Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (29 Haziran, 1 Temmuz 2011)

Altı yeni filmin ticari vizyon yüzü gördüğü bu hafta tür açısından dengeli bir çeşitliliğe sahip. Romantik komedi türünün vasat bir örneği olan Aşka Şans Ver‘i göz ardı ettiğimizde hepsi de muhatap aldığı seyirciyi cezbedecek niteliklere sahip. Haftanın filmi hangisi diye bakacak olursak yaz sıcaklarında eğlence arayanlar için Transformers 3: Ay’ın Karanlık Yüzü, nitelikli sinema derdindekiler için Bir Ayrılık filmlerini öneriyoruz.  Herkese iyi seyirler…

Aşka Şans Ver
La chance de ma vie (Second Chance)
Yönetmen: Nicolas Cuche 

Senaryo: Luc Bossi, Laurent Turner

Oyuncular: Virginie Efira, François-Xavier Demaison, Armelle Deutsch, Raphaël Personnaz, Thomas NGijol, Brigitte Roüan

Yapım: 2010, Fransa / Belçika, 87 dk.

Julien Monnier (François-Xavier Demaison), sürekli kavga eden anne ve babasının aralarındaki problemi çocukken çözmeye çalışarak ilk ‘stajını’ yapmış; daha sonra da ilişki danışmanlığı hususunda başarılı bir kariyer yaparak ünlü olmuş bir adamdır..

Kendine has usullerle ilişkileri yeniden rayına oturtan bu adamın kendi özel hayatına ve ilişkilerine ise tam bir ‘hastanelik’ manzara hâkimdir.. Söküğünü dikemeyen terzinin ta kendisi olan elemanın ilişkilerini yürütememe nedeni, yine ondan kaynaklanmaktadır.. Bir nevi bela ve uğursuzluk paratoneri denebilecek bu adamın zararı -öncelikle- ilişki kurduğu kadınlara dokunmaktadır.. Öyle ki onunla beraber olma talihsizliğine uğrayan kadınların hemen hepsinin başına gelenler, pişmiş tavuğun bile başına gelmemiştir..

Bütün bu olanlardan sonra, kız milletinin başını daha fazla yakmamak için kendisini yeni ilişkilerden hep uzak tutan Julien’in karşısına bir gün öylesine güzel bir âfet (Virginie Efira) çıkar ki gözü hiçbir şey görmez olur ve kendini ve de aşkını yeniden kaderin akışına bırakır..

Fransa ve Belçika ortak yapımı bir romantik komedi olan Aşka Şans Ver‘in kahramanlarının -tipleri açısından aksi düşünülse de- oyunculuklarıyla sağladıkları uyum, filme gayet sempatik bir hava veriyor..

İyi oyunculuklara eklenen, kaliteli ve hoş esprilerle güçlendirilmiş filmin, oldukça ‘değişik’ hatta fantastik denilebilecek kadar abartılı konusunu tolere edebilmek, ondan zevk alabilmenin birincil şartı diyebilirim.. Aksi durumda, filmden anında soğumak mümkün..

Öte yandan, biraz da türünün komedi yanının etkisiyle, ‘lânet’ olayının abartısını tam da anlayışla karşılamışken; hikâyeyi ‘optimist’ finale taşımak için uydurulan fikir öylesine ‘safdillik’ içeriyor ki filmin mevcut ‘vasat üstü’ değeri de -son tahlilde- dibe vuruyor maalesef..

[ Numan Serteli ]

Bir Ayrılık
Jodaeiye Nader az Simin (A Separation)
Yönetmen: Asghar Farhadi 

Senaryo: Asghar Farhadi

Oyuncular: Leila Hatami, Sareh Bayat, Shahab Hosseini

Yapım: 2011, İran, 123 dk.

İran orta-üst sınıfına dâhil bir ailenin ‘genç kadın’ tarafını temsil eden Simin’in, memleketi terk ederek başka bir yerde yeni bir hayat kurma isteğine, Alzheimer hastalığının son aşamasındaki babasını bırakıp gitmeyi asla düşünmeyen kocası Nader karşı çıkınca, ilişkilerindeki problem boşanma davasına kadar ilerler.. Hâkim dâvâyı reddetmiştir, ama baba evine dönen kadının -arada bir kız evlat olmasına rağmen- verdiği karardan geri adım atmaya niyeti yoktur.. Nadir, yanında kalmak için kendisini tercih eden, ‘yeni ergen’ kızına ve hasta babasına bakması için bir bakıcı kadın tutar..

Yanındaki küçük kızıyla birlikte, ‘zaten problemli’ ailenin içine giren bu ‘tedirgin’ kadının varlığıyla daha da alevlenen genel huzursuzluk, ortaya yeni dâvâlarla birlikte yeni suç ve cezalar da çıkaracaktır..

En ufak kıvılcımda öfkeye dönüşebilen, sınıflar arası çatışmalara gebe bir toplumdan, cinsiyetçi tutumu yadsınamaz bir adalet sistemine mahkûm bireylere kadar, çok yönlü bir İran portresi.. Öte yandan, bizdekinden zerre farkı olmayan, ‘muktedir’ bir dinin, cehennem korkusuyla zorlayarak ‘ahlâklı kılma’ anlayışına karşın, bireyin -salt insan olmanın dürtüsüyle- duyması gereken ahlâki sorumluluğun bâriz eksikliğine vurgu da cabası..

Kendilerine çok az rastlanan- bazı filmleri izledikten sonra, “Bu senaryo başka türlü bu derece mükemmel -mümkün değil- ortaya konamazdı” deyu düşünür insan.. Tıpkı, anlattığı -problemli ilişkiler yumağı- hâlindeki konusunu, olağanüstü bir titizlikle ince ince irdeleyerek, adım adım ilerleyen bu hârika film gibi..

[ Numan Serteli ]

Dehşetin Gözleri
Zwart water (Two Eyes Staring)
Yönetmen: Elbert van Strien 

Senaryo: Paulo van Vliet

Oyuncular: Hadewych Minis, Barry Atsma, Isabelle Stokkel, Charlotte Arnoldy

Yapım: 2010, Hollanda, 112 dk.

Christine, Hollanda’da eşi ve 9 yaşındaki kızı Lisa ile yaşayan genç bir annedir. Bir gün yıllardır görmediği annesinin ölüm haberini alır. Annesi Belçika’daki evlerini ona bırakmıştır. Aile Christine’in doğup büyüdüğü ve dönmemek üzere terk ettiği bu büyük eve taşınır. Bir süre sonra Lisa evde annesinin ölü kız kardeşi olduğunu söyleyen bir kızın hayaletini görmeye başlar. Kardeşinin küçükken kendisini öldürdüğünü iddia etmektedir. Zamanla hayalet küçük Lisa’yı daha çok etkilemeye başlar. Babası da zamanla karısının kendisinden korkunç bir sır gizlediğini anlayacaktır.

Basın bülteninde Kayboluş (Spoorloos, 1988)’tan bu yana en korkutucu Hollanda filmi olduğu yazıyor Dehşetin Gözleri’nin. Meğersem Jeff Bridges, Kiefer Sutherland ve Sandra Bullock’un oynadığı, George Sluizer’in yönettiği 1993 tarihli The Vanishing bir Hollanda filminin yeniden çevrimiymiş. (Demek basın bültenlerinden öğrenilecek bir şey hala çıkabiliyormuş.)

Diğerini seyretmemiş olsam da bu nitelemenin Dehşetin Gözleri adına haksızlık sayılabileceğini söyleyebilirim. Çünkü Dehşetin Gözleri – tıpkı Gir Kanıma (Låt den rätte komma in / Let the Right One In) gibi – seyirciyi etkisi altına alan bir korku-gerilim filmi olmanın ötesinde son derece iyi bir film. Bu kadar iyi yazılmış ve perdeye aynı başarıyla taşınmış bir filme şapka çıkarmamak elde değil. Sizi cendereye sokan tekinsiz atmosferinde korku filmi klişilerine yaslanmadan hatta bazen de bu klişeleri tersyüz ederek ilerleyen hikâyesi belki biraz yavaş ilerliyor. Ancak zamanın ağır aktığı bu anlarda kamera karakterlere dönüyor, onların içinde bulundukları psikolojik ve sosyal şartları bize aktarıyor. İnce eleştirilerle bezenen bu şartlar hikâyenin içinin iyice dolmasını sağlıyor. Bu nispeten ağır tempoda bazı ayrıntı sahneler gereksiz geliyor bize ama filmin sonunda bu sahnelerin ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor. Film, çalışan anne ve kızının ilişkisini işlemesi bakımından Zefir (2010)’i getiriyor akla.

Hollywood, Elbert van Strien’ın bu ilk uzun metrajlı filminin yeniden çevrim haklarını almış bile. Charlize Theron’un başrolünde oynadığı bu psikolojik gerilim, son olarak Fantas Porto 2011’de En İyi Film ve En İyi Senaryo Ödüllerini almış.

[ Landlord ]

Julia’nın Gözleri
Los ojos de Julia (Julia’s Eyes)
Yönetmen: Guillem Morales 

Senaryo: Guillem Morales, Oriol Paulo

Oyuncular: Belén Rueda, Lluís Homar, Pablo Derqui, Francesc Orella

Yapım: 2010, İspanya, 112 dk.

Sadece aynı dış görünüşe değil, aynı dejeneratif göz hastalığına da sahip ikiz kız kardeşlerden Sara çoktan kör olmuş, Julia ise şimdilik yüzde yirmi görüş kaybıyla yaşamaktadır. Kornea nakli bekleyen Sara’nın intiharı, altı aydır görüşmediği Julia’da derin bir acıya sebep olduğu gibi, stresle tetiklenen göz hastalığını da ilerletir. Julia’nın kocası ve olayı soruşturan emniyet güçleri bu intiharı Sara’nın körlükten doğan bunalımına bağlar, ama Julia bu varsayımı kesinlikle reddeder ve çevresindekilerin ısrarına rağmen takıntı derecesinde bir tutkuyla işin iç yüzünü araştırmaya başlar. Araştırmaları sonucunda kız kardeşinin gizemli bir sevgilisinin varlığını öğrenir. Görenlerin zihinlerinde bir yer tutmayan bu adam hakkında edindiği her ipucu onu körlüğe ve vahşete daha da yaklaştırır.

Yapımcı şapkasıyla Hispanik meslekdaşlarına yardımı esirgemeyen Guillermo del Toro‘nun himayesinde, Guillem Morales‘in yönettiği Julia’nın Gözleri durum psikolojisine önem veren bir gerilim filmi. Durum psikolojisinden kastım başkahraman Julia’nın kız kardeşinin kaybıyla başlayan süreçte yaşadığı psikolojik travma ve değişimler. Ustalıklı oyunculuklarla desteklenen bu unsurun yanı sıra yönetmenin biçimsel teknikleri öne çıkıyor.

Julia’nın görme kaybıyla ilgili yaşadığı deneyime seyirciyi de ortak etmeye çalışan yönetmen, filmin başlarında kamerayı Julia’nın gözleri yerine kullandığı sahnelerde biraz bulanık bir görüntü aktarıyor. Julia’nın tamamen kör olduğu noktada ise ekranı karartmak gibi klişe bir yöntem kullanmıyor. Bunun yerine, filmin başlarında seyirci olarak tanıştığımız karakterler dahil olmak üzere Julia dışındaki herkesin yüzünü kadraj dışı bırakarak oldukça etkili bir tekniği tercih ediyor. Eğer seyirciyi karakterin deneyimine ortak etmek için ekranı tamamen karartsaydı seyirciyi karakterden bile daha körleştirmiş olacaktı. Çünkü gözlerin yerini alan dokunma, denge ve mekân algısı (örneğin, kapkara bir ekrana bakan seyirci karakterin yan yattığını veya dik durduğunu anlayamaz) gibi duyumları sinemada seyirciye aktaramazsınız. Morales‘in ortaya koyduğu yöntem ise seyircinin diğer karakterelere belli bir eksiklik hissiyle bakmasını, yani Julia’nın deneyimini bir nebze paylaşmasını sağlıyor, ama bu sırada hikâyeyi takip ederken bir zaafiyet yaşamasını da engelliyor.

Yönetmenin ustalığı filmin genel yapısında da hissediliyor. Ancak bu gerilim dolu hikâye ne yazık ki türünün artık kanıksanmış bir örneği. Bu kanıksanmışlığa senaryodaki boşluk, eksiklik ve kusurlar da dahil. Ama bu kusurlar yönetmenin hikâyenin olanaklarını zorlama becerisi sayesinde göze daha az batıyor. Bakış açısına göre bu filme iyi ya da vasat arasında bir paye verilebilir, ama Guillem Morales‘in bir sonraki filmi konusunda umut vaat ettiği açık.

[ Deniz Akhan ]

Transformers 3: Ay’ın Karanlık Yüzü
Transformers: Dark of the Moon
Yönetmen: Michael Bay 

Senaryo: Ehren Kruger

Oyuncular: Shia LaBeouf, Rosie Huntington-Whiteley, Josh Duhamel, John Turturro

Yapım: 2011, ABD, 157 dk.

Transformers serisinin 3 boyutlu üçüncü ayağında dünyamız yeniden istila tehlikesi altında. İyi robotlar kötü robotlar karşısındaki tek umudumuz. Ama işleri bu kez çok zor. Çünkü iyi robotların ve iyi insanların karşısında yalnızca sayıca çok üstün bir düşman yok, bolca da hain var.

Transformers filmlerini seyretmenin eğlenceli olmadığını kim söyleyebilir ki? Dev bir prodüksiyon; mebzul miktarda aksiyon, patlama, yıkım, silahlı çatışma; Shia LaBeouf’ün sevgilisi olabileceğine ikna olamayacağınız kadar güzel bir çıtır. İnanın başka filmlere gelmeyen en entelinden sinema yazarları bile kaçırmıyor Transformers filmlerini.

Ancak Michael Bay’in çoğu filmi gibi bu da ilkokul seviyesinde bir politik zekâya sahip. Amerikan vatanseverliğini pompalayan, Amerikan bayrağını gözümüze sokmaktan çekinmeyen; kendilerini Autobot sanan Güneyli çocukların Iraklıları, Afganları, velhasıl tüm Müslümanları Decepticonlar olarak görmesini alttan alta öğütleyen muhafazakâr bir yapım. Bu arada son dönemde Amerikalılar’ın bu istila paranoyasına niye bu kadar düştüğünü de (ya da düşürüldüğü) anlayabilmiş değilim… (Bknz. Dünya İstilası: Los Angeles Savaşı / Battle: Los Angeles ve Skyline / Yukarıdaki Tehlike)

Son tahlilde uzay unsurunun işin içine daha çok girmesi sayesinde, görsel olarak en keyifli Transformers filmi olmuş Ay’ın Karanlık Yüzü. Gerisi bildiğiniz gibi…

[ Landlord ]

Tanrılar ve İnsanlar
Des hommes et des dieux (Of Gods and Men)
Yönetmen: Xavier Beauvois 

Senaryo: Xavier Beauvois, Etienne Comar

Oyuncular: Lambert Wilson, Michael Lonsdale, Olivier Rabourdin, Philippe Laudenbach

Yapım: 2010, Fransa, 122 dk.

Geçtiğimiz Filmekimi’nde de izlediğimiz Tanrılar ve İnsanlar, 2010’un çok ses getiren ve başta Cannes’da Jüri Büyük Ödülü olmak üzere bolca ödül toplayan filmlerinden biriydi. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan film, 90’larda Müslümanların ve Hıristiyan azınlığın iç içe yaşadığı bir Cezayir köyünde geçenleri konu alıyor. Çıkan karışıklık sonucunda Müslüman köktendinciler köydeki azınlıktan bir grup işçiyi katleder. Bunun üzerine olayların büyüyeceğini ve kendilerini de vuracağını düşünen manastırdaki sekiz kesiş kalmak ya da gitmek arasında kararsız kalacaklardır…

Fransız oyuncu/yönetmen Xavier Beauvois, bir yandan adım adım yaklaşmakta olan tehlikenin yarattığı cereyanı kullanırken diğer yandan da manastır yönetiminin kendi aralarındaki tartışmalarını dramatik çatışmasına katmayı başarmış. Film yaşananları azınlık açısından gözlese de soğukkanlı ve objektif bir perspektif oluşturmuş bana kalırsa. Karşı tarafı salt kötü olarak karikatürize etmeyen, ona empati kurarak yaklaşmaya çalışan film, İslamiyet ile Hıristiyanlığın hiç de az sayılmayacak paralelliklerine işaret ediyor çoğu zaman. Tanrılar ve İnsanlar’ın en büyük artısı ise görsel diliyle Hıristiyanlığı kutsamaya çalışmaması, aksine onunla arasındaki mesafeye özen göstermesi. Film bana ziyadesiyle 1994 yapımı Yağmurdan Önce (Before the Rain)‘yi anımsattı. Milcho Manchevski’nin başyapıtı da benzer temalar etrafında dolaşan ve objektifliği ile çokça beğeni toplayan bir filmdi.

11 Eylül sonrası Batı’da İslamofobi yükselişe geçmiş, bu yükseliş ister istemez -daha çok ana akım- sinemayı da etkisi altına almıştı. Tanrılar ve İnsanlar’ı bu çerçevede değerlendirirsek filmin büyüklüğünün farkına varılabileceğini düşünüyorum. Önermesi ‘barış’ olan ve bunu elinden geldiğince bağımsız bir gözle ortaya koymaya çalışan film, son yılların belki de en önemli yapıtlarından. Eğer sanat sinemasıyla aranız iyiyse ve politik dramları seviyorsanız kaçırmamanızda fayda var.

[ Ercan Dalkılıç ]