Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (27 Ocak 2012)

Sinemalarımıza bu hafta normal şartlarda sadece Ata Demirer’in yeni sporcu-gülmecesi Berlin Kaplanı ve sessiz sinema estetiğini modernize eden, Oscar yarışlarında da an itibariyle hayli iddialı konumda olan Artist konuk olacaktı. Fakat yapılan son dakika değişikliğiyle, gösterim tarihi ilkin şubat başı olarak açıklanan Karanlıktan Korkma da programa dâhil oldu. Haftanın ve bu senenin muhtemelen en iyi filmi olan Artist’i perdede izlemeden bu dünyadan göçmeyin bizce. Herkese iyi seyirler…

Artist

(The Artist)

[xrr rating=5/5]

Yönetmen: Michel Hazanavicius

Senaryo: Michel Hazanavicius

Oyuncular: Jean Dujardin, Bérénice Bejo, John Goodman

Yapım: 2011 / Fransa-Belçika / 100 dk.

 

İlk sesli film Jazz Şarkıcısı 1927 yılında çekilmiş olsa da sessiz sinemanın hâkimiyeti 1920’li yılların sonuna kadar sürmüştü. Gösterildiği her ülkede büyük ses getiren, dünya çapındaki festivallerden birçok ödülle dönen Artist (The Artist), işte tam da sessiz sinemanın cazibesini yitirdiği zamanlarda geçen hikâyesiyle ‘Capravari’ bir melodram aslen. Filmin yönetmenliğini James Bond filmlerinin Fransız usulü parodisi, iki filmlik OSS 17 serisi ile tanıdığımız Michel Hazanavicius üstlenmiş.

Bu filmdeki performansıyla Cannes’da ‘En İyi Aktör’ ödülünü kazanan Jean Dujardin’in canlandırdığı, 1920’li yılların sonlarında Hollywood’un en büyük yıldızlarından biri olan George Valentin, sesli sinemaya geçişle birlikte gözden düşmüş, bütün servetini yitirmiş ve yapayalnız kalmıştır. Buna mukabil, bir gala çıkışında tesadüfen Valentin’le fotoğrafı çekilen Peppy Miller (Bérénice Bejo) hızla şöhret basamaklarını tırmanmaya başlar…

Baştan sona sessiz olarak çekilen filmin halet-i ruhiyesi bana geçen senenin en iyi filmlerinden biri olan Sihirbaz’ı (L’Illusionniste) çokça anımsattı. Tatiesk bir sessiz animasyon olan Sihirbaz, 1950’li yıllarda artık eski parlaklığını yitirmiş mesleğini izbe müzikhollerde sürdürmeye çalışan sihirbaz Tatischeff’in yaşam mücadelesini Artist’inkine benzer naiflikte anlatıyordu.

Biçim olarak Fritz Lang, F.W. Murnau, Ernst Lubitsch, Charlie Chaplin gibi sessiz dönemin usta isimlerine saygı duruşunda bulunan Michel Hazanavicius, anlatısal bakımdan Singin’ in the Rain (1952) ve A Star Is Born (1954) filmleriyle paralellik gösteren bir filme imza atmış. George Valentin karakteri, sessiz dönemin Douglas Fairbanks, Joan Crawford benzeri yıldızlarını imlerken; Bérénice Bejo, Peppy Miller yorumuyla ortaya bir Mary Pickford veyahut da Marlene Dietrich portresi çıkarmış.

Diyalogsuz, salt görüntüyle duygulanım yaratmaya çalışan, her klasik melodram gibi yalın bir hikâyeye sahip olan Artist, abartılı oyunculuklarından tutun da, başta Duke Ellington, Cole Porter olmak üzere ‘jazz çağı’nın sembol isimlerinin eserleriyle örülü müziklerine kadar dört başı mamur, mutlak görülmesi gereken çağdaş bir sessiz sinema denemesi.

Ercan Dalkılıç

Michel Hazanavicius’un yönettiği ve başrollerinde Jean Dujardin, Bérénice Bejo ve John Goodman’ın oynadığı Artist (The Artist) sinemanın sesli filmlere geçiş dönemini oldukça hoş bir hikaye etrafında eski filmlere referanslar yaparak anlatıyor. 1927 yılında sessiz film yıldızı George Valentin (Jean Dujardin) son filminin galasında da seyircinin büyük beğenisini kazanmıştır. Dışarda gazetecilere poz verirken Peppy Miller (Bérénice Bejo) isimli genç bir kız yanında belirir ve Valentin’i yanağından öper. Ertesi gün tüm gazeteler bu kızdan konuşmaktadır…

Artist’te, Bir Yıldız Doğuyor’dan Yedinci Cennet’e (7th Heaven) Zoro’nun İzi’nden (The Mark of Zorro) Yurttaş Kane (Citizen Kane) sessiz ve sesli pek çok filme atıf var. Bu atıfların en belirgini hiç şüphesiz Peppy’nin Valentin’in ceketi ile kendisine sarıldığı sahne.

Fimde George Valentin’in düşüşünü izlerken diğer yanda Peppy Miller’ın yükselişini görüyoruz. İlginçtir filmdeki merdivenli sahnelerde de Valentin sürekli merdivenden inerken, Miller merdivenleri çıkmaktadır. Ayrıca Valentin’in tek başına yürüdüğü bir sahnede arka planda oynayan filmin adı Lonely Star.

Filmde sinema tarihinin pek çok filmine ve karakterine göndermeler yapılırken Valentin’in kendi başına çektiği filmi Aşkın Gözyaşları’nın (Tears of Love) son sahnesi bir anlamda sessiz sinema yıldızlarının da sonunu anlatır şekilde.

Sessiz filmlerdeki her kuralın uygulandığı – mesela dudaktan hiç öpüşme sahnesi yok – film ilk olarak renkli filmlere çekilmiş ve sonradan siyah beyaz hale çevrilmiş. Sinemaya gönül verenler, sessiz sinemaya tutkun olanlar, uzun zamandan beri iyi bir film izlemek isteyenler Artist’ten çok hoşlanacaktır.

Ali Abaday

.

Berlin Kaplanı

[xrr rating=3/5]

Yönetmen: Hakan Algül

Senaryo: Ata Demirer

Oyuncular: Ata Demirer, Tarık Ünlüoğlu, Necati Bilgiç

Yapım: 2012 / Türkiye-Almanya

 

Ata Demirer’in senaryosunu kaleme aldığı ve başrolünü üstlendiği, Berlin Kaplanı gösterimde. Bilindiği gibi, film medyada senaryosu ile tartışma konusu olmuştu. Ünlü komedyen ve bir dönem Ata Demirer’le Avrupa Yakası’nda beraber oynayan Yavuz Seçkin Berlin Kaplanı senaryosunun kendisinin yazdığı Das Borak-Kreuzberg Kaplanı filminden esinlendiğini ve konuyu mahkemeye taşıyacağını açıklamıştı.

Eleştirmenlerin neredeyse ittifakla “aceleye getirilmiş” ve “espri seviyesi düşük” olarak niteledikleri “Berlin Kaplanı” geçimini boksörlük ve bodyguardlık yaparak sağlayan Ayhan’ın hikayesi. Ata Demirer’in ille de saf bir komedi yapmak isteyip istemediğini sorgulamayan eleştirmenlerimiz elbette ve öncelikle kendi beklentilerini açıklamış oluyorlar.

Ancak, sadece gülmece arayan seyircinin de, ailesini, dolayısıyla ana yurdunu bulan Ayhan’ın hikayesi üzerinden gülmece ile melodramın yüksek dozda karıştırıldığı “Berlin Kaplanı”nı ne ölçüde seveceğini hep birlikte göreceğiz. “Güldürürken ağlatan, ağlatırken güldüren filmler” geçmişe dair Yeşilçam yapımcısına ait olumsuz imajın en temel ögesi idi. Seyircinin en zayıf, medeniyetin kültür saldırılarına en savunmasız yanı olan duygularıyla bu denli “oynamak” ne kadar doğrudur, bunu da ayrıca tartışmak gerekiyor. Ama, öncelikle seyircinin tepkisini beklemek gerek. Çünkü, “Berlin Kaplanı”na gelecek seyirci sayısı, ülkemizde gülmece filmi hikayelerinin gelecekte nasıl kurulacağını da etkileyecek gibi görünüyor.

Ali Rıza Özkan

.

Berlin’de yaşayan gurbetçi Ayhan Kaplan, başarısız bir boksördür. 40 yaşına gelmesine rağmen bir türlü istediği çıkışı yapamamıştır. Hacı adlı mafyöz bir işadamının sponsorluğunda çıktığı 30 maçın çoğunu kaybetmiş, dolayısıyla finans kaynağına zarar da ettirmiştir. ‘Boş vakitlerinde’ ise gece bodyguardlık gündüz de köpek bakıcılığı yapar. Yıllardır ona emek veren antrenörü Cemal (Rocky’nin Paulie’si gibi) ile birlikte maddi yönden sıkıntılı günler geçirirken, Hacı’dan bir şike teklifi gelir. Teklifi önce reddeden Ayhan, antenörünün ‘hatırına’ şikeyi kabul eder. Fakat maçta işler değişir ve Ayhan ansızın evine gelen eniştesinin peşine takılarak soluğu Türkiye’de alır.

Küfürsüz aile komedisi ifadesinin tam karşılığını bulduğu Berlin Kaplanı, senaryo konusunda sınıfta kalıyor. Hikâyedeki kopukluk, filmin Türkiye’deki sahnelerine kadar gidiyor. Almanya bölümü alakasız parçaların birbirine bağlanmasıyla ortaya çıkmış gibi. En önemli sorun ise hikâyeye Ayhan Kaplan haricinde bir karakterin dâhil olamayışı. Senaryo, diğer karakterlerin üzerine gitmediği için tiplemeler karşımıza çıkıyor. Bu olumsuzluk, oyunculuklara da fazlasıyla yansıyor. Hal böyle olunca Ata Demirer, boksör gurbetçi Ayhan Kaplan karakterindeki başarılı oyunculuğuyla yıldızlaşıyor. Öte yandan, Rocky güzellemesi olarak okunabilecek Berlin Kaplanı, sosyal mesajları da ihmal etmiyor. İstanbul’un tarihi silüetini bile bozan emlak rantçılığı ve çevre ile ilgili dikkat çekici mesajları var filmin.

Ali Koca

.

Karanlıktan Korkma
(Don’t Be Afraid Of The Dark)

[xrr rating=3/5]

Yönetmen: Troy Nixey

Senaryo: Matthew Robbins, Guillermo del Toro

Oyuncular: Katie Holmes, Guy Pearce, Bailee Madison, Bruce Gleeson

Yapım: 2011 / ABD / 100 dk.

Troy Nixey’in ilk uzun metraj denemesi olan Karanlıktan Korkma’nın (Don’t Be Afraid Of The Dark), yapımcı koltuğunda daha önce Yetimhane (El Orfanato) ve Julia’nın Gözleri’nin (Los ojos de Julia) de yapımcılığını üstlenen günümüz fantastik sinemasının en önemli temsilcilerinden Guillermo del Toro bulunuyor. Aynı zamanda Matthew Robbins’le birlikte senaryoyu da kaleme alan Del Toro, Nigel McKeand’in 1973 yılında TV için yazdığı senaryodan yola çıkmış.

Karanlıktan Korkma’yı B-tipi bir ‘lanetli ev filmi’ olarak tanımlamak mümkün: Annesi ve babası ayrı olan Sally (Bailee Madison), sevgilisi Kim (Katie Holmes) ile yaşayan babası Alex’in (Guy Pearce) yanına taşınır. İkisi de iç mimar olan çiftin geçici bir süre için hem yaşayıp hem restore ettikleri malikânede bir süre sonra Sally’i bir takım yaratıklar rahatsız etmeye başlar.

Karanlıktan Korkma ‘piyasa işi’ gerilim filmlerinden biri değil. Daha ziyade Pan’ın Labirenti (El Laberinto del Fauno) gibi küçük bir kız çocuğunun dramını izliyorsunuz perdede. En son Darkness Falls filminde gördüğümüz diş perisi miti vasıtasıyla aile kurumunun parçalanmasının neden olacağı felaketin alegorisine soyunan film, yer yer gerilim öğelerini iyi kullansa da, genelde vasat bir çizgide ilerliyor. Atmosferiyle bana 80’lerin gerilim filmlerini çağrıştıran Karanlıktan Korkma, video kuşağı için tam bir biçilmiş kaftan.

Ercan Dalkılıç