yapımı Kan Kokusu, oldukça farklı bir çizgide ve atmosferde ilerliyerek, dehşeti ön plana çıkaran ve her türlü istismar konusunda en önde giden, ‘klasik yamyamlı’ filmlerden kendini ayırmasını biliyor.. Yönetmenin, filmin daha en başından itibaren, ‘yamyam aile’ metaforu kullanmak suretiyle, kurulu düzene bir toplumsal eleştiri getirme çabaları hissedilmekte.. Tabii burada önemli olan, filmin, bunu nasıl ve ne kadar başarabildiği hususu ki bu konuda fazla iyimser olamayacağım maalesef..

Örneğin, toplumda var olduğu, hatta giderek arttığı öne sürülen ‘yoğun’ yamyamlık belirtisinin sadece bir aileyle kısıtlı ve gizli bırakılması, hem bu iddiayı saçma hâle getiriyor, hem de olası yoğunluğun filme katacağı etkiyi minumumda bırakıyor.. Yâni film, bütün iddialı tavrına rağmen, gösterdikleriyle, derdini ifâde edemeyen, buna karşın, göstermedikleriyle de îma etmeyi başaramayan bir zayıflık arz etmekte..

Bu sebeple, daha filmin ortalarından itibaren içimizde yükselen, yeterince olmamışlık duygusu ve oldukça özgün bir fırsatın kaçırılmışlığı gerçeği ve de geneldeki vasatlık, oldukça canımızı sıkıyor.. Hem de, korku sinemasının klişe efektlerine hiç abanmadan, doğal bir şekilde ve başarıyla yaratılmış, tekinsiz ve de tuhaf ortamına karşın..

[ Numan Serteli ]

Kaybedenler Kulübü

Yönetmen: Tolga Örnek

Senaryo: Mehmet Ada Öztekin, Tolga Örnek

Oyuncular: Nejat İşler, Yiğit Özşener, İdil Fırat, Rıza Kocaoğlu, Ahu Türkpençe, Serra Yılmaz

Yapım: 2010, Türkiye, 110 dk.

Alternatif kitaplar basan bir yayınevinin sahibi olan Kaan (Nejat İşler) ile Kadıköy’de bar işleten, çok sıkı bir plak ve efemera koleksiyoneri olan Mete (Yiğit Özşener), 90’lı yılların ikinci yarısında, sanki bir yerde oturmuş konuşuyorlarmış ve kimsenin bundan haberi yokmuş gibi bir radyo programı yapmaya başlarlar. Yaptıkları program zaman içinde hem onların hem de dinleyenlerin hayatını değiştirecektir. Programın şöhreti hızla yayılırken Kaan ve Mete eski hayatlarına aynen devam ederler.

Hergün başka kadınlarla yalnızlığını gidermeye çalışan Kaan, aradığı aşkı Zeynep’de (Ahu Türkpençe) bulur ve bu aşkı tutkuyla yaşamaya çalışır; aralarındaki hayat görüşü farklılığına rağmen… Bu arada herkesin ‘kendi kaybını’ bulduğu ‘Kaybedenler Kulübü’, toplumun farklı kesiminden insanları biraraya getirerek adeta bir ‘ortak mahalle’ de buluşturur. Kendi yalnızlıklarıyla bile dalga geçen, sisteme her gün başkaldıran, hayatın kıyısında yaşayan Kaan ve Mete’nin renkli hayatlarını yansıtan programın tutkunları, ‘Kaybedenler Kulübü’nün üyeleridir artık…

Vay Anam Vay: Babasının Oğlu
Big Mommas: Like Father, Like Son
 

Yönetmen: John Whitesell

Senaryo: Matthew Fogel

Oyuncular: Martin Lawrence, Brandon T. Jackson, Jessica Lucas, Michelle Ang, Portia Doubleday, Emily Rios, Ana Ortiz, Henri Lubatti, Lorenzo Pisoni, Tony Curran, Marc John Jefferies

Yapım: 2011, ABD, 107 dk.

Big Momma geri dönüyor, hem de bu sefer yanında büyük bir yardımcı ile: ergen yaştaki üvey oğlu Trent ile. FBI ajanı olarak karşımıza çıkan Martin Lawrence’ı aynı zamanda Turner’ın derinlerde kalmış öteki-benliği Big Momma olarak da görüyoruz. Turner’la Trent (Brandon T. Jackson)’in bir araya gelip bir cinayeti araştırmak amacıyla sadece kızların gittiği bir sanat okuluna girerler; ama kılık değiştirerek! Big Momma ve İri yarı Charmaine kılığına girerek cinayeti çözmeye çalışırlerken komik maceralar onları beklemektedir.

İntikam Yolu
Drive Angry 3D
 

Yönetmen: Patrick Lussier

Senaryo: Todd Farmer, Patrick Lussier

Oyuncular: Nicolas Cage, Amber Heard, Billy Burke, Katy Mixon, David Morse, William Fichtner

Yapım: 2011, ABD, 104 dk.

İyice seyrelmiş saçlarını uzatıp da sarıya boyatmış John Milton (Nicolas Cage), öldürülmüş kızının ve öldürülmek üzre olan torunun intikâmını almak üzre cehennemden kaçmış bir ‘zıpır’ dededir..

Milton’ın kızını öldüren, bebek yaştaki torununu ise ilk dolunayda kurban etmek isteyenler, ‘çakma Mesih’ Jonah King (Billy Burke) liderliğinde faaliyet gösteren, şeytana tapan bir tarikattır..

Benzeri görülmemiş yetenekleriyle arz-ı endam ederek kendisini tanımaya çalıştığımız kahramanımızın, sahte Mesih ve şürekâsını yakalayabilmek için -yine de- güzeller güzeli garson Piper (Amber Heard)’a ve onun havalı arabasına ihtiyacı vardır.. (Gerçekte bu ihtiyacın, filmin, güzel ve seksi kız kontenjanını doldurmaya yönelik olduğuna dair şüpheniz mi var yoksa?)

En önde, bebek kâtili tarikatçılar, arkada Milton ve Piper ikilisi, onların peşinde eyâlet polisleri ve en arkada da kendisini Muhasebeci olarak tanıtan, FBI kimlikli bir gizemli adam (William Fichtner).. Kaçma, kovalamaca, atlama, patlama, koparma, parçalama, ölme, öldürme.. Kısaca, allah ne verdiyse, başlasın gayrı eğlence!.

Bundan önce, bir başka kötü deneme olan Cadılar Zamanı (Season of the Witch, 2010)’nda izlediğimiz Nicolas Cage -aslında soğuk kişiliğine hiç de yakışmayan- bu tür aksiyon macera türü filmlere, bir son verecek gibi görünmüyor maalesef..

Aynı şekilde, bir önceki filmi Sevgililer Günü Katliamı 3D (My Bloody Valentine 3D, 2009) ile tanışmaktan pek de mutlu olmadığımız yönetmen Patrick Lussier, boyutu üç adet, lâkin derinliği sıfır seviyesindeki bir eseriyle daha karşımızda..

Bu kez, Tarantino ya da Robert Rodriguez tarzını taklit etmeye çalışan yönetmenin bu çabası, B film janrına tamamen samimiyetsiz bir yaklaşım gösterirken, âdeta 18+ yaş sınırına ulaşma yolunda, kasıtlı bir bayağılığa, abartılmış aksiyonu ekleyerek, cinselliğin ve şiddetin pornografisine abandıkça abanıyor..

Bütün bunlara rağmen, Amber Heard gibi şahane bir güzelliğe ve aksiyon sahnelerini süsleyen, etkileyici ağır çekim görüntülere falan, burun kıvırmanın da âlemi yok tabii.. Bu cümleden olarak, İntikam Yolu‘nun, sinemadan illâki sanatsal bir haz ya da derinlik beklemeyen seyirciyi pekâla tatmin edebilecek özelliklere sahip bir film olduğu da söylenebilir..

[ Numan Serteli ]

[poll id=”143″]

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA